16 Mayıs 2012 Çarşamba
15 Mayıs 2012 Salı
CHP İSTANBUL İL KONGRESİ...
13 Mayıs 2012'de Abdi İpekçi Spor Salonu'nda gerçekleştirilen CHP İstanbul İl Kongresi hakkında çeşitli yorumlar yapıldı.
İşin basit değerlendirmesiyle başlayalım. İlçe kongrelerinde "il delegesi" seçilmek için insanlar neredeyse büyük bir çabanın, koşuşturmacanın içine giriyor. Ve İl Kongresi sonuçları açıklanırken 190 oyun "geçersiz" olduğu ilan ediliyor. Neredeyse kongre delege sayısının 1/3'ünden bahsediyoruz. Ne yazık ki, delege oy kullanmayı bilmiyor. Bunda elbette yıllardan beri "çarşaf liste" uygulanmamasının ciddi bir etkisi var. Ancak siyaset ciddi bir iştir. "Listeye girmek"le herşey hallolmuyor.
Bir başka boyutu ele alırsak, kongre salonunda ciddi boşluklar vardı. Kimi 3 bin, kimi 6 bin kişiden söz etti. Ancak CHP'nin, hem de böylesine bir siyasal rekabet ortamında, deyim yerindeyse kalabalığı ile "ortalığı ayağa kaldırması" gerekirdi.
Bunda elbette, genel merkezde etkin olan birtakım profesyonel politikacıların yansıması var. 15 Mayıs 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Bedri Baykam'ın yazdıklarını okuyunca, il kongresinde göz gezdirdiğim broşür tekrar hatırıma geldi. Göreve seçilen Salıcı'nın, 10 Aralık Hareketi'nde iken "CHP kapatılmalıdır" dediğine inanmamıştım. Umarım doğru değildir. Sürç-i lisansa (böyle bir konuda nasıl olabilir?) derhal düzeltilmesi, Sol literatürdeki anlamıyla "özeleştiri" verilmesi gerekir. Zira "kapatılmalıdır" dediğiniz partinin il başkanlığını yapmak tuhaf bir duygu olsa gerek.
Ali Özcan iyi ki aday oldu. Yoksa bazı ilçe kongrelerinde olduğu gibi "tek liste-blok liste" anlayışıyla, "bugün sünnet, yarın deniz" olacaktı.
Artık saat işlemeye başladı. 22 ay evet tam 22 ay var YEREL SEÇİMLERE...
Mazeret yok. Eski ekiplere atıfta bulunarak, "günceli meşrulaştırmak" yok. Bu saatten sonra parti içi seçimlerde "masum olma iddiası" ekipler açısından kalmadı.
Dünün mazlumu, bugünün tasfiyecisi, bugünün tasfiyecisi yarının mazlumu döngüsünden çıkmak gerek.
Bundan sonra seçim stratejilerini CHP örgütünün rızasıyla yapmak gerek.
Eğer mevcut yanlışlar tekrarlanırsa, sevinen AKP olacaktır...
İşin basit değerlendirmesiyle başlayalım. İlçe kongrelerinde "il delegesi" seçilmek için insanlar neredeyse büyük bir çabanın, koşuşturmacanın içine giriyor. Ve İl Kongresi sonuçları açıklanırken 190 oyun "geçersiz" olduğu ilan ediliyor. Neredeyse kongre delege sayısının 1/3'ünden bahsediyoruz. Ne yazık ki, delege oy kullanmayı bilmiyor. Bunda elbette yıllardan beri "çarşaf liste" uygulanmamasının ciddi bir etkisi var. Ancak siyaset ciddi bir iştir. "Listeye girmek"le herşey hallolmuyor.
Bir başka boyutu ele alırsak, kongre salonunda ciddi boşluklar vardı. Kimi 3 bin, kimi 6 bin kişiden söz etti. Ancak CHP'nin, hem de böylesine bir siyasal rekabet ortamında, deyim yerindeyse kalabalığı ile "ortalığı ayağa kaldırması" gerekirdi.
Bunda elbette, genel merkezde etkin olan birtakım profesyonel politikacıların yansıması var. 15 Mayıs 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Bedri Baykam'ın yazdıklarını okuyunca, il kongresinde göz gezdirdiğim broşür tekrar hatırıma geldi. Göreve seçilen Salıcı'nın, 10 Aralık Hareketi'nde iken "CHP kapatılmalıdır" dediğine inanmamıştım. Umarım doğru değildir. Sürç-i lisansa (böyle bir konuda nasıl olabilir?) derhal düzeltilmesi, Sol literatürdeki anlamıyla "özeleştiri" verilmesi gerekir. Zira "kapatılmalıdır" dediğiniz partinin il başkanlığını yapmak tuhaf bir duygu olsa gerek.
Ali Özcan iyi ki aday oldu. Yoksa bazı ilçe kongrelerinde olduğu gibi "tek liste-blok liste" anlayışıyla, "bugün sünnet, yarın deniz" olacaktı.
Artık saat işlemeye başladı. 22 ay evet tam 22 ay var YEREL SEÇİMLERE...
Mazeret yok. Eski ekiplere atıfta bulunarak, "günceli meşrulaştırmak" yok. Bu saatten sonra parti içi seçimlerde "masum olma iddiası" ekipler açısından kalmadı.
Dünün mazlumu, bugünün tasfiyecisi, bugünün tasfiyecisi yarının mazlumu döngüsünden çıkmak gerek.
Bundan sonra seçim stratejilerini CHP örgütünün rızasıyla yapmak gerek.
Eğer mevcut yanlışlar tekrarlanırsa, sevinen AKP olacaktır...
14 Mayıs 2012 Pazartesi
YENİ HEGEMONYANIN TUZAKLARI...
Türkiye'de gün geçtikçe hegemonik siyasetin dili, tüm bir siyasal-toplumsal-ekonomik ve kültürel alanı kaplamaya başlıyor. Konuyu anlamak için, Gramsci'nin "hegemonya" tezine tekrar tekrar başvurmak gerekiyor. Bu çerçevede Gramsci, hegemonyanın tarihsel bloğunu analiz ederken, medyadan üretim ilişkilerine ve eğitime kadar geniş bir alan çizer. Yeni hegemonyanın inşa edilmesinde "yeni bir hakikat"in oluşturulması kaçınılmazdır. Bir anlamda, yeni bir tarih, yeni bir değerler bütünü, yeni kahramanlar yaratmak ve bu bağlamda "yeni bir toplum" oluşturma gayretinden söz ediyoruz.
Anayasa Mahkemesi'ne raportörlük yaptığı dönemlerde adından çok söz ettiren Osman Can'ın, "biraz üzüntü" içinde söylediği zeminde "Yargıya artık Kemalist giremez" ifadesi asla bir rastlantı değildir. Bu bir anlamda olmuış bitmiş bir iştir.
Siyasal iktidar, son 10 yılda, her seçimde kendi siyasal kredisini tazelerken, sadece devletin ideolojik ve bürokratik aygıtlarını ele geçirmekle kalmamış, "yeni bir toplum" yaratma konusunda epey mesafe almıştır.
Kendi yargısını oluşturmak bunun sadece bir parçasıdır. Artık ordu, AKP adına ana muhalefete bildiriler yayınlamakta, kolluk kuvvetleri ise malum konumdadır.
Siyasal muhalefetin temel işlevi, hegemonik siyaset söylemi sınırları içinde kalmak değildir. Zira hegemon partinin oluşturduğu "siyaset dili" yüzeyinde, tarikat-cemaat ilişkilerine göz kırpan ve mevcut muhafazakar yapıya "sempatik yaklaşan" bir anlayışla bir yere varmak mümkün değildir. AKP özellikle CHP üzerinde "kendi geçmişini inkar etme ve kötüleme baskısı"nı, yandaş medyanın da yardımıyla arttırmaktadır. Zira AKP, "kendi hakikati"ni yaratırken, Cumhuriyet tarihini, kendi değerleri çerçevesinde yeniden yazma telaşındadır.
Son Osmanlı sultanı Vahdettin'in, ve sözgelimi savaş sırasında işgal kuvvetlerine karşı savaşmanın caiz olmadığı fetvasını veren İskilipli Atıf'ın kutsanması, "yeni kahramanlar" yaratma hevesini ortaya koymaktadır. Bu ister istemez "yeni hainlerin" de kurgulanması anlamına gelmektedir.
Altı çizilen çerçevede, "hegemonik siyasetin tuzakları" bir hayli risklerle doludur. Siyasal iktidar, kendi açısından tehlike olmayacak bir siyaset alanı tanzim etmeye çalışmaktadır.
Bu bağlamda AKP'ye benzemek değil ama gerçekten "seçenek" olmak yaşamsal bir öncelik taşımaktadır. Yoksa sistem, siyasal yapıları kendilerine yabancılaştırmakta ve bizzat AKP'ye benzeştirmektedir.
Anayasa Mahkemesi'ne raportörlük yaptığı dönemlerde adından çok söz ettiren Osman Can'ın, "biraz üzüntü" içinde söylediği zeminde "Yargıya artık Kemalist giremez" ifadesi asla bir rastlantı değildir. Bu bir anlamda olmuış bitmiş bir iştir.
Siyasal iktidar, son 10 yılda, her seçimde kendi siyasal kredisini tazelerken, sadece devletin ideolojik ve bürokratik aygıtlarını ele geçirmekle kalmamış, "yeni bir toplum" yaratma konusunda epey mesafe almıştır.
Kendi yargısını oluşturmak bunun sadece bir parçasıdır. Artık ordu, AKP adına ana muhalefete bildiriler yayınlamakta, kolluk kuvvetleri ise malum konumdadır.
Siyasal muhalefetin temel işlevi, hegemonik siyaset söylemi sınırları içinde kalmak değildir. Zira hegemon partinin oluşturduğu "siyaset dili" yüzeyinde, tarikat-cemaat ilişkilerine göz kırpan ve mevcut muhafazakar yapıya "sempatik yaklaşan" bir anlayışla bir yere varmak mümkün değildir. AKP özellikle CHP üzerinde "kendi geçmişini inkar etme ve kötüleme baskısı"nı, yandaş medyanın da yardımıyla arttırmaktadır. Zira AKP, "kendi hakikati"ni yaratırken, Cumhuriyet tarihini, kendi değerleri çerçevesinde yeniden yazma telaşındadır.
Son Osmanlı sultanı Vahdettin'in, ve sözgelimi savaş sırasında işgal kuvvetlerine karşı savaşmanın caiz olmadığı fetvasını veren İskilipli Atıf'ın kutsanması, "yeni kahramanlar" yaratma hevesini ortaya koymaktadır. Bu ister istemez "yeni hainlerin" de kurgulanması anlamına gelmektedir.
Altı çizilen çerçevede, "hegemonik siyasetin tuzakları" bir hayli risklerle doludur. Siyasal iktidar, kendi açısından tehlike olmayacak bir siyaset alanı tanzim etmeye çalışmaktadır.
Bu bağlamda AKP'ye benzemek değil ama gerçekten "seçenek" olmak yaşamsal bir öncelik taşımaktadır. Yoksa sistem, siyasal yapıları kendilerine yabancılaştırmakta ve bizzat AKP'ye benzeştirmektedir.
11 Mayıs 2012 Cuma
DEMOKRASİNİN İNTİHARI...
Demokrasi modern zamanlarda en az sakıncalı rejim olarak kabul ediliyor. Bu çerçevede dışarıdan "kırılgan" bir yönetim tercihi olarak görülmesi doğaldır.
Weimar Cumhuriyeti'nin Hitler'in liderliğindeki Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi iktidarınca ortadan kaldırılması, Almanya ve dünyanın felakete sürüklenmesi, "demokrasinin intihar" edebilen bir rejim olduğu yorumlarını evrenselleştirdi.
Peki demokrasi, demokratik yollarla ortadan kaldırılabiliyorsa, söz konusu rejimin kendisini "savunma" mekanizmaları olabilir mi? Ya da demokrasi edilgen bir rejim mi?
Otoriter ya da totaliter bir siyasal iktidar demokrasiyi yok edebilir mi?
Tam da bu bağlamda demokrasinin felsefesini ele almak gerekmektedir. Sistem eğer felsefi altyapısını kaybederse, demokrasiye olan inanç ortadan kalkarsa, o zaman demokrasiyi taşıyacak kitleler gündeme gelemez.
İşin ekonomi-politik zeminini unutursak, demokrasiyi çözümlemek olanaksızdır. Hitler dönemine dönersek, demokrasinin yok olması, ekonomik-toplumsal kriz, işsizlikle söz konusu olmuş, Yahudiler "günah keçisi" ilan edilmiş, Naziler III.Reich'ı 1000 yıl sürecek bir imparatorluk olarak lanse etmişlerdi. Almanya'da "rakipsiz" kaldıktan sonra da, malum olmak üzere Avrupa'yı işgale başlamıştı.
Fanatizm patlaması yaşanması, üstün ve ari ırk iddiaları Nazi iktidarının güncel propagandasını ifade eden konu başlıkları oldu.
Demokrasinin tasfiyesi süreci, ekonomik-sosyal buhranın yanısıra "nefret söylemi"yle beslendi. İnsan hakları ve yurttaşlık temeli yerine, saf ırkın üstünlüğü iddiası söz konusu sistemi ayrıştırdı, gerginlik hep Naziler'e yaradı. Nefret söylemi, demokrasiyi savunan tüm kesimleri hedef aldı, sindirdi ve ötekileştirdi. Sırayla bilim ve sanat hedef gösterildi. Avamlık "sandık çoğunluğu" ile demokrasiyi teslim aldı.
Nazi sanatı, Nazi bilimi icat edildi.
Ve sonu FELAKET oldu...
İntiharı engellemek için, demokrasiye gerçekten sahip çıkmak ve "günü kurtarmak"la sevinmemek lazım. Zira faşizm evrensel açıdan her zaman kapıdadır ve birgün sıra herkese gelebilir.
Demokrasinin intiharı, insanlığın, aklın, duygunun, bilimin, kültürün, sanatın ve çağdaş tüm değerlerin iflasıdır.
BÜYÜK FELAKET'ten korunma yolu daha çok demokratik bilinçtir...
Ve asla UNUTMAMAK'tır...
Weimar Cumhuriyeti'nin Hitler'in liderliğindeki Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi iktidarınca ortadan kaldırılması, Almanya ve dünyanın felakete sürüklenmesi, "demokrasinin intihar" edebilen bir rejim olduğu yorumlarını evrenselleştirdi.
Peki demokrasi, demokratik yollarla ortadan kaldırılabiliyorsa, söz konusu rejimin kendisini "savunma" mekanizmaları olabilir mi? Ya da demokrasi edilgen bir rejim mi?
Otoriter ya da totaliter bir siyasal iktidar demokrasiyi yok edebilir mi?
Tam da bu bağlamda demokrasinin felsefesini ele almak gerekmektedir. Sistem eğer felsefi altyapısını kaybederse, demokrasiye olan inanç ortadan kalkarsa, o zaman demokrasiyi taşıyacak kitleler gündeme gelemez.
İşin ekonomi-politik zeminini unutursak, demokrasiyi çözümlemek olanaksızdır. Hitler dönemine dönersek, demokrasinin yok olması, ekonomik-toplumsal kriz, işsizlikle söz konusu olmuş, Yahudiler "günah keçisi" ilan edilmiş, Naziler III.Reich'ı 1000 yıl sürecek bir imparatorluk olarak lanse etmişlerdi. Almanya'da "rakipsiz" kaldıktan sonra da, malum olmak üzere Avrupa'yı işgale başlamıştı.
Fanatizm patlaması yaşanması, üstün ve ari ırk iddiaları Nazi iktidarının güncel propagandasını ifade eden konu başlıkları oldu.
Demokrasinin tasfiyesi süreci, ekonomik-sosyal buhranın yanısıra "nefret söylemi"yle beslendi. İnsan hakları ve yurttaşlık temeli yerine, saf ırkın üstünlüğü iddiası söz konusu sistemi ayrıştırdı, gerginlik hep Naziler'e yaradı. Nefret söylemi, demokrasiyi savunan tüm kesimleri hedef aldı, sindirdi ve ötekileştirdi. Sırayla bilim ve sanat hedef gösterildi. Avamlık "sandık çoğunluğu" ile demokrasiyi teslim aldı.
Nazi sanatı, Nazi bilimi icat edildi.
Ve sonu FELAKET oldu...
İntiharı engellemek için, demokrasiye gerçekten sahip çıkmak ve "günü kurtarmak"la sevinmemek lazım. Zira faşizm evrensel açıdan her zaman kapıdadır ve birgün sıra herkese gelebilir.
Demokrasinin intiharı, insanlığın, aklın, duygunun, bilimin, kültürün, sanatın ve çağdaş tüm değerlerin iflasıdır.
BÜYÜK FELAKET'ten korunma yolu daha çok demokratik bilinçtir...
Ve asla UNUTMAMAK'tır...
3 Mayıs 2012 Perşembe
CHP'DE DALGALANMA...
Profesyonel bir politikacı olsam, İstanbul İl Kongresi'ne 10 gün kala "suya sabuna dokunmayan" bir yazı kaleme almayı tercih ederdim. Ya da hiçbirşey yazmamayı yeğlerdim.
Gelgelelim gelişmeler hepimizi farklı algılamalara sevketti. CHP'de Mayıs 2010'dan itibaren, genel başkan değişimiyle birlikte başlayan "iktidar azmi", sosyal demokrat politikalara hız verme gayreti, ilk günlerden beri, pek çok partiliyi heyecanlandırdı. Zira CHP artık yıllardan sonra nihayet "iktidara yol açacak", "kitleselleşecek" ve "ekip anlayışları"nı aşacak bir vizyona sahip olacaktı.
Bu bağlamda genel başkanın samimi çabalarını takdir etmekle birlikte, partideki kadro sorununun sürdüğü, ekip-hizip anlayışının sadece belli bir dönemle sınırlı kalmadığı, parti liderliğinin böyle bir hedefi olmamasına karşın, genel başkanı "kuşatma" gayretkeşliğiyle başka bir "dar kadroculuk"un tohumlarının atılmaya başlandığı bir risk durumuyla karşı karşıyayız.
CHP'nin son yıllarda en fazla oy aldığı seçim, 2009 Yerel Seçimleri oldu. AKP %38 oy alırken, CHP %25'de kaldı. Aslında siyaseten yine bir başarı kazanılamamıştı ancak CHP'nin İstanbul'da Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndaki oyları %38'e varmıştı. Bunda elbette CHP'nin adayı, dönemin CHP grup başkanvekili Kemal Kılılçdaroğlu isminin çok büyük katkısı vardı. Yolsuzluklara dayalı "dosyalı muhalefet"in öncüsü Kılıçdaroğlu, CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin'le iyi bir takım çalışması yaptı. "Bu ikili", partinin o zamana kadar ulaşamadığı kent periferisine yani varoşlara ulaştı, "çarşaf açılımı" gibi yol kazaları olsa da, CHP İstanbul'da kendine güvenen bir parti konumuna geldi.
"2009 İstanbul ruhu", 2010'daki malum gelişmelerin ardından oluşan siyasal belirsizlik tablosunda, bu sefer CHP Genel Merkezi'ne taşındı. Kılıçdaroğlu genel başkan, Tekin ise birtakım gerilimlerden sonra genel başkan yardımcısı oldu.
Bugün internet sitelerinde "ikinci adam istifa etti" başlıklarında siyasal ve hukuki açıdan yetersizlikler var. Zira "yeni tüzük"le Sav'ın tasfiye edilmesinden sonra, Kasım 2010 MYK düzenlemesi ve Aralık 2010 Olağanüstü Kurultayı'nın ardından Tekin "ikinci adam" olmuştu gerçekten...
Ancak Haziran 2011 genel seçimlerinden sonra Tekin, "örgütlenmeden sorumlu genel başkan yardımcılığı" ile anılan "2. adamlık" konumunu genel başkanın yaptığı düzenlemeyle bırakmak durumunda kaldı. 2012'deki "olağan kurultay süreci"nde ise İstanbul'un ilçe kongreleri sürecine müdahale etmedi ya da edemedi.
Partide yaşanan tartışmalarda, 1991-2002 arasındaki koalisyon süreçlerinde yer alan kimi eski politikacıların, 2012 itibarıyla CHP'deki tartışmalı ortamda İstanbul il kongresine "müdahil" olma ve "belirleme" hevesine girdikleri iddiaları ele alınıyor.
CHP'de "CHP'li olma" kimliğinin bazı çevrelerce bir handikap haline getirilmesi konusu ise bir spekülasyondan ibarettir diye düşünmek istiyor insan.
Tüm bu tartışmaların dışında, CHP İstanbul İl'inin sevin ya da sevmeyin, "son seçilmiş başkanı"nın fikrinin dahi alınmaması, genel merkez adına birtakım politikacıların "sıkı markaja" girişmeleri "bardağı taşıran son damla" oldu.
3 Mayıs 2012, CHP'de önemli bir kilometre taşıdır. 2002'den beri AKP iktidardadır. 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde DSP-ANAP ekseninde, "MHP'siz ve Ecevit'siz" bir koalisyon öngörülüyor ve Derviş'e "umut adam" diye bakılıyordu. Gülen de bu formülün "isimsiz kahramanı" diye adlandırılıyordu.
Sözkonusu formüllerin sonucunda bugün çatırdamış da olsa, son 10 yıldan beri AKP-Gülen koalisyonu yaşıyor. Erdoğan "rakipsiz bir lider" gibi görülüyor.
CHP'de bu iflas etmiş senaryolar tutmaz. Partinin iktidara gelme yolu AKP'ye benzemek değil, ona seçenek olmaktır.
Genel başkanı bu kadrolar rahat bıraksın ki, başkalaşma değil ama DEMOKRATİK DEĞİŞİM İstanbul'dan başlasın...
Gelgelelim gelişmeler hepimizi farklı algılamalara sevketti. CHP'de Mayıs 2010'dan itibaren, genel başkan değişimiyle birlikte başlayan "iktidar azmi", sosyal demokrat politikalara hız verme gayreti, ilk günlerden beri, pek çok partiliyi heyecanlandırdı. Zira CHP artık yıllardan sonra nihayet "iktidara yol açacak", "kitleselleşecek" ve "ekip anlayışları"nı aşacak bir vizyona sahip olacaktı.
Bu bağlamda genel başkanın samimi çabalarını takdir etmekle birlikte, partideki kadro sorununun sürdüğü, ekip-hizip anlayışının sadece belli bir dönemle sınırlı kalmadığı, parti liderliğinin böyle bir hedefi olmamasına karşın, genel başkanı "kuşatma" gayretkeşliğiyle başka bir "dar kadroculuk"un tohumlarının atılmaya başlandığı bir risk durumuyla karşı karşıyayız.
CHP'nin son yıllarda en fazla oy aldığı seçim, 2009 Yerel Seçimleri oldu. AKP %38 oy alırken, CHP %25'de kaldı. Aslında siyaseten yine bir başarı kazanılamamıştı ancak CHP'nin İstanbul'da Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndaki oyları %38'e varmıştı. Bunda elbette CHP'nin adayı, dönemin CHP grup başkanvekili Kemal Kılılçdaroğlu isminin çok büyük katkısı vardı. Yolsuzluklara dayalı "dosyalı muhalefet"in öncüsü Kılıçdaroğlu, CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin'le iyi bir takım çalışması yaptı. "Bu ikili", partinin o zamana kadar ulaşamadığı kent periferisine yani varoşlara ulaştı, "çarşaf açılımı" gibi yol kazaları olsa da, CHP İstanbul'da kendine güvenen bir parti konumuna geldi.
"2009 İstanbul ruhu", 2010'daki malum gelişmelerin ardından oluşan siyasal belirsizlik tablosunda, bu sefer CHP Genel Merkezi'ne taşındı. Kılıçdaroğlu genel başkan, Tekin ise birtakım gerilimlerden sonra genel başkan yardımcısı oldu.
Bugün internet sitelerinde "ikinci adam istifa etti" başlıklarında siyasal ve hukuki açıdan yetersizlikler var. Zira "yeni tüzük"le Sav'ın tasfiye edilmesinden sonra, Kasım 2010 MYK düzenlemesi ve Aralık 2010 Olağanüstü Kurultayı'nın ardından Tekin "ikinci adam" olmuştu gerçekten...
Ancak Haziran 2011 genel seçimlerinden sonra Tekin, "örgütlenmeden sorumlu genel başkan yardımcılığı" ile anılan "2. adamlık" konumunu genel başkanın yaptığı düzenlemeyle bırakmak durumunda kaldı. 2012'deki "olağan kurultay süreci"nde ise İstanbul'un ilçe kongreleri sürecine müdahale etmedi ya da edemedi.
Partide yaşanan tartışmalarda, 1991-2002 arasındaki koalisyon süreçlerinde yer alan kimi eski politikacıların, 2012 itibarıyla CHP'deki tartışmalı ortamda İstanbul il kongresine "müdahil" olma ve "belirleme" hevesine girdikleri iddiaları ele alınıyor.
CHP'de "CHP'li olma" kimliğinin bazı çevrelerce bir handikap haline getirilmesi konusu ise bir spekülasyondan ibarettir diye düşünmek istiyor insan.
Tüm bu tartışmaların dışında, CHP İstanbul İl'inin sevin ya da sevmeyin, "son seçilmiş başkanı"nın fikrinin dahi alınmaması, genel merkez adına birtakım politikacıların "sıkı markaja" girişmeleri "bardağı taşıran son damla" oldu.
3 Mayıs 2012, CHP'de önemli bir kilometre taşıdır. 2002'den beri AKP iktidardadır. 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde DSP-ANAP ekseninde, "MHP'siz ve Ecevit'siz" bir koalisyon öngörülüyor ve Derviş'e "umut adam" diye bakılıyordu. Gülen de bu formülün "isimsiz kahramanı" diye adlandırılıyordu.
Sözkonusu formüllerin sonucunda bugün çatırdamış da olsa, son 10 yıldan beri AKP-Gülen koalisyonu yaşıyor. Erdoğan "rakipsiz bir lider" gibi görülüyor.
CHP'de bu iflas etmiş senaryolar tutmaz. Partinin iktidara gelme yolu AKP'ye benzemek değil, ona seçenek olmaktır.
Genel başkanı bu kadrolar rahat bıraksın ki, başkalaşma değil ama DEMOKRATİK DEĞİŞİM İstanbul'dan başlasın...
29 Nisan 2012 Pazar
AVAMLIK HALLERİ...
Türkiye sosyolojik açıdan ilginç bir dönüşüm geçiriyor. Aslında modernizmin aşamaları çerçevesinde, sanayileşme süreciyle birlikte, köyden kente göç artar ve gelen nüfus belli süreçlerde farklı "topluluklar" oluştursalar da, bir kısmı proleterleşir, fırsat bulan ikinci kuşak "küçük burjuvalaşmaya" çalışır. Ancak en bilinmez ve denetlenemez olanı "lumpen"lerdir. Belli bir işte çalışma alışkanlığı olmayan, vasıfsız emek, net bir çerçevede sınıfsal taleplerden çok, oportünizmin girdabı içinde kalır.
1858 Arazi Kanunnamesi ile toprakta "özel mülkiyet"le tanışmış Anadolu halkı, ancak yüz yıl sonra, büyük kentlere "kitlesel göç"e başlamıştır. İstanbul, 1950'lerden beri geometrik açıdan yoğunlaşan bir nüfus hareketliliğine sahne olmaktadır.
Bunun nedeni yapısaldır. Zira sanayileşme 1950'lerde ülkemizde hızlanmaya başlamış,1930'lardaki ilk sanayileşme hamlesinden sonra 1950'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler ve günümüze dek süren bir dalgalanma bugünlere kadar gelmiştir.
Gelen nüfusun bir bölümü kente entegre olmuşsa da kentin çevresi dediğimiz varoşlar, "alternatif kültürleri"ni yaratarak, kent kültürünü yadsımışlardır. Kılık kıyafetten, dinlenen müziğe, yaşam tarzına, din ve ibadete bakış açısına kadar, kentten farklı olmakla kalmayıp, kente düşman, kentsel değerlere karşı kindar ve öfkeli nesiller yetişmiştir.
Modernizmin tersine gelişiminde ilginç olan konu, artık gelen nüfusun köylü de olmaması, hatta köylülüğü, yeterli oranda "muhafazakar" olmamakla suçlamasıdır.
1858'den kalan arazi düzenlemeleriyle, "hazine arazisi" kavramı, Emre Kongar hocanın deyimiyle "yağma kültürü"nü yaratmış ve meşrulaştırmıştır. Sayısız aflarla, kent ve belediye olanaklarından yararlanan, mülk sahibi olan kesimler, yoksulluk mağduriyeti bitse de, "kin" alacağı sonlanmamıştır.
Bu anlayış, sanata, bilime, çağdaş değerlere ve yaşama karşı bir rövanşist altyapıyı ifade etmektedir. Siyasal alandaki "tahammülsüzlük" rövanş gününün tam anlamıyla tamamlanması hırsını ortaya koymaktadır.
Artık gün avamlığın günüdür. Ve kentsel-çağdaş tüm değerler, avamlığın teşhir direğinde durmaktadır. Bu kapsamdaki herkes tasfiye edileceği "gün"ünü beklemektedir.
1858 Arazi Kanunnamesi ile toprakta "özel mülkiyet"le tanışmış Anadolu halkı, ancak yüz yıl sonra, büyük kentlere "kitlesel göç"e başlamıştır. İstanbul, 1950'lerden beri geometrik açıdan yoğunlaşan bir nüfus hareketliliğine sahne olmaktadır.
Bunun nedeni yapısaldır. Zira sanayileşme 1950'lerde ülkemizde hızlanmaya başlamış,1930'lardaki ilk sanayileşme hamlesinden sonra 1950'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler ve günümüze dek süren bir dalgalanma bugünlere kadar gelmiştir.
Gelen nüfusun bir bölümü kente entegre olmuşsa da kentin çevresi dediğimiz varoşlar, "alternatif kültürleri"ni yaratarak, kent kültürünü yadsımışlardır. Kılık kıyafetten, dinlenen müziğe, yaşam tarzına, din ve ibadete bakış açısına kadar, kentten farklı olmakla kalmayıp, kente düşman, kentsel değerlere karşı kindar ve öfkeli nesiller yetişmiştir.
Modernizmin tersine gelişiminde ilginç olan konu, artık gelen nüfusun köylü de olmaması, hatta köylülüğü, yeterli oranda "muhafazakar" olmamakla suçlamasıdır.
1858'den kalan arazi düzenlemeleriyle, "hazine arazisi" kavramı, Emre Kongar hocanın deyimiyle "yağma kültürü"nü yaratmış ve meşrulaştırmıştır. Sayısız aflarla, kent ve belediye olanaklarından yararlanan, mülk sahibi olan kesimler, yoksulluk mağduriyeti bitse de, "kin" alacağı sonlanmamıştır.
Bu anlayış, sanata, bilime, çağdaş değerlere ve yaşama karşı bir rövanşist altyapıyı ifade etmektedir. Siyasal alandaki "tahammülsüzlük" rövanş gününün tam anlamıyla tamamlanması hırsını ortaya koymaktadır.
Artık gün avamlığın günüdür. Ve kentsel-çağdaş tüm değerler, avamlığın teşhir direğinde durmaktadır. Bu kapsamdaki herkes tasfiye edileceği "gün"ünü beklemektedir.
22 Nisan 2012 Pazar
SİYASET TIKANDI...
Bu tür bir başlık çok beylik gelebilir. Aslında "tek başına iktidarda" üçüncü dönemini yaşayan bir siyasal yapı için, söz konusu değerlendirme, tarafgir ve tek yanlı olarak ta ele alınabilir.
Ancak siyasetteki tıkanma, "seçeneksizlik" görüntüsüyle, daha da artmaktadır. Özal'ın "iktidar yıllarında" sıklıkla telaffuz ettiği sözcük "alternatifsiziz" vurgusuyla ortaya konuluyordu. Aslında Özal'ın gerçekleştiremediğini Erdoğan ve AKP iktidarı gerçekleştirme yoluna girdi.
Düşünün, "siyasette kıyamet senaryosu" manşetleri bile, "Erdoğan 2012'de mi yoksa 2014'te mi cumhurbaşkanı olacak?" sorusunda düğümleniyor. Nedeni çok belli. Karizmatik liderliğin verdiği rehavet, 2010 referandumunun ardından yüksek yargı ve yargının geneli üzerindeki vesayet, medyanın tahakküm altına alınması, "darbelerden rövanş alma görüntüsü", olası seçim dizileri üzerinde, siyasal iktidara avantajlar sağlıyor.
Burada unutulmaması gereken nokta, diyalektik bir süreçte, her bir tezin kendi karşıtını yani antitezini doğurduğu realitesidir. "Cemaat-AKP gerilimi" denen çekişmenin, bir siyasal iktidar rekabetinden çok, asimetrik bir koalisyonda "kimin büyük ortak olacağı" sorusunda ete kemiğe bürünmektedir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi'nin Haziran 2012'de alacağı olası bir kararla, cumhurbaşkanlığı seçim sandığını 2012 Ağustos'a çekeceği olasılığı, Erdoğan-Gül yarışı gibi, çaresizlik kokan yeni çelişki arayışlarını gündeme getirmektedir.
Erdoğan'ın Gülen cemaati ya da Gül'le siyaseten arasının bozuk olduğu ve AKP'nin temel siyasal denkleminin bozulacağı, iktidar partisinin bölüneceği umutları, "yıkılmayan hegemonyanın içinden gedik açma" dileklerini göstermektedir.
Doğal olarak bu tür yaklaşımlar "siyasal aksiyon" göstermeden, "bekleyip görme" taktiklerini ifade etmektedir. Oysa "siyasal iktidarın dokunulmazlığı", devlet içindeki yapılanması, "kendi toplumunu oluşturma hedefleri", demokratik bir değişimin direnişiyle aşılabilir. Bu yüzden siyaset gündeminin dış politkaya endekslendiği, Ortadoğu'da Osmanlı-Selçuklu hayallerinin taşeronluğa dönüştüğü bir çerçevede, ekonomide finansal ekonominin illüzyonu ve yüksek cari açığın geleceği ipotek aldığı bir yüzeyde, "şimdi siyaset zamanıdır"...
Ancak reaksiyoner olmadan, güçlü bir siyasal örgütlülük ve toplumsal dinamiklerle harekete geçildiği ve klasik siyaset esnaflığının terkedildiği bir yüzeyde bu ancak mümkün olabilir.
Siyasal iktidarın kendisini "seçeneksiz" görmesi, otoriter eğilimleri cesaretlendirecek ve siyasal tıkanmayı kronik bir krize dönüştürecektir. Bu hatta başlamıştır da...
Liberal görünümlü yazar-çizer takımının en azından bir kısmının "günah çıkarma"ya başladığı bir ortamda, artık yeni yüzlere itibar edilmelidir. Gereksiz bir "liberal hayranlığı"nın yaşamda karşılığı yoktur. Zira söz konusu arkadaşlar da liberal falan değildir.
Başkalaşmadan bir değişimin, -hele ki Ortadoğu'da maceracı eğilimlerin arttığı" bir zamanda önemi büyüktür. Demokratik değişimde -sosyal demokrasinin kalesi CHP'ye- asli görevler düşmektedir. Yoksa yaşanan dönemde karanlığın taassubu kronik hale gelebilir...
Ancak siyasetteki tıkanma, "seçeneksizlik" görüntüsüyle, daha da artmaktadır. Özal'ın "iktidar yıllarında" sıklıkla telaffuz ettiği sözcük "alternatifsiziz" vurgusuyla ortaya konuluyordu. Aslında Özal'ın gerçekleştiremediğini Erdoğan ve AKP iktidarı gerçekleştirme yoluna girdi.
Düşünün, "siyasette kıyamet senaryosu" manşetleri bile, "Erdoğan 2012'de mi yoksa 2014'te mi cumhurbaşkanı olacak?" sorusunda düğümleniyor. Nedeni çok belli. Karizmatik liderliğin verdiği rehavet, 2010 referandumunun ardından yüksek yargı ve yargının geneli üzerindeki vesayet, medyanın tahakküm altına alınması, "darbelerden rövanş alma görüntüsü", olası seçim dizileri üzerinde, siyasal iktidara avantajlar sağlıyor.
Burada unutulmaması gereken nokta, diyalektik bir süreçte, her bir tezin kendi karşıtını yani antitezini doğurduğu realitesidir. "Cemaat-AKP gerilimi" denen çekişmenin, bir siyasal iktidar rekabetinden çok, asimetrik bir koalisyonda "kimin büyük ortak olacağı" sorusunda ete kemiğe bürünmektedir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi'nin Haziran 2012'de alacağı olası bir kararla, cumhurbaşkanlığı seçim sandığını 2012 Ağustos'a çekeceği olasılığı, Erdoğan-Gül yarışı gibi, çaresizlik kokan yeni çelişki arayışlarını gündeme getirmektedir.
Erdoğan'ın Gülen cemaati ya da Gül'le siyaseten arasının bozuk olduğu ve AKP'nin temel siyasal denkleminin bozulacağı, iktidar partisinin bölüneceği umutları, "yıkılmayan hegemonyanın içinden gedik açma" dileklerini göstermektedir.
Doğal olarak bu tür yaklaşımlar "siyasal aksiyon" göstermeden, "bekleyip görme" taktiklerini ifade etmektedir. Oysa "siyasal iktidarın dokunulmazlığı", devlet içindeki yapılanması, "kendi toplumunu oluşturma hedefleri", demokratik bir değişimin direnişiyle aşılabilir. Bu yüzden siyaset gündeminin dış politkaya endekslendiği, Ortadoğu'da Osmanlı-Selçuklu hayallerinin taşeronluğa dönüştüğü bir çerçevede, ekonomide finansal ekonominin illüzyonu ve yüksek cari açığın geleceği ipotek aldığı bir yüzeyde, "şimdi siyaset zamanıdır"...
Ancak reaksiyoner olmadan, güçlü bir siyasal örgütlülük ve toplumsal dinamiklerle harekete geçildiği ve klasik siyaset esnaflığının terkedildiği bir yüzeyde bu ancak mümkün olabilir.
Siyasal iktidarın kendisini "seçeneksiz" görmesi, otoriter eğilimleri cesaretlendirecek ve siyasal tıkanmayı kronik bir krize dönüştürecektir. Bu hatta başlamıştır da...
Liberal görünümlü yazar-çizer takımının en azından bir kısmının "günah çıkarma"ya başladığı bir ortamda, artık yeni yüzlere itibar edilmelidir. Gereksiz bir "liberal hayranlığı"nın yaşamda karşılığı yoktur. Zira söz konusu arkadaşlar da liberal falan değildir.
Başkalaşmadan bir değişimin, -hele ki Ortadoğu'da maceracı eğilimlerin arttığı" bir zamanda önemi büyüktür. Demokratik değişimde -sosyal demokrasinin kalesi CHP'ye- asli görevler düşmektedir. Yoksa yaşanan dönemde karanlığın taassubu kronik hale gelebilir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


