24 Eylül 2012 Pazartesi

21. YÜZYILDA SOSYAL DEMOKRASİ...

Sosyal Demokrasi kavramını ele aldığımızda, Marx'ın etkisinde kurulan Alman Sosyal Demokrat Partisi, II. Enternasyonal'den itibaren Bernstein ve Kautsky'nin tartışılan tezleri, İskandinavya modeli,  II. Dünya Savaşı'ndan sonra yayınlanan Frankfurt Bildirgesi, 1960'larda gündeme gelen "sosyal devlet" olgusu, Soğuk Savaş sonrası neo-liberalizmin etkisinde "yeni Sol" ve buna karşı yeni arayışlar hatırlara gelmektedir.
Sosyal Demokrasi günümüzde, reel sosyalizmin çöküşü ve liberal demokrasilerin yükselişinde "kendi Sağ"ıyla rekabet etmek durumunda kalmıştır. "Emeğin en yüce değer" olması, parlamenter demokrasinin içselleştirilmesi daha önceki dönemlerde öne çıkarken, çağımızda küreselleşme olgusunu da içererek, bunların yanısıra, yerelleşme, yönetişim, çevrecilik, kadın-erkek eşitliği, eşcinsel hakları, azınlık hakları, kimlik hakları ve pek çok konu Sosyal Demokrasi'yle anılmaktadır.
Zira Sosyal Demokrasi, demokraside 4 temel kategoriyi içermekte, "demokratik yaşam alanları"nın çoğaltılması konusunda tüm bir süreci ifade etmektedir. Şöyle ki, siyasal demokrasi, sosyal demokrasi, ekonomik demokrasi ve kültürel demokrasi başlıklarında, Sosyal Demokrasi bu kategorilerden biri olarak görülmekle birlikte, tüm hepsini kapsayan, emeğin üstünlüğü  ve toplumsal dayanışmayı çıkış noktası alan, daha çok üreten ve hakça bölüşen bir bakışı ortaya koyan bir orijin noktasından, "tam demokrasi"yi hedefleyen bir yüzeyi ete kemiğe büründürmektedir.
Bugün Sosyal Demokrasi, özellikle Ortadoğu'daki kaosta, Türkiye'deki AKP iktidarına karşı, Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP'nin öncülüğünde, otoriter-hegemonik sisteme karşı, demokrasi seçeneğini ileri sürmeye çalışmaktadır. Atatürk'ün Cumhuriyet anlayışında ortaya koyduğu "yurttaş"ın konumu tehlikededir. AB üyesi ülkelerde eş zamanlı artan "yabancı düşmanlığı" ve "İslamcı radikal akımlar", göçle gelen nüfus üzerinden dile getirilmektedir.Sosyal Demokratların görevi, "önce insan"a, "birey"e dayalı bir siyaseti ön plana çıkartmaktır. Birey toplumun öznesi olmaktan çıkarsa, kişiler birey olmaktan çıkıp, etnik, mezhepsel ve dinsel cemaatlerin kulları olur. Cemaatlerde "demokrasi" olmaz, "biat" olur.
21. yüzyılda, "cemaatlerin federasyonu" yapılar başat hale gelirse, insanlar cemaat cendereleri içinde sıkışıverirler . İnsan olma yerini kul olmaya terkeder.
Sosyal Demokrasi'nin 21. yüzyıl hedefi, yeniden "birey"i tüm özellik ve potansiyeliyle siyasal-toplumsal yaşamın öznesi haline getiren bir anlayış olmalıdır...
Bu beraberinde unutulan ve unutturulan "emek mücadelesi"ni yeniden gündeme getirecektir. Öte yandan artık sadece imalat sektörü değil, eğitim, sağlık, medya ve eğlence sektörleri gibi, hizmet ağırlıklı alanlar, esnek çalışma modelleri, Sosyal Demokrasi'nin öncelikli konuları içinde değerlendirilmektedir.
Kimliklerin etkin biçimde "sosyal realite" olduğu bu süreçte, Sosyal Demokrasi, kimlikleri reddetme değil, toplumsal uzlaşı ve ifade özgürlüğü zemininde çözümler bulma konumundadır.
Sınıfsal, kimliksel talepler, "emeğe dayalı kitle partisi" ideolojisinde birleştirilmek ve sentezlenmek durumundadır.
Sosyal Demokrasi, 21. yüzyılın "toplumsal sözleşmesi"ni hazırlamak gibi ağır ve önemli bir görevi üstlenmek zorundadır. Daha fazla demokrasi ve insanca yaşanan bir dünya için...   

18 Eylül 2012 Salı

ULUSÇULUK BİTTİYSE?

Dışişleri bakanı Prof.Davutoğlu'nun 17 Eylül 2012'de Hürriyet'e verdiği mülakatta manşete taşınan tümce "Ulusçulukla hesaplaşmanın zamanı geldi" biçimindeydi. Bazen yapılan yorumlarda, siyasette aktif olan kişilere çok fazla haksızlık yapılabiliyor. Ancak sayın bakan, "bakanlığını" yaptığı devletin temel öznesini yadsıyor, yerine ise kitabındaki "tarihdaşlık" kavramını ekliyor. Aslında kendi içinde çelişkili bir ifade biçimine rastlıyoruz. Zira bu mülakatta olmasa da "tarihdaşlık", "dindaşlık" gibi  değerlendirmelerin yanısıra sayın bakan "soydaşlık" başlığını da Stratejik Derinlik'te ortaya koyuyor. Genel olarak ele aldığınızda, Orta Asya'dan Balkanlar'a oradan da Ortadoğu'ya uzanan geniş bir coğrafi alanda, kültürel, ekonomik ilişkilerle siyasal-toplumsal-iktisadi bir "etki alanı" tasarlanmış görünüyor.
Akademisyen bakanın, bilimsel analizleri aşan "hayalleri"ni bir başka yazıda uzun uzun ele alabiliriz. Ne var ki, kendi kitabında bu kadar "geniş bir coğrafya" çizmesine karşın, Ortadoğu Prof.Davutoğlu için öncelikli... Osmanlı tarihi ve İslam birlikteliği üzerinden, "tarihdaş" ve "dindaş" bir yüzeyde biçimlendirmeye çalıştığı Yeni Osmanlı, 19. yüzyılın son çeyreğinde tasfiye edilen Osmanlıcılık akımını çağrıştırıyor. Osmanlıcılık Tanzimat'ta gelişen bir akımdı. Tanzimatçılar, yukarıdan aşağıya gelişen Osmanlı modernleşmesini, Osmanlı öznesine dayandırarak, hangi din ve milletten olursa olsun, herkesi Osmanlı tebası sayıyordu. 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlıcılık bizzat II.Abdülhamit tarafından geriye bırakılarak, İttihad-ı İslam akımı ortaya çıkarıldı. Nedeni ise Osmanlı'nın Hristiyan unsurlarının imparatorluktan ayrılması ve Türk-Arap birlikteliğinin vurgulanması idi. Bu politikanın başarısızlığı 1.Dünya Savaşı'nda Mekke Şerifi Hüseyin'in Osmanlı'ya "ihanetinde" olduğu gibi acı bir şekilde görüldü. 20. yüzyılın başında, II. Meşrutiyet'ten sonra ön plana gelen Türkçülük akımı ise Enver Paşa'nın onbinlerin yaşamına mal olan maceralarında yine acı bir sonla tarihte yerini aldı.
Atatürk milliyetçiliği tüm bunlardan ders alarak, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" özdeyişinde de görüldüğü üzere, imparatorluk bakiyesi olan değişik etnik, mezhepsel kimlikleri yurttaşlık çerçevesinde, Türk öznesinde ele aldı. Ancak bu hedef, Atatürk'ün tasarlamadığı bir bağlamda, Osmanlı'daki Müslüman kavramının devamı oldu. Öncelikle Lozan azınlıkları (Ermeni, Rum ve Yahudiler), resmen olmasa da fiilen kamusal görevlerden dışlandılar, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül gibi hadiselerle, ekonomideki konumlarını kaybettiler.
Kürtler Osmanlı'dan beri devam eden isyanlarını sürdürdüler. Aleviler Cumhuriyet'le nefes alsalar da, Osmanlı alışkanlıkları bürokraside kaybolmadı.
Davutoğlu Osmanlı'nın son dönemi dahil, yeni bir "Asr-ı Saadet" yaratma peşinde. Yeniden yazılan "resmi tarihte", Osmanlıcı-İslamcı bir ton egemen. Arap ülkeleriyle gösterilen dayanışma, Balkan Savaşı sonrası, Osmanlı'nın son 6 yılını anımsatıyor. 1912-1918 arasındaki Osmanlı Anadolu ve Arap yarımadasını kapsayan, dağılmakta olan bir imparatorluğu resmediyordu.
Bugünse Türk Dış Politikası'nda, Sünni Arap rejimleriyle bir dayanışma ortaya çıkıyor. Ulusçuluk yerine, Sünni enternasyonalizmi ABD'nin İran karşıtı politikalarında göze çarpıyor. Alevi yurttaşlar  bu fotoğrafta "sakıncalı" sayılıyor. Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye'de yaşayan lideri Riyad el Şukfa, 18 Eylül 2012'de Cumhuriyet'e verdiği mülakatta "Şii hilalini kıracağız" derken, "Amerikan-İslam sentezi"ni bir kez daha gözler önüne seriyor. Şukfa ilginç bir biçimde, Suriye'de Esad sonrası seçimleri liberaller kazanırsa, itiraz etmeyeceklerini söylüyor. İslamcı lider ilginç bir biçimde liberalleri İslamcıların rakibi olarak değerlendiriyor. Türkiye'de ise liberaller İslamcılık'la biten evliliği kurtarma çabası içinde.
Sünni dayanışmasıyla ortaya konulan "yeni Türk dış politikası", laik temellerden uzaklaşmış, serüven ve hayaller peşinde. Ulusçuluk'un bitmesine sevilen "liberaller", Sünni İslamcı paradigmanın organik değil ama üvey evlatları olma durumunda. Gerçekten de ibret verici günler yaşıyoruz...
          

12 Eylül 2012 Çarşamba

"İKİNCİ 11 EYLÜL"...

11 Eylül 2001'de New York'ta gerçekleşen ve binlerce ABD vatandaşının ölümüne neden olan "terör saldırıları"nın yıldönümünde, terör yine ABD'yi vurdu. Ancak bu sefer saldırı ABD topraklarında gerçekleşmedi, ABD'nin Libya Büyükelçisi J.Christopher Stevens ve üç elçilik görevlisi, Bingazi konsolosluğuna atılan roketle yaşamlarını kaybettiler. Yapılan değerlendirmelerde, büyükelçinin saldırının neden olduğu yangın sırasında boğularak can verdiği şeklinde...
Aslında 11 Eylül 2001'in, 1990'da baba Bush tarafından açıklanan "yeni dünya düzeni" açısından "sarsıcı bir etkisi" vardı. Her iki dünya savaşı dahil kendi topraklarında "vurulmayan" ve "dokunulmazlık"la tanımlanan ABD vuruldu. Üstelik vuran ne SSCB ne de yeni Rusya ya da Çin'di. El Kaide adlı Vahabi-Selefi öğretisine dayalı, daha önce adı sanı çok ta duyulmamış bir İslamcı örgüt, bu eylemleri üstlendi. New York'taki "ikiz kuleler", arkasında herhangi bir devletin olmadığı, militan bir örgüt tarafından, sivil uçakların "intihar saldırısı"na alet olduğu, alışılmamış yöntemlerle ortadan kaldırıldı. Ne var ki, El Kaide'nin kaynaklandığı Selefi anlayışı ABD tarafından Afganistan'da SSCB işgaline karşı "mücahit" örgütlenmesinde ve Çeçenistan'da Rusya'ya karşı kullanılmış, El Kaide lideri Bin Ladin, Afganistan'da CIA'nın "lojistik ve ideolojik eğitimi"nden geçmişti. Soğuk Savaş bitince "namlu" ABD'ye döndü ve vurmaya başladı.
El Kaide'nin saldırıları "asimetrik savaş" ya da "post modern savaş" olarak nitelendirildi. Zira artık siyasal ve askeri rekabet, devletler arası tekelinden çıkmıştı. Nitekim 11 Eylül 2001'den sonra olağanüstü toplanan NATO zirvesi, ABD'ye yönelik saldırıları, "kollektif savunmayı" içeren "5. madde" kapsamında kabul etti ve Afganistan'da El Kaide'yi yardım ve yataklık etmekle suçladığı Taliban yönetimine karşı, askeri operasyon kararını verdi. Afganistan'daki "hayalet avcılığı", 11 yıldan beri sürüyor. El Kaide terörünün gündeme getirdiği en önemli tezlerden biri, Samuel Huntington'un "Uygarlıklar Çatışması" idi. Önce makale, sonra kitap olan Uygarlıklar Çatışması, dünyadaki siyasal rekabeti, dinlere dayanan uygarlıklar çerçevesinde ele aldı ve "küresel muhafazakarlık"ı öne çıkardı. Oğul Bush'un birlikte çalıştığı "yeni muhafazakarlar" da bu işten epey nemalandı. Ilımlı İslam önerileri ise, radikalleşen İslami hareketlerin piyasacı ve Batıcı bir zemine kaydırılması ancak Batı sistemine dahil edilmemesi bağlamında ele alındı. Türkiye'ye AKP iktidarı yüzeyinde "model ülke" olma rolü biçildi.
11 Eylül 2012'ye gelindiğinde ise, "Arap Baharı" adı verilen, sosyo-ekonomik taleplerle ortaya konulan kitlesel gösterilerin, Müslüman Kardeşler (İhvan) tarafından nüfuz altına girmesiyle, giden diktatörlerin yerini İslamcı, otoriter ama Batı'yla "sorunsuz" yönetimlerin almasını sağladı. Tunus'ta Raşid Gannuşi'nin Ennahda'sı, Mısır'da Mursi'yi cumhurbaşkanı seçtiren Hürriyet ve Adalet Partisi iktidarları böyle oluştu. Bu arada Libya'da Kaddafi, NATO operasyonuyla devrilirken, ülke ikiye bölünmenin eşiğne geldi. Suriye'de tasarlanan İhvan düşü ise, Esad yönetiminin direnmesiyle "gecikmiş bahar"a dönüştü.
Obama yönetiminin 2011-2012 döneminde, İsrail hükümetiyle zıtlaşan ve İhvan'la flört eden "Ortadoğu yaklaşımı", 12 Eylül 2012'de ABD'nin  Libya Büyükelçisi'nin öldürülmesiyle iflas etti. Üstelik iki aydan az bir zaman sonra, ABD başkanlık seçimleri var. 11 Eylül'de ABD'nin Mısır'ın başkenti Kahire'deki büyükelçiliği de yine Selefi gruplarca baskına uğratılmaya çalışılmış, büyükelçiliğin duvarlarına tırmanmaya çalışan göstericiler, ABD güvenlik görevlilerinin açtığı uyarı ateşleriyle dağılmak durumunda kalmıştı. Tüm bu olaylara neden olan da eski bir emlakçı olan, ABD'nin California eyaletinde yaşayan ve kendisini İsrailli bir Yahudi olarak tanıtan 56 yaşındaki Sam Bacile'ın Youtube'da yayınlanan 13 dakikalık videosu. "Müslümanların Masumiyeti" adını taşıyan video, Hz. Muhammed'i aşağılayan ve hakaret eden, kaba bir çalışmayı ifade ediyor. Tam da Huntington'a göre bir "yaklaşım"???
Bacile'ın "provokatif" filmi, nasıl kitleleri  sokağa döktü? Bu hakaretleri içeren video, nasıl hedefine ulaştı? Sorular çok ama, her bir provokasyonda Selefiler "Arap Sokağı"na hakim olursa, İhvan yönetimleri de kısa  bir vadede tarihe karışabilir. İkinci Ilımlı İslam denemesi İhvan'la son bulurken, Selefiler "Uygarlıklar Çatışması"nı yaşama geçirip, El Kaide'yi İhvan'la yer değiştirebilirler.
Türkiye'nin "laik modeli"ni, Atatürk'ün "yurtta barış, dünyada barış"ını aşağılayanlar, "nasıl bir Ortadoğu yarattık" sorusunu sorduklarında iş işten geçmiş olacak? Obama bakalım Kasım'da ne yapacak?    

30 Ağustos 2012 Perşembe

BİR 30 AĞUSTOS YAZISI...

Öncelikle 30 Ağustos Zafer Bayramımızı kutlarım. Atatürk ve silah arkadaşlarıyla, şehit ve gazilerimize ne kadar minnettar olsak azdır. Ne var ki, bu coşkuyu buruklaştıran bir siyasal iklimde yaşıyoruz. Gün geçtikçe hegemonlaşan ve otoriter yapısını iyice belirginleştiren siyasal iktidar, ulusal bayramlarla ilgili, taktiksel bir uygulama ortaya koyarak, kendi siyasal ve kültürel kodlarını yerleştirmeye çalışıyor.
Bu açıdan 2011 yılında gerek Zafer Bayramı, gerekse de Cumhuriyet Bayramı kutlamaları, "terör" gerekçesiyle rafa kaldırılmıştı. 2012'de 23 Nisan ve 19 Mayıs törenleri "stadlardan" yasaklandı. 5 Mayıs 2012'de "çelenk yönetmeliği"nde yapılan değişiklikle de, siyasal partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin ulusal bayramlarda Atatürk Anıtları'na "çelenk koyması" yasaklandı. Bayramlar, devlet erkanının katıldığı, "renksiz, soğuk" ve "zoraki" anmalara dönüştürülmeye çalışıldı. 2012 Zafer Bayramı'nda Cumhurbaşkanı Gül'ün "kulak rahatsızlığı" nedeniyle "Çankaya resepsiyonu"nun iptal edilmesi "sağlık gerekçesi"yle anlaşılsa da, TBMM Başkanı'nın diğer resmi kutlamalara vekaleten başkanlık ederken, resepsiyondan vazgeçilmesi başka bir çerçevede değerlendirilebilir mi?
2011 Zafer Bayramı'nda, YAŞ toplantıları öncesinde yapılan Balyoz ve casusluk gibi davalar eşliğinde oluşturulan yeni komuta kademesi, TSK'nın ev sahipliğindeki 30 Ağustos'tan vazgeçti ve "topuk selamı"yla ev sahipliğini Cumhurbaşkanı Gül'e bıraktı. Aslında 2012 bu açıdan "bir ilk"e sahne olacak ve 30 Ağustos'un "ev sahibi" Çankaya olacaktı.
Siyasal iktidar açısından 30 Ağustos'la ilgili rahatsızlık, "yeni paradigma"nın simgeleri açısından bir anlam taşımaktadır. AKP'nin "muhafazakar demokrat" etiketinde kurumsallaştırmaya çalıştığı "Ilımlı İslam" ya da "siyasal İslam" anlayışı, "yeni bir toplum" yaratmayı öngörmektedir. Bu bağlamda TSK ve yüksek yargıda yapılan düzenlemeler, üst yapıda çok stratejik bir konum arzetse de, özellikle "4+4+4" başlığındaki eğitim düzenlemeleriyle, İmam-Hatip okulları, tüm bir Milli Eğitim'i kapsar hale getirilmektedir. Yeni kuşaklar yetiştirilirken hala Atatürk resimlerinin okullarda olması, "Andımız"ın sabah okunması derken, tüm simgeler br bir uygulamadan kaldırılmaktadır. Zira yeni bir toplum, ancak geçmişin karalanmasıyla yaratılabilir. Siyasal İslam anlayışı aslında sadece "laikleri" değil, özellikle Aleviler'i de "azınlık" çerçevesinde görmekte, bununla birlikte "Aleviler'e tahammül" başlığı altında bir asimilasyon politikasını gündeme getirmeye çalışmaktadır. Hatta "yandaş medya", Suriye Sünnileri'ne duyduğu aşkı abartarak, kendi Alevi yurttaşlarımıza "yerli BAASçılar" diyecek kadar "gözü dönmüş" bir vaziyettedir.  Vurgulanan parantezde, siyasal Sünni İslam başlığı daha geçerli bir anlam taşıyacaktır. Sünnilik'le eritilmeye çalışılan Kürtler direndikçe "ötekileştirilecek"tir. Müslüman olmayan yurttaşlar ise zaten "bir tehlike" olarak görülmediğinden, "lutfen" yaşasalar da, gerek Yahudilik'e karşı "nefret söylemi", gerekse de Ermeni ve Rum olmayı "aşağılanma sebebi" gören mevcut kültürel altyapı "duruma göre" gıdıklanmaktadır.
30 Ağustos ruhunda, başkaldırı ve bağımsızlık aşkı vardır. Ancak Ortadoğu'da "taşeronluk" hevesi, bu ruhu sakıncalı görmektedir.
Dolayısıyla 30 Ağustos tartışmaları, bir günlük gündemden öte yapısal bir dönüşümün simgesi konumundadır. CHP örgütleri başta olmak üzere gösterilen "direnç" ise, henüz bu dönüşümün tamamlanmadığı, hegemon yapının öğütemediği dinamiklerin diri olduğunu göstermektedir. O zaman tarihin aydınlık tarafında mücadeleye devam...

28 Ağustos 2012 Salı

ÇANKAYA'DA 5 YIL...

Bundan 5 yıl önce, 28 Ağustos 2007'de TBMM, Türkiye'nin 11. cumhurbaşkanını seçti. AKP'nin ilk kabinesinin başbakanı, Erdoğan hükümetlerinin değişmez dışişleri bakanı ve AKP'den önce ta FP döneminde bile Erdoğan'ın desteklediği kişi olarak genel başkanlığa aday gösterilen Abdullah Gül, yeni dönemin önemli bir stratejik konumunu simgeledi.
Bu günlerde Gül-Erdoğan çelişkileri çok fazla ön plana çıkartılsa da, Gül'ün cumhurbaşkanlığının ardından "AKP hegemonyası" açısından önemli bir zemin ortaya konuldu. Yüksek yargı, ordu ve yüksek öğrenimdeki direniş kırıldığı gibi, Haziran 2007'de yine Gül'ün işaret ettiği kitlesel davalar, ilginç bir rastlantıyla tam da o tarihte soruşturma olarak başladı. 2008 ve 2009'daki kitlesel tutuklamalar, uzayan yargılama süreci, AKP iktidarı tarafından bu sefer Gülen cemaatiyle anlaşmazlık adına sonradan eleştirilmeye başlandı, ancak 2012'de çıkarılan "3. yargı paketi" bile uygulamaları değiştiremedi. ÖYM'ler mevcut davalar dışında kaldırılsa da, verili zeminde gazeteci, akademisyen, subay, milletvekilleri halen tutukluluk halleriyle bedel ödemekteler.
Konu elbette bununla sınırlı değil. 12 Eylül 2010 referandumuyla, yüksek yargı tamamen değiştirilirken, gerek referandum, gerekse yargılamalarla ordu ve yüksek yargıda "Aleviler'in tasfiyesi", yandaş medya tarafından büyük bir iştahla anlatıldı.
Çankaya, 1982 anayasasının verdiği yetkileri yüksek kurumlara yönelik atamalarda kendi siyasi dünyasını paylaştığı kesimlerden yana kullanırken, parlamentodaki AKP çoğunluğundan gelen yasaları birkaç istisna dışında olduğu gibi onayladı.
Gül'ün en çok önem verdiği konulardan biri, kendisinin yıllarca bulunduğu dış politikadır. Ancak 2009'da dışişleri bakanlığı görevini üstlenen, daha önce Gül'ün bakanlığı döneminde de büyükelçi ünvanlı danışman olarak faaliyette bulunmuş Prof.Dr. Davutoğlu üstlendi. Davutoğlu'nun Neo Osmanlı olarak ta anılan Stratejik Derinlik politikası, "komşularla 0 sorun"dan, komşularla kavgalı ve üstelik savaş senaryolarını barındıran, Türkiye'nin iç alaşımını tehdit eden bir duruma sürüklendi.
Yüksek yargı, ordu ve akademik yüzeyde Aleviler'e yönelik bakış açısı, dış politikada da akıl almaz boyutlara ulaştı. PKK terörü, Suriye'de yaşananlardan sonra, asimetrik tehdit düzeyine ulaştı. El Kaide terörü, Suriye'deki Hür Suriye Ordusu'na verilen AKP desteğinden faydalanarak sadece Suriye'ye değil, Hatay ilimize sızdı ve Aleviler'e tehdit oluşturan bir çerçevede hareket ediyor.
2007 sonrasında AKP, dış politikada "AB çıpası"nı bıraktı, ABD parentezini öne çıkardı. İsrail'le görüntüde yaşanan gerginlik aslında Ilımlı Sünni kuşağın lideri olma siyasetiyle paraleldi.
Gül'ün cumhurbaşkanlığıyla AKP ülke içinde "muhafazakar hegemonya", Ortadoğu'da ise "bölgesel hegemonya" peşine düştü. Yeni düzenlemelerle her ne kadar 28 Ağustos 2012'de görevi sona erse de, Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla 2014 Ağustos'una kadar fiilen uzatılmış oldu. AKP'nin kuruluşunun 13. yıldönümünde Gül-Erdoğan nöbet değişimi gerçekleşecek mi? Her iki liderin sağlıkları hakkındaki spekülasyonlar arasında bile bir denge oluştu. Geçen sene 30 Ağustos ve 29 Ekim törenleri "terör" gerekçesiyle iptal edilirken, bu sene "sağlık" gerekçesi ön planda. Dolayısıyla öne sürülen iddilar çok daha manipülatif bir çerçevede ele alınma potansiyeline sahiptir. Gül cumhurbaşkanlığının 5. yıldönümünü "kulağındaki rahatsızlık" nedeniyle hastahanede geçirmek zorunda kalmıştır. Parlamentonun son kez seçtiği cumhurbaşkanıyla, seçmenin ilk seçtiği cumhurbaşkanı, yeni dönemde siyasal işbirliğini devam ettirecek mi? Bir sistem bu kadar "kişilerin değişmezliğine" yaslanabilir mi? Muhafazakar hegemonya rastlantılarla mı kendini sürdürüyor? Sözkonusu soruların ardından, net olarak vurgulanabilecek somut gerçek, geride kalan 5 yılda Gül-Erdoğan işbirliğinin hegemonyayı pekiştirdiğidir. Sonrası seçim-toto oynamaktan ibaret...

17 Ağustos 2012 Cuma

İMANLI, MANALI DEMOKRASİ?

17 Ağustos 2012'de Mısır'ın artık "muktedir" cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Ramazan'ın "Son Cuması"nın ardından ilginç bir konuşma yaptı. İhvan'ın "sözde Arap Baharı"ndaki "devrimi çalması"ndan sonra, "olaylı ve Tahrirli" seçim kampanyasıyla iktidara gelen "çiçeği burnundaki" lideri, aslında çok hızlı hareket etti. Parlamento seçimlerini  iptal eden, dolayısıyla Mısır meclisindeki İhvan çoğunluğunu askıya alan Yüksek Askeri Konsey başkanı Tantavi'yi ve genelkurmay başkanını görevden aldı.
Bu tür icraatle "askeri vesayeti" "şimdilik ortadan kaldırma" izlenimi veren Mursi, 1952'den beri süren, Nasır, Sedat ve Mübarek'le nöbet değiştiren ve ekonomiyi elinde tutan militarist yapıyı tasfiye edebilecek mi? Bunu zaman gösterecek.
İhvan türü değişim artık kuşku yok ki, Obama yönetimi-AKP-Suudi Arabistan-Katar tarafından açıklıkla destekleniyor. Bununla birlikte İhvan, "BAAS sonrası Ortadoğu"da, Obama yaklaşımı zemininde "Amerikan-İslam Sentezi"nin ete kemiğe bürünen yüzü oldu. Üstelik sadece Mısır'da değil, Bahar'ın değişik adreslerinde yapılanmaları var. Yani bölgesel bir mezhep dayanışmasını, "Ilımlı Sünni" bakışını ortaya koyuyor.
"Obama'nın İhvanı", Ortadoğu'daki yeni haritaların da "anahtarı" konumunda. Mursi'nin yazının başında vurguladığımız konuşmasında, "imanlı demokrasi" vaadi vardı.
Şimdi yine birileri kızacak ama demokrasilerde iman yoktur. Bu demokrasilerde "dinin olmayacağı" anlamına gelmez. Ancak demokrasiler herhangi bir inanç, mezhep üzerine oturamaz. Eğer öyle olursa, zaten ona demokrasi denmez. Şeriatla demokrasi bir arada olamaz derken sadece İslam'ı kastetmiyoruz bu Hristiyan ya da Yahudi şeriatı için de geçerlidir.
Demokrasinin en temel niteliği "laik" olmasıdır. Laik devlet ne dindar ne de dinsizdir. Laik devlet "tarafsız"dır. Zira "dinsizlik" te SSCB döneminde, devlet tarafından dayatılan "inançsızlık inancı"ydı. Buna "ateizm" de diyebilirsiniz. Laik devlet ateist de, dindar da değildir bu bağlamda. Neden? Modernleşme süreci, aklı inancın esaretinden kurtararak, devlet yönetiminde rasyonaliteyi ve çıkarı ön plana getirmiştir. Yasaların belli bir inanca ya da inançsızlığa değil de, evrensel hukuk kuralları ve rasyonel çıkarlara dayanması da laiklik tanımının içindedir.
Mursi'nin "imanlı demokrasisi"nin patenti aslında Gülen'in sağ kolu Gülerce'ye ait. Gülerce de "manalı demokrasi" diyerek, demokrasinin modern tanımını yadsıyan, laikliği sulandıran, imanı demokrasiye katmaya çalışan, otoriter ve piyasacı bir anlayışı ifade etmişti.
Bu bağlamda Gülen hareketi ve İhvan, her ne kadar çok farklı yapılar gibi gözükse de, ABD'nin tarafında yer almaları ve Obamacı olmaları çerçevesinde, Ilımlı otoriter Sünni rejimi talep etme konusunda koşut bir yaklaşımı sergilemektedirler.
Post modern bir çerçevede, "imanlı, manalı demokrasi", "bölgesel muhafazakarlık" zemininde, ABD'nin malum siyasaları bağlamında ele alınmalıdır.
İmanlı, manalı derken, elden giden demokrasinin ta kendisidir. Hem de "sokaktan gelen mahalle baskısına", ABD'den dayatılan vesayetle birlikte teslim olarak...

9 Ağustos 2012 Perşembe

NELER OLUYOR-2

Terör örgütü PKK, Ortadoğu'da değişen dengelerden faydalanarak, hem Türkiye'yi hem zaafa uğratmak, hem de parçalanan haritalar arasında kendisine "kalıcı kazanımlar" elde etme peşinde koşuyor.
Aralık 2011'de ABD Irak'tan resmen çekildikten sonra PKK'nın en büyük endişesi Barzani-Türkiye arasında, ABD patronajında varılacak bir uzlaşma çerçevesinde dışlanmak ve dayatılacak "yol haritaları"na boyun eğmek zorunda kalmaktı.
PKK'nın imdadına Suriye'deki kaos yetişti. Mart 2011'de sözde Arap Baharı ikliminde başlayan, 2012 yazında "gecikmiş Arap Baharı"na dönüşen Suriye'de Esad rejimi, zor duruma düşünce, özellikle Kobani-Kamışlı bölgesini PKK'nın gölgesindeki PYD'nin yönetimine bırakma taktiği uygulayarak, terör örgütüne "alan hakimiyeti" bırakacak bir zemin hazırladı.
PKK, İran'daki PJAK ve Suriye'deki PYD aracılığıyla "uluslararası aktör" rolüne soyunmaya başladı. Her ne kadar Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve başındaki Barzani PKK'ya karşı olsa da, Kandil'deki "karargah"ı dağıtmadı. Üstelik Türkiye'ye karşı "koz" olarak kullanmayı da ihmal etmedi.
PKK, her yaz terörün dozunu arttırma stratejisini, 2010'dan beri "geometrik" olarak arttırmaya başladı. 2012 yazında ise, Suriye'deki otorite boşluğu, PKK'ya adeta "altın bir fırsat" sundu. Nasıl zamanında Irak'taki "otorite boşluğu", PKK'ya geniş avantajlar ve "derin yapılanma" olanağı sunduysa , Suriye'deki boşluk bu süreci adeta pekiştirdi.
Ancak PKK artık daha tehlikeli bir oyunun peşinde. Suriye ve Irak'taki bölünme ve asimetrik yapılanmalardan cesaret alan PKK, Türkiye'de "etnik bir kavga" yaratmaya çalışıyor. Öte yandan da Şemdinli vakasında görüldüğü gibi, belli bir alanda, "yoğun hakimiyet" sağlama peşinde. 1992'de Şırnak'ta oynanan oyun, 2012'de 20 yıl sonra tekrar sahneye konuyor. İran'la yaşanan gerginlik, Şemdinli'de konuşlanma iddiasında olan örgüte, adeta "açık kalan arka kapı" misali, militan desteği sağlıyor.
Suriye-Irak-İran hattındaki değişen siyasal ortam, PKK'ya "topyekün saldırı" cesaretini veriyor.
9 Ağustos 2012'de, İzmir Foça'da "deniz komandoları" üssüne giden yola döşenen mayınlar ve mayınların askeri aracımız geçerken patlatılması, iki boyutlu bir mesajdır. Mesajın bir bölümü, örgütün doğu-batı demeden, üstelik en hassas askeri üs ve tesisleri hedef alacak bir çılgınlığa sahip olduğunu ortaya koymaktır. Bir diğer bölümü ise İzmir gibi ulusal konularda duyarlı, Atatürk'e bağlılığın ve Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın simgesi bir yeri vurmaktır. (Şehitlerimize Allah rahmet eylesin, ışıklar içinde yatsınlar...)
Bir süredir ülkenin değişik yerlerinde lokal bazda yaşanan etnik gerilimin, bu vesileyle tetiklenmesi amaçlanmıştır.
Hızla çözülen ve parçalanan Suriye haritası, sadece PKK açısından değil, alfabenin değişik harfleriyle anılan çeşitli militan örgütlerin, ülkemize asimetrik tehditlerle zarar vermesi sonucunu doğuracaktır.
Siyasal iktidar, 14 Ağustos 2012'de CHP'li milletvekillerinin girişimiyle TBMM'nin toplanmasını engelleme kararı almıştır. Erdoğan, partisinin  milletvekillerine "TBMM'ye gitmeyin, seçim bölgelerinizde iftara gidin" demiştir. 
TBMM Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı yürütmüş, GAZİ BİR MECLİSTİR. Savaşın ortasında açık kalan meclis, bu kadar yoğun terör kampanyasının ve Suriye'yle savaş tehlikesinin ortasında kapalı kalması kabul edilemez bir durumdur.
Meclis, "milli irade", demokrasi herşeyin çözümüdür.
Zor günlerde TBMM'nin açık kalması, demokratik, laik Cumhuriyet ve toplumun esenliği için yaşamsaldır. Ortadoğu'ya yönelik "derinlikli" fanteziler iflas etmiştir ve bizzat insanımıza zarar vermektedir.
Tekrar söylüyorum. AMAN DİKKAT...