23 Aralık 2013 Pazartesi

HEGEMONYA'NIN KRİZİ...

İsmet Paşa'nın, toplumsal olayları yorumlamakla ilgili, en veciz uyarılarından birisi, "24 saat beklemek" ile ilgiliydi. Kendisini sağlığında göremesem de, onun ekolünden yetişen bir nefer olarak, bu ilkeyi korumaya hep özen gösterdim. Bir de akademik özen işin içine girince, pek çok dostum, zaman zaman "aşırı temkinli" olmakla beni değerlendirdi. Oysa, birebir araştırma yapmadığım konularda kalem oynatmak, son yılların moda deyimiyle, uzaktan izleyip, "büyük fotoğrafı görmekle" mümkün olabiliyor. Bu dediğimiz de elbette neden-sonuç ilişkilerini irdelemekle, birtakım analizleri realize etmekle mümkün kılınabiliyor. Hiç kuşkusuz, bir blog yazısında, bilimsel bir çalışmayı ortaya koymak mümkün değil. Bununla birlikte, süreci tarihe not etmek ve kısa vadede başka insanlarla görüşlerinizi paylaşmak, teknolojik olanaklarla bir fırsata dönüşüyor.
Ülkemizde 17 Aralık'ta başlayan, "yolsuzluk ve rüşvet operasyonu", pek çok farklı yönden ele alındı. Kimi konuyu, ABD'nin Türkiye-İran arasında, "altın takasına" dayalı, ABD ambargolarını delen ticaretine yönelik dolaylı müdahalesine bağladı, kimi Hükümet-Cemaat ilişkisi açısından fikirler yürüttü, kimi de 2014'teki siyasi hesaplara dayalı yorumlar yaptı.
Aslında altı çizilen tahminlerin, reel politikte, belli karşılıkları vardı. Hatta belki de, herbir başlık, gerçeğin belli bir parçasını ifade ediyordu. Oysa kimse, tüm bu gerçeğe yakın gerekçelere rağmen, içinde bulunduğumuz vahim durumu göremedi. Operasyondan sonra Erdoğan, aynı Gezi olaylarında olduğu gibi, şehir şehir geziyor, mitingler yapıyor. Haziran 2013'te sayın Başbakan, Gezi eylemcilerini, kendi taraftarlarına şikayet ediyordu. Şimdilerde "ironi" konusu olan, evde tutulamayan "milyonlar", artık başka bir benzetmeyle ele alınıyor. Aralık 2013'te ise Başbakan, polis ve savcıları halka şikayet ediyor. Ayrıca, Ilımlı İslam tasarımıyla koşut giden büyük müttefik ABD ve büyükelçisi, bu suçlamalardan payını alıyor. Gezi'de de Batı suçlanmıştı. Meşruiyetin, dış konjonktürde kırılan önemli ayaklarından biri budur.
Bir başka parantezde, iç dinamiklerle konuyu mercek altına aldığımızda, ne de olsa Futbol Cumhuriyeti haline geldiğimize göre, seçmenlerin daha iyi anlayacağı bir dille konuyu ifade edelim. Fenerbahçe, "Şike Operasyonu" sonucunda yapılan yargının, sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını istiyor. Neden olarak ta, çok önemli bir noktadan hareket ediyor. Bizzat Başbakan, "yargının içinde çete var" diyerek, yargı kararlarının, "güvenilmez" olduğu vurgulamasını yapıyor.
Dikkat edilecek olursa, herhangi bir yargılama sürecinde, hele konunun toplumsal-siyasal etkileri varsa, hukuki değerlendirmeler değil, siyasal vaziyet alışlar, iktidar partisi ya da Gülen Cemaati etkisi üzerinden tahminler yapılıyor.
Bu sadece futbolda değil, Ergenekon, Balyoz dahil, vesayetin kaldırılması zemininde savunulan, toplu davaları akıllara getiriyor. Sözkonusu davalarda, "sabahın 5'inde insanların gözaltına alınması", "medyayla hazırlık soruşturmasındaki gizlilik ilkesinin ihlali", yine "medya yoluyla yargısız infaz" yakınmaları, "sahte deliller" suçlaması, bu sefer, siyasal iktidardan geliyor.
Dönemin popüler ve emrine "zırhlı araba" verilen savcısı, şimdilerde siyasal iktidarın hedefinde...
Ergenekon'da, "Türkiye'nin barsakları temizleniyor" diyen, iktidar yetkilileri ve birtakım kalemşörler şaşkın. Sözde liberaller, Cemaat'le ana muhalefet arasında, kendilerine "yeni adresler" bulma peşinde.
AKP-Gülen Cemaati arasında biten koalisyon, o dönemde, "anciént regime" elitlerini tasfiye ederken, Fuller'in "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" kitabı yok satıyordu.
Geldiğimiz noktada, yeni kurulmaya çalışılan hegemonya, tam da kendi yöntemleriyle krize girerken, kendi unsurları arasındaki "iktidar kavgası"yla, "meşruiyet krizine" giriyor.
Bağımsız yargı, hukuk devleti gibi çoğulcu ve çağdaş demokrasinin -olmazsa olmazları- adli kolluk yönetmeliğinde yapılan acele ve kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyen değişikliklerle bir kez daha yara alırken, soru işaretleri şurada yoğunlaşıyor.
Yıllardan beri devlet içinde "paralel devlet mekanizmaları"nın oluştuğunu reddeden Başbakan, "yargı içinde çete var" diyorsa, bu hegemonyanın tam da meşruiyet göbeğinden yapısal bir kriz içinde olduğunun tespitidir. Peki sade vatandaş, hukuka güvenmeyecek te, nereye güvenecek?
Bu soru, içi boşalan hegemonyanın olduğu kadar, ülkemizin geleceğini ilgilendiren, en temel sorudur... 

16 Aralık 2013 Pazartesi

İÇTE DE "DEĞERLİ YALNIZLIK"...

MFÖ'nün ünlü parçası nasıl başlıyordu? "Nereden başlasam, nasıl anlatsam..."
Hoş, ünlü şarkı Bodrum'u anlatıyordu, ama meramımız, AKP'nin sadece "dış politika"da değil, "iç politika"da da içine düştüğü "değerli yalnızlık" politikası...
"Değerli yalnızlık", AKP kurmaylarınca uydurulmuş bir başlık. Neden başlık diyorum, zira dış politikada bir kampanyanın adından söz ediyorum.
Fanatik bir FENERBAHÇE taraftarı olarak, Hakan Şükür ismi, rakip takımla anılır diye düşünülebilir. Oysa Şükür, bir spor kulübünden ziyade, Gülen ya da kendi deyimleriyle "hizmet hareketi"ne ait olarak kaydedilebilir.
Şükür'ün AKP'den istifasına neden şaşar insanlar? Muhafazakar tandanslı bir "siyasal parti"yle, İslamcı kodlara sahip bir "hareket"te, özgür iradeden söz etmek ne kadar mümkündür?
O yüzden "özne" Hakan Şükür değildir. Problematik, AKP-Gülen kavgasıdır. AKP, kendi siyasal müttefikleriyle köprüleri atmış, sadece "karizmatik liderliğe" sığınmaya başlamıştır.
AKP, dış politikada yaşadığı "değerli yalnızlığı", artık iç politikada da yaşamaktadır. Bu hikayeyi çok gördük. Yeni bir siyasal döneme hazırlanırken, AKP'nin bölgesel ve küresel dengelerle attığı köprüleri iyi gözlemlemek gerekir.
Objektif koşulları tükenen iktidar, artık küresel kodlara sahip "Gülen hareketi"yle yapısal bir kavganın içine girmiştir.
Gülen hareketi'nden arta kalan, AKP'nin yaşadığı "yalnızlık"tır.
Gülen sonrası oylar ve siyasal destek kime kalacaktır?
Sağ ve Sol'da satranç bunun üzerine oynanacaktır.
Ne var ki, "karizmatik liderlik" ve "hizmet"in rekabeti tam da bu meyanda gerçekleşecektir.
Yeter ki, laik, demokratik ve toplumsal muhalefet buradan ders alsın ve rüzgara kapılmasın... 

12 Aralık 2013 Perşembe

"BALBAY'A ÖZGÜRLÜK..."

Yazının başlığı, aynı zamanda Balbay'ın "uzun tutukluluğu"na karşı verilen mücadelenin simgesi, adı haline gelmişti.
9 Aralık 2013 akşamı, CHP İzmir milletvekili, Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay, Anayasa Mahkemesi'nin uzun tutukluluk konusunda aldığı karardan sonra, yerel mahkemenin de bu karara uymasıyla tahliye edildi. Ergenekon davasında, Özel Yetkili Mahkeme'nin Ağustos 2013'de verdiği hükümler, kamuoyu vicdanında çok tartışılmış, Mustafa Balbay da, 34 yıl hüküm giymişti. Bununla birlikte, temyize giden karar, Yargıtay'da kesinleşmediğinden, Balbay hala sanık sıfatında ve tutukluluğu neredeyse 5 yılı bulan bir aşamaya gelmişti.
Mustafa Balbay, pozitif enerjisi, gülümseyen yüzüyle, kin ve nefret değil, uzlaşma mesajları verdi. 10 Aralık'ta ise, TBMM'de milletvekili yemini ederek, mesaisine başladı. 14 Aralık'ta ise, seçim bölgesi İzmir'de açılışlara katılacak ve CHP İzmir İl Başkanlığı'nı ziyaret edecek.
2007 Haziran'ında "Ümraniye Soruşturması" olarak gündeme gelen, 2008'de başlayan ve adına dalga denilen, seri ve kitlesel tutuklamalarla kamuoyunun gündemini uzun süre meşgul eden Ergenekon davasının yerel mahkemedeki süreci, 2013'te bittiyse de, Yargıtay aşaması sürüyor.
Sözkonusu davaya koşut olarak, subayların yargılandığı Balyoz Davası da Özel Yetkili Mahkeme aşamasından sonra, Yargıtay'da onandı ve hükümler kesinleşti.
Malum, Ergenekon davasında, sapla saman birbirine karıştı. Akademik dünyadan, gazetecilerden ve subaylardan oluşan sanıklar, birbiriyle bağdaştırıldı. Bavullarda sözde belge taşıyan, sözde gazeteci, şimdi Cemaat-Hükümet geriliminde, siyasal iktidarı tehdit ediyor, elinde yeni bavullar olduğunu ifade ediyor.
Mustafa Balbay da, malum davada, gazeteci kimliği ve aktif kişiliğiyle dikkat çekti. Cezaevi'ndeyken milletvekili seçildi, görevine ancak 2.5 yıl sonra başlayabildi.
Oda TV davasındaki sanıkların (başka davalardan halen tutuklu Hanefi Avcı ve Yalçın Küçük dahil) tahliye kararları, Redhack davasındaki tahliyelerle, yeni bir trendin somutlaştığı gözüküyor.
Kimi bunu yaklaşan yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine, kimi Gezi sürecine, kimi Cemaat-Hükümet gerilimine, kimi de farklı yaklaşımlara dayandırıyor.
Aslında dile getirdiğimiz yorumlar bile, önemli bir sorunu işaret ediyor. Yargının siyasal iktidar ya da malum Cemaat'in etkisinde olduğu iddiaları ve imaları, ne kadar derin bir "problematik" içinde olduğumuzu gösteriyor.
Türkiye'nin sahip olduğu modernleşme birikimi, içinde yer aldığı Batılı değerler sistemi ve dahil olduğu kurumsal ittifaklar; küresel standartlarda bir piyasa ekonomisi, çoğulcu demokrasi ve bağımsız yargıyı gerektiriyor. Bu bir bakıma çağcıl anlamdaki "ulusal güvenlik parametreleri"dir.
Ne geçmişteki askeri vesayet, ne de günümüzde tartışılan sivil vesayet biçimleri, bu ihtiyaçlara yanıt vermektedir.
Cumhuriyet'in kurucu değerleri ile küresel zemindeki taleplerin çakıştığı nokta, tam da bu dediklerimizi teyit ediyor.
Umarım ki, "Balbay'a özgürlük", hem tartışmalı davaların "yeniden yargılama" ile  kamuoyu vicdanında yer almasına, hem de uzun tutukluluk hallerinin sona ermesine vesile olur.
Tekrar geçmiş olsun sevgili Balbay...

8 Aralık 2013 Pazar

"SAĞ"DAN OY ALMAK?

Ülkemizde siyaset, Batılı terimlerle Türk siyasal yaşamının dinamiklerinin tanımlanması, bu çerçevede, ulusal-küresel yüzeydeki kavram tartışmaları ve kafa karışıklıkları çerçevesinde geçer.
Bir bakıma 1950 genel seçimlerinden itibaren, bir türlü "tek başına iktidara gelemeyen" CHP, buna karşın, iktidara gelmesine rağmen, siyasal yaşama veda eden Sağ partiler gibi bir durumla karşı karşıyayız. Elbette temel soruyu sormak, tam da sözkonusu bağlamda gündeme geliyor. Türkiye'de Sağ'ı ve Sol'u tarif etmek... Merak etmeyin, böylesine devasa bir işe girişmeyeceğim. Ancak şu kadarına yer verelim ki, CHP'de son zamanlarda "Sağ'dan oy almak" başlıklı tartışmalara ve yoğunlukla DSP'den gelen ve CHP'de aktif olan yöneticilere bir ışık tutalım.

Kitabımızın künyesini vererek işe başlayalım:

Frederick W.Frey, The Turkish Political Elite, Massachusetts Institute of Technology, Cambridge, Massachusetts, 1965

Frey, Türk politik elitini analiz ederken, şöyle bir değerlendirme yapıyor. CHP'yi, askeri ve sivil bürokratik elitin (1. elitin) temsil ettiği bir siyasal parti olarak analiz ederken, DP'yi, 1930'lu yıllardaki "devletçilik" politikaları temelinde güçlenen ticari burjuvazi ve köylülük parantezinde ele almıştır. (2. elit). Frey, "2. elitte", köylülüğü değil, ticari burjuvaziyi ön planda ifade etmiştir.
DP ve ardılı olan siyasal partiler, kapitalist gelişme arttıkça, özellikle 1980 sonrası köylülüğü geride bırakırken, küçük ve orta ölçekli ticari burjuvazi, 1960'ların sonundan itibaren Milli Görüş'te, anti-komünizm başlığındaki "Ülkücü Hareket" ise, Orta Anadolu'daki esnaf tabanında ve gençlik içinde örgütlenmiştir.
CHP'deki "Demokratik Sol" hareket ise, TİP'te gelişen, sınıfsal sendikaların destekledği Sosyalist hareket ve AP'de temsil edilen Merkez Sağ arasında, İsmet Paşa'nın deyimiyle "Ortanın Solu" ifadeisyle gündeme gelmiştir.
1970'lerde CHP'nin, MC'de koalisyon yapan Sağ ittifaka karşı, Güçbirliği Cephesi'nde müttefikleri Sosyalist fraksiyonlar olmuştur. Ancak Ecevit, 1977'den sonra, "kimseye diyet borcumuz yok" diyerek, "dışımızdaki Sol" konusunu işlemiştir.
1977'de CHP, Sol'dan vazgeçerek değil, tam tersi "bizim Solculuğumuzun sınırını halk çizer" diyerek, "toprak işleyenin, su kullananın" sözleriyle, birinci parti olmuş, ancak iktidar olamamıştı.(Kıbrıs Barış Harekatı ve Haşhaş ekimi yasağı'na karşı verilen mücadeleyi de unutmadan bir değerlendirme yapmak gerekir.)
1980'lerde CHP'nin kapalı olduğu zamanlarda, Sosyal Demokrasi kavramı, daha kurumsal bir bağlamda ele alınmış, Ecevit, SHP'den ayrı, DSP siyasetiyle, CHP'deki "Demokratik Sol" hareketi, yasaklı olduğu dönemler dahil, devam ettirme iddiasında bulunmuştur.
1992'de "yeniden açılan CHP", Baykal'la "3. bir parti" olarak kurulurken, CHP-SHP birleşmesi, CHP çatısı altında, 1995'te realize edilmiş, ancak hem oylar düşmüş, hem de 1999'da  baraj altında kalınmıştır. İşin ilginç yanı, CHP'nin eski genel başkanı Ecevit ve lideri olduğu DSP, bu seçimlerde "birinci parti" olmuştur.
2002'de ise, CHP'de genel başkanlığa yeniden dönen "Baykal'ın CHP"si "ana muhalefet" olurken, DSP, ancak %1.5 oy alabilmiştir. Sonra da toparlanamamıştır. Baykal da 2010'da malum "kaset skandalı" ile, CHP liderliğini bırakmak zorunda kalmıştır.
CHP, 1970'lerde, varoşlara "Demokratik Sol"la uzanırken, kent merkezindeki oylarını da muhafaza etmiştir. 1980'lerde "kimlik politikası" belli bir ivme kazanırken, 1990'larda "ulusal" mahreçli siyasalar kuvvet kazanmıştır.
2009 yerel seçimlerinden beri, muhafazakarlaşan seçmene ulaşma gayreti dikkat çekmektedir. "Çarşafa rozet takma" çabasında da görüldüğü üzere, eklektik yaklaşımlarla "oy kazanma"nın mümkün olmadığı ortadadır. Gramsci'nin hegemonya kavramında görüldüğü gibi, yeni inşa edilen toplumsal yapının kodlarını içselleştirme seçeneği, son derece sakıncalı bir yaklaşımı gözler önüne sermektedir. Aslında muhafazakarlık olarak dile getirilen süreç, gerçek anlamıyla İslamcılaşma'dır. Muhafazakarlık, Batılı bir siyasal terimdir ve yaşananlarla ilgisi yoktur. Sol'un özgürlükçülüğünün, İslamcı hegemonya kodlarını tekrarlayarak, liberter olmayan bir "yapay özgürlükler" söylemine teslim olması, mümkün değildir.
Sol elbette "aydınlanmacı"dır, Fransız devriminde dile getirildiği gibi, "özgürlükçü, eşitlikçi ve kardeşlikçi"dir. Enformasyon toplumunun Sol'unda, değişimlerin yansıtılması kaçınılmazdır. Sosyal Demokrat bir Sol, pazar ekonomisi içinde, sosyal dengeyi sağlayacak yaklaşımları, ortaya koyacaktır. Bunlar da, yeniden keşfedilen şeyler değildir. Daha 1985'te Prof.Dr. Asaf Savaş Akat ve Prof.Dr. Seyfettin Gürsel, DSP programını yazarken, pazar ekonomisiyle, Sosyal Demokrasi'nin, Batı'da yaşanan "barış"ını dile getirmişlerdi. Tekrar tekrar aynı yere dönmeye gerek yok. Pazar ekonomisini "Amerika'yı yeniden keşfeder" gibi gündeme getirmek yersizdir. Zira o "barış" çoktan gerçekleşmiştir.
Günümüzde CHP'den talep edilen "merkez Sağ" ve merkez Sol" parti olmasıdır. Gelişmiş demokrasilerde henüz bunu beceren yoktur. AKP, Sağ seçmenin oyunu almaktadır. Partinin İslamcı kodları, neden "muhafazakar demokrat" olarak lanse edilmiştir. Son derece basittir. Merkez Sağ'dan oy almak için, başarılı bir "kimlik algısı" yaratma operasyonudur. Ancak iktidar partisinin "ideolojik çekirdeği" yerli yerinde durmaktadır.
CHP'nin Sol başlığında temsil ettiği, Sosyal Demokrat/Demokratik Sol kimlikle, Cumhuriyet'i kuran "kurucu değerleri", bir fazlalık değil, partinin "gerçek kimliği"nin açılımıdır. CHP'nin, Sağ'ın "gri" olarak açıklanan (ki bu %26 neye göre, hangi segmentlerde ele alındı) kesiminden "oy alması", Sağ adaylarla değil, CHP'nin sosyolojik örgütlenmesiyle, hedeflediği kesimleri, dönüştürmesiyle mümkün kılınabilir. CHP'nin "değişimi" başkalaşmadan olmalıdır. İslamcı söyleme "ayak uydurulduğu" takdirde, muhalefet olmak dahi, bir başka ütopyaya dönüşebilir. CHP, iktidara gelmeden önce, toplumu dönüştürmek zorundadır. Bugünkü iktidar, dönüştürdüğü toplumsal dokuyu, üstyapıyı ele geçirdikten sonra, eylemli hale getirmiş, ulaşamadığı kesimleri de, bu yolla "terbiye" etmeye başlamıştır.

Bu minvalde, CHP'nin iktidar olma formülünde, malum "cemaatle" işbirliği de iktidar getirmez. Bu nafile bir arayıştır.

(Bkz: http://deniztansi.blogspot.com/2012/05/gulenle-sol-cikmaz-deniz-tansi-chp.html)

CHP, "ideolojik bir total" üzerine değil, (zira kitle partisidir), demokratik ortak payda temelinde, laik bir ulusal yapıyı, pazar ekonomisi içinde, sosyal devlet başlığında, Batılı değerlerle işlemeli, hakim ideolojik kodlara kendini mahkum etmemelidir. Bu bağlamda, Sağ'dan gelen adaylar elbette olabilir ama partinin örgütsel yapısı ve kendi adayları "öz partisinde garip" hale getirilmeden, istisnai olarak gündeme gelmelidir.
Sağ'dan değil, toplumun "tüm mağdurları"ndan oy almak hedeflenmelidir.
Benden söylemesi...

29 Kasım 2013 Cuma

POST MODERN ÇAĞ'DA "İKTİDAR SAVAŞLARI"...

Türk siyasal yaşamının tarihsel referanslarını yinelemeden, son dönemde yaşanan "politik gerilimi", kullandığım başlık çerçevesinde ele almak, daha geçerli bir yaklaşımı ifade eder diye düşündüm. Malum, demokratik ülkelerde, siyasal rekabet, iktidar ve muhalefet partileri arasında gerçekleşir. Bu çerçevede bireysel haklar, yurttaşlık,  sivil toplumun örgütlenmesi, ifade özgürlüğü, medya özgürlüğü, seçme-seçilme hakları ve daha pek çok başlığı ele alabiliriz. "Kuvvetler ayrılığı" ve  "yargı bağımsızlığı" da unutmamak gerekir elbet.
Gelgelelim, ülkemizdeki "iktidar denklemi", hegemon bir zeminde biçimlenirken, siyasal İslamcılık'la liberal entelijansiyanın "kısa süren" evliliği, kafaları alt üst eden bir durumu ortaya koydu. Siyasal İslam, liberal entelektüeller aracılığıyla, sözde demokratik yapıyı kurar ve sivil toplumu öne çıkartırken, 2007 sonrası süreçte, demokratik hakların budandığı, hegemon söylemin medya ve yargı eliyle icra edildiği bir tablo yarattı.
Böylece "muhafazakar demokrat" etiketiyle ilmek ilmek dokunan, "askeri vesayet sonrası" diye tanımlanan yapı, "28 Şubat sonrası" refleksiyle tanıtıldı.
Sendikalar, meslek odaları, sivil toplum örgütleri, "muhafazakar" siyasetin vesayetinde kalınca, ortada şöyle bir boşluk oluştu. Yaşamın diyalektik kodları ihmal edilince, Özal döneminin (kategorik farklılıklar olsa da) sorunsalı hortladı. O da "rakipsizlik" oldu. Özal da sıklıkla "alternatifsiziz" derdi. Demokratik yaşamda asla kabul edilemeyecek bir durumu ifade eden "seçeneksiz" ve "rakipsiz" iktidar formülü, ister istemez, otoriter bir siyaseti, tepeden tırnağa realize etmeye başladı.
"İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar, mutlak yozlaştırır" sözünün anımsattığı gibi, "seçeneksizlik" siyasal iktidara yaramadı. Gittikçe otoriterleşen ve buyurganlaşan bir "iktidar" algısı, 3 genel seçim, 2 yerel seçim ve 2 referandum zaferleri anımsandığında, sürekli kendini devam ettiren siyasal güç, kendisini Menderes'ten beri Türk Sağı'nın içine düştüğü, "milli irade sarmalı"na kapılmasına neden oldu. Şöyle ki, kendilerini zaman içinde "milli irade" denen soyut kavramın yerine koymaya başlayan "mutlak Sağ iktidarlar", zaman içinde, kendilerini "millet"in yerine koyuyorlar. Bu da, sözkonusu siyasal iktidarlara dönük her tür siyasal karşı duruşun, "millete ve vatana ihanet"le suçlanması sonucunu doğuruyor. Ve artan siyasal gerilim, siyasete birşey kazandırmıyor. Sürekli siyasal krizler ve rejim bunalımları, ana siyasetin ve toplumun gündeminden düşmüyor.
Günümüzde, "sivil toplum"un ve "demokratik muhalefet"in kanallarının tıkalı olduğu süreçte, ilginçtir "muhafazakar demokrat" iktidarın muhalefeti, bir başka İslamcı yapıdan kendini ifade etmeye başladı. Üstelik altı çizilen zemin, bir siyasal parti değil, kendisini "sivil toplum" olarak tanımlayan, Gülen cemaati oldu. Klasik "tarikat" yapılanmasından çok daha geniş, elbette temeli "biat"a dayanan sözkonusu "hareket"in "sivil toplum" olması elbette büyük bir tartışma olsa da, siyasal iktidarın, liberal kesimle biten evliliği, Gülen hareketi için sonlanmadı. Küresel yüzeyde, gerek yurtdışındaki okulları, gerek akademik referanslarıyla kendini dile getiren "hareket", siyasal iktidarla en temel zıtlaşmasını 2010'da yaşadı. İsrail'le yaşanan "Mavi Marmara" krizinden sonra, Gülen, iktidarı eleştirirken, kendisine en yakın kalemlerden Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, "Saddamlaşmamak" gerektiğini belirten, sert ifadeler kullandı.
Güncel tartışmalar içinde, Erdoğan'ın başbakan olarak katıldığı, 2004'teki MGK bildirisinde, "Nurculuk faaliyetleri"nin mercek altına alındığı kararı iddiası, "belge"siyle malum gazateci "taraf"ından yayınlanınca, tartışma büyüdü. Çelişkilerin daha yapısal olduğu ortaya konulmaya başlandı. Kavga, özellikle "dershaneler" cephesinden çok sert geçiyor. Kimi süreci Şubat 2012'de MİT müsteşarı hakkındaki "dava girişimi"ne bağlıyor.
Konunun temelinde şu var. AKP-Gülen cemaati arasındaki koalisyon, bir "post-modern" koalisyondu. Zira taraflardan birisi bir siyasal parti, diğeri de kendisini farklı ifadelerle tanımlayan İslamcı bir hareketti. Her ne kadar "İslamcılık" ortak bir payda olarak görülse de, iktidar, "karizmatik liderliğe" güvenerek, Gülen hareketinin bürokrasi ve yargıdaki gücünü tırpanlamaya başladı. MİT müsteşarı üzerinden yürüyen tartışmada, "son hedefin" başbakan olduğu söylendi. Gülen hareketi, küresel uyumunu sürdürürken, siyasal iktidarın "değerli yalnızlık" içine girmesi, aradaki temel zıtlıkları arttırdı.
Bozulan koalisyon, bir "post-modern" koalisyondur. İki türdeş yapının değil, farklı işlevlere sahip oluşumların birlikteliği, "güç savaşı"ndan dağılma noktasına gelmiştir. Demokratik seçeneksizliğin kronikleştiği çerçevede, muhalefet te ancak böyle bir zeminden çıkıyor. Bununla birlikte, hegemon yapının, ortak dili muhafazakarlıkta birleşen bir siyasal rekabetin, inşa edilen "yeni toplumsal" dokuyu parçalayacağı beklentisi boşunadır.
Demokratik muhalefet ortaya çıkmadıkça, cumhurbaşkanlığı rekabeti dahil, yaşanan tüm siyasal tartışmalar, mevcut siyasal iklimin yansımaları olarak kalacaktır. Üslup ne kadar ağır olursa olsun... 

23 Kasım 2013 Cumartesi

STRATEJİK ŞAŞKINLIK...

"Stratejik derinlik", "stratejik özerklik", "değerli yalnızlık" derken, siyasal iktidar, dış politika bağlamında "stratejik şaşkınlık"ta çakılıp kaldı.
Bu günlerdeki politik gelişmelere baktığınızda, gerçekten de insanın başının dönmemesi mümkün değil. Erdoğan'ın Rusya gezisinde, "bizi AB'den kurtarın, Şangay İşbirliği Örgütü'ne alın" demesi, aslında Türkiye'deki "Avrasyacılar" açısından da kafa karıştırıcı bir öneri oldu:) Gelgelelim, siyasal iktidarn sözkonusu niyeti, bu gezide spontan olarak gelişmedi, son yıllarda Türkiye'nin bu konuda çeşitli girişimleri vardı.
Peki, Çin'den "füze alımı" kararını nasıl değerlendirmeli? ABD ve NATO, ısrarla NATO sistemine uyumlu olmayacak bir füze sistemine karşı tepkiler ortaya koyuyor. Türkiye'nin yanıtı "maliyetler" üzerinde odaklanıyor. Çin'in füzeler için "ortak üretim" teklifleri de ayrı bir başlık. Halbuki Çin'le 20 Eylül-4 Ekim 2010'da Konya'da gerçekleşen hava tatbikatı, Kasım 2010'daki "ortak eğitim tatbikatları" anımsandığında, ilişkilerin belli bir derinliğe kavuştuğu gözlemlenebiliyor. Unutmayalım ki, Türkiye ABD ve Britanya'yla uyguladığı Anatolian Eagle tatbikatını Ekim 2010'da uluslararasından ulusala dönüştürmek zorunda kalmıştı. Zira Türkiye, Mayıs 2010'daki "Mavi Marmara krizi"nden sonra, Ekim 2010'da sözkonusu tatbikattan İsrail'i çıkarmış, ABD ve Britanya da durumu protesto ederek, tatbikattan çekilmişlerdi.
Peki Suriye'deki şaşkınlığa ne demeli? Mart 2011'den birkaç ay sonra, Esad'ın iktidardan düşeceğini hesaplayan siyasal iktidar, bir anda El Kaide destekli El Nusra'nın "tek destekleyicisi" konumuna sürüklendi. ÖSO'yla etkin işbirliği bile geride kaldı. Suriye'de Esad'ın müttefiki İran'la, sadece Suriye politikasında değil, Maliki çerçevesinde Irak politikasında da derin çelişkiler oluştu.
Ve en sonunda Mısır'da Türk Büyükelçisi "persona non grata" yani "istenmeyen kişi" ilan edildi. Askeri yönetimin devirdiği İhvan'ı destekleyen politikaları sonucu, Türkiye'nin Mısır'la ilişkileri neredeyse "0" noktasına yaklaştı. Halbuki "sözde Arap Baharı" eşliğinde, Mısır-Suriye hattında oluşacak "İhvan kuşağı", AKP ile bir "üçgen" oluşturacaktı. Esad'ın direnmesi, İhvancı Mursi'nin devrilmesi, hesapları alt üst etti. Üstelik Suriye'de oluşan "Kürt bölgesi", Barzani'nin denetimi dışında PKK'nın güdümündeki PYD öncülüğünde oluştu. PKK, Türkiye'de bulamadığı fırsatı, PYD eliyle, Rojava'daki teritoryal alanda buldu.
Bu hesaba göre, İsrail-Suriye-İran-Mısır, Türkiye açısından "problemli ülkeler" kategorisinde değerlendiriliyor. Mısır'daki cuntanın Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri tarafından sponsorluğu yapıldığı hatırlanırsa, bu ekseni de mi, karşıt cepheye yazacağız? Bu manzarada acaba Barzani mi "tek dost" kaldı?
ABD-NATO-AB çizgisiyle yaşanan yapısal krizler de eklendiğinde, kafalar gerçekten de çok karışıyor. "0 sorun"dan, "herkesle soruna" dönüşen dış politika, "stratejik derinlik"te kaybolmuş gözüküyor.
Türk dış politikasının iki temel ilkesi, "laiklik" ve "rasyonellik" unutulunca, genel bilanço ancak "stratejik şaşkınlık"la açıklanıyor.    

17 Kasım 2013 Pazar

YENİ SİYASET "RÜZGARLARI"...

Kendisine ve toplumuna sorumluluk duyan bir aydın, namuslu olmak zorundadır. Nasıl siyasal egemenler denklemindeki baskılardan çekinmiyorsa, mensubu olduğu siyasal tercihi de eleştirmekten çekinmemeli, gerçekleri her alanda söylemeye devam etmelidir. Atatürk'ün dediği gibi, "hakikatleri söylemekten korkmayınız..."
Neredeyse son bir yıldır estirilen "Sarıgül rüzgarı", önce CHP Genel Başkan Yardımcısı Adnan Keskin ve CHP İstanbul İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı'nın, Sarıgül'ü bizzat Şişli Belediyesi'ndeki makamını ziyaret etmesi ve üyelik başvurusunu almasıyla, sonra da PM'de üyeliğinin onaylanmasının ardından, Genel Başkan Kılıçdaroğlu'nun da hazır bulunduğu 9 Kasım 2013'te CHP Genel Merkezi önündeki törenle, üyeliğinin  ilan edilmesiyle, bir noktaya vardı.
Elbette "rüzgar", yerinde durmadı. CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Grubu'na yapılan "sürpriz" katılımın akabinde, 17 Kasım'da CHP İstanbul İl Merkezi önündeki "açık hava toplantısı"yla "yeni siyaset tarzı"nın da ipuçlarını verdi.
Parti genel merkezinin "yöntemi" belirlemesinin ardından CHP'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan aday adaylığına başvuracağını ilan eden Sarıgül, konuşmasında "yerel" değil, "genel" siyasi mesajlar vermeyi yeğledi. Bol dini referanslı ve Sağ seçmene selam gönderen üslubun yanısıra, iki konu dikkati çekti. Birincisi, Nusaybin'de örülen "duvarla" ilgiliydi. Bu konuda elbette Sarıgül'ün dedikleri doğruydu. Rojava'daki Kürt hareketine karşı, Türkiye'nin bir "duvar örmesi", 21.yüzyılda anlaşılacak gibi değil. İkinci mesaj ise, CHP örgütünün ve seçmeninin pek te alışık olmadığı bir çerçevede "Gülen hareketi"ne yapılan övgülerle ilgiliydi. Dersaneler konusunda siyasal iktidarı eleştiren Sarıgül, bu konuda ihtiyaç olduğu için, dersanelerin ortaya çıktığını söylerken, " Hizmet Hareketi'nin siyasi yollarla önünün kesilmemesi" çağrısında bulundu, Gülen'in 114 ülkedeki okullarında Atatürk ve İstiklal Marşı'nın olduğunu vurgulayarak, hem Gülen hareketine sempati gösterdi , hem de CHP klasik tabanının gazını almaya çalıştı.
Kürt siyaseti ve Gülen hareketini, AKP'nin Barzani'yle olgunlaştırdığı "muhafazakar post-modern koalisyona" karşı, yeni siyasal müttefikler olarak işaret eden Sarıgül, bir büyükşehir belediye başkan "aday adayı" olmaktan çok, genel başkanlık iddiasında olan bir siyasi olarak konuştu. Daha önce, kurmadığı TDH'nın genel sekreteri H. Aydın'ın "Türkiye Birleşik Devletleri" başlığındaki federasyon önerisini de unutmadan bir yerlere yazmak gerek.
Buradan, 2014'te kırılganlığı artacak siyasal iklimin mi parametrelerini tartacağız, yoksa CHP içi tartışmaların mı? Meseleye hala parti içi rekabet boyutundan bakanlar, adaylık beklentisiyle temkinli olanlar, yarınki tabloda ezberleri bozulmuş biçimde, "rüzgar"ın etkisiyle, oradan oraya savrulabilirler.
Demedi demeyin...