7 Ocak 2014 Salı

DP MİRASI...

7 Ocak 1946, Demokrat Parti (DP)nin kuruluş yıldönümüdür. Türk siyasal yaşamında DP, önemli bir siyasal odak olmasının yanısıra, Cumhuriyet'i kuran CHP'nin dışında, ülkede siyasal iktidara gelen ilk partidir. DP, "çok partili yaşam"a geçme kararına koşut olarak, CHP'nin içinden doğmuş bir partidir. Zaten siyasal geleceği de, diyalektik çerçevede hep CHP ile yaşadığı siyasal rekabete ve çelişkilere dayanmıştır.
DP'nin kuruluşundaki sosyolojik ittifak, Frey'in deyimiyle, 1930'lu yıllardaki "devletçilik" uygulamaları yüzeyinde gelişen ticari burjuvazi ile köylülük arasında olmuştur. (Frederick W.Frey, The Turkish Political Elite, Massachusetts Institute of Technology, Cambridge, Massachusetts, 1965) Frey,  Cumhuriyet'i kuran askeri ve bürokratik elitin (1.Elit)'in CHP'de, karşısındaki sosyolojik ittifakın ise (2.Elit) DP'de temsil edildiğini iddia etmiştir. 
DP'nin sosyolojik tabanında ticari burjuvazi ve köylülüğün buluşması, Avrupa demokrasileriyle karşılaştırıldığında, tutarsız gözükebilir. Ne var ki, sanayi devrimini tamamlamamış, yukarıdan aşağıya burjuvazi geliştirmeye çalışan, ulusal kalkınmacı bir yapıda, var olan sınıfsal temel, ancak bu kadarına izin veriyordu. Ancak DP'de temsil edilen farklı kesimler ve hassasiyetler, Tanıl Bora'nın ifadesiyle "Türk Sağı'nın Üç Hali"nin yani "milliyetçilik, muhafazakarlık ve İslamcılık"ın belli bir denge yüzeyinde "ortak çatı altında" yer almasına sahne olmuştur. 
(Tanıl Bora, Türk Sağı'nın Üç Hali, Birikim Yayınları, İstanbul, 1998) 
Bu birliktelik, 1960'ların sonundaki hızlı kalkınma sürecinde DP'nin devamı niteliğindeki AP'de "Büyük Sağ" ittifakın parçalanmasıyla bozulmuşsa da, 1970'lerin ikinci yarısında Demokratik Sol'da yer alan CHP'ye karşı "Milliyetçi Cephe" adıyla, iki koalisyonda (AP-MSP-MHP) birlikte olmuşlar, 12 Eylül 1980'den sonra ise, sözkonusu 3 parti, diğer siyasal partilerle birlikte kapatılınca, ANAP çatısı altında, "dört eğilim"in "üçü" olarak aynı partide temsil edilmişlerdir. Demirel'in DYP'si, Erbakan'ın RP'si, Türkeş'in MHP'si güçlendikçe, ANAP dağılmıştır. 
1980'lerin ikinci yarısında ANAP-DYP rekabeti yoğunlaşmış, iki parti 2000'lerde çökünce, AKP AP'nin siyasi devamı DYP ile Özal'ın ANAP'ının "seçmen mirası"na kondu, bununla birlikte DP'de temsil edilen milliyetçi-muhafazakar eğilimleri simgesel düzeye indirgeyerek, İslamcı eğilimi merkezine aldı. Zira AKP, 1960'ların sonunda AP'ye karşı "küçük ve orta ölçekli işletmeler"in temsilcisi olarak doğmuş, İslamcı değerlerin oluşturduğu Milli Görüş'ten bir sapmadır. Ancak "yeni ANAP" olamamıştır. 
DP kurulduğunda, ABD tarafından "Türk liberalleri" olarak adlandırılmıştı. Halbuki "üç halde", liberalizm bir kuvvetli unsur olarak yer almadı. Sadece ekonomide "liberalizm" Sağ'ın lugatında yer aldı. DP-AP-DYP-ANAP, ekonomide liberalizmi ön plana çıkardı ancak siyasal-toplumsal-kültürel bağlamda "milliyetçi-muhafazakar-İslamcı" eğilimler gündeme geldi. DP'nin kurucu genel başkanı Celal Bayar, "Atatürk'ün son başbakanı"ydı . En önemli sözlerinden biri, "Atatürk'ü sevmek milli bir ibadettir" idi. 
DP'nin "efsanevi başbakanı" Menderes, kitlelerle kurduğu bağları, entelektüellerle kuramamış, elinde tuttuğu parlamento çoğunluğunu "milli irade"ye eşitlemiş, otoriter bir yönetime savrulmuştur. Bunda elbette "tek parti CHP"sinden kalan yasal zeminin etkisi vardı. 1924 anayasası "tek parti" koşullarına göre hazırlanmıştı, ayrı bir siyasal partiler yasası yoktu, seçimler "çoğunluk sistemi"ne göre yapılıyordu. Kuvvetler Birliği esası sözkonusuydu.
DP, bu altyapıyı değiştirmedi, bir önceki dönemin muktedir partisi, ana muhalefet CHP, 1958'de toplanan kurultayında yayınladığı, "ilk hedefler beyannamesi"yle, nispi seçim sistemi, radyo özerkliği, basın özgürlüğü, anayasal yargı gibi demokratik reformları öngören bir çerçeve hazırladı. Bu talepler, 1961 anayasasının da temel zemini olmuştu. Ne yazık ki, kuvvetler ayrılığını getiren anayasa, bir askeri müdahale ile gelmişti. 
Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın, doğal yargıç ilkesine uymayan bir "olağanüstü yargılama" ile mahkum edilmeleri ve  asılmaları, DP'lilerin cezaevlerinde siyasi mahkum olması, siyasal haklarından yoksun bırakılmaları, DP geleneğini, daha demokratikleştirmedi, mağduriyet üzerine bir siyasal inşayı getirdi.
Zannederim mağduriyet, Türk Sağı'nın en başat özelliklerinden biri oldu. Kitlelerle Demirel de, Özal da buluştu, 1990'larda Çiller-Yılmaz ikilisi elinde, DP geleneği var olan zeminini de kaybetti.
1980 sonrası, Sağ'da yaşanan rüzgarlarla birlikte, CHP geleneğinde de yapısal bir değişimin işaretleri görülmeye başlandı. Zaman içinde DP geleneği eridikçe, CHP'de "Sol"dan ziyade, "merkez-liberal" eğilimlerin talep görmesi, göze çarptı.   
Bu bağlamda, Soğuk Savaş sonrası, SHP-CHP geleneğinde, adı konmamış bir "liberalleşme" hamlesi kendisini ortaya koydu. DSP ilk adımı atarak, piyasa ekonomisini kabullendi. SHP'de Baykal'ın muhalefeti, liberal kimlikle algılansa da, CHP'nin "yeniden kuruluşu"nda benimsenen "liberal yaklaşımın" aksine, zaman içinde, partinin geleneksel kurucu değerleri ön plana çıktı. Karayalçın SHP genel başkanıyken, "liberal Sol"dan söz etti. DSP-MHP-ANAP koalisyonunun "bağımsız bakanı" ve daha sonra CHP genel başkan yardımcılığı görevini bir müddet sürdüren Derviş, "sosyal-liberal sentez"i gündeme getirdi.
2010 sonrası CHP'de yönetimde etkin yer alan Prof.Ayata, hazırladığı program taslağında, "sosyal liberalizmi", CHP'nin temel eğilimlerinden biri olarak ele aldı.
Acaba, bugünkü tartışmalarda, "DP mirası"nda, 1950'lerin sonunda DP'den ayrılan ve CHP'ye katılan Hürriyet Partisi ekibinin çizgisi mi, CHP'de bir rol kazanıyor? Prof. Turan Güneş, bu partinin ve sonra CHP'nin etkin bir kurmayı olarak, Ecevit'le birlikte "Ortanın Solu" hareketinde belirleyici olmuştu. 
Soğuk Savaş sonrası, bugünlerde otoriterleşen, kendisini "muhafazakar demokrat" olarak isimlendiren AKP'ye baktıkça, şu soru gündeme geliyor.
DP mirası "muhafazakar"laştıkça, CHP daha mı "liberalleşiyor"? Sol bunun neresinde?
"Kırat"ı reddeden bir Sağ, ne kadar DP mirasına sahip çıkabilecek? Yoksa, yeni bir süvari mi ortaya çıkar?
Bekleyip görmekte fayda var...

5 Ocak 2014 Pazar

EL KAİDE DEVLETLERİ?

3 Ocak 2014 gününde medyada karşılaşılan bir haber, gerçekten ilgileri çekti. Irak'ın Felluce kenti, El Kaide bağlantılı Irak-Şam İslam Devleti örgütünün eline geçmişti. Daha doğrusu sözkonusu örgüt, Felluce'de "İslam Emirliği" kurduğunu ilan etmişti. Buna benzer bir oluşum Suriye'de El Nusra kanalıyla yaşama geçiyor. El Nusra, zaman zaman Cilvegözü sınır kapısını ele geçiriyor, kendi denetimi altındaki alanlarda, vahşi uygulamalarla dikkat çekiyor. 5 Ocak 2014 tarihli gazetelerde ise, Suriye'de diğer İslamcı grupların El Nusra'ya karşı harekete geçtiği, El Nusra-Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasındaki çatışmalarda, sıklıkla sınır kapılarının el değiştirdiği yorumları vardı.
Suriye-Irak toprakları, haritada Doğu Akdeniz'den Basra'ya uzanan bir jeopolitiği işaret ediyor. Gerek enerji kaynakları, gerek enerji güzergahları ve kritik bölgeler bağlamında,  Ortadoğu'nun "kalbi" sayılacak bu zeminde, elbette ilginç hesaplar birbirini kovalıyor. Irak-Şam İslam Devleti, siyasal hedef olarak "Levant"ı gösteriyor. Levant, Lübnan olarak simgelenirse, 2013'ün son günlerinde, bu ülkede Hizbullah'a yönelik "canlı bomba" saldırısını El Kaide bağlantılı yapılanmaların üstlendiğini anımsatalım. Gazze'deki Cund el Ensar örgütünün, El Kaide'nin Doğu Akdeniz'deki diğer uzantısı olduğu anımsanırsa, karşımızda çok boyutlu bir organizasyonun olduğunu görebiliriz.
El Kaide'nin temel stratejisi, devlet mekanizmasının içinin boşaldığı, otoritenin yok olduğu ülkeleri ele geçirme stratejisine odaklanıyor. Afganistan'da "mücahitler" arasındaki "iç savaş"tan sonra, devlet ortadan kalkmış, Taliban, diğer gruplar üzerinde üstünlük sağlamıştı. 11 Eylül 2001'den sonra, Afganistan'a yönelik NATO operasyonu halen sürerken, Taliban, Kabil dışında Afganistan'da hükümranlığını fiilen devam ettirirken, Pakistan'da "devlet"in varlığını tehdit ediyor. ABD, Pakistan'daki "nükleer silahların", El Kaide bağlantılı Taliban'ın eline geçmesinden çekinirken, artık Pakistan devlet olmaktan çok, Afganistan'la birlikte, "Afpak" olarak bir coğrafi alanın parçası olarak analiz ediliyor.
2011'deki NATO operasyonundan sonra, Libya'da El Kaide "parça devletler" kurarken, ABD'nin Kaddafi sonrasındaki  Libya Büyükelçisi'nin öldürülmesi, ABD açısından, İslamcı akımlara "müsamaha"nın sonlandığı bir milat haline gelmişti. Libya'dan Afganistan'a uzanan bir hatta "El Kaide Devletleri"nin ortaya çıkması, Ortadoğu'dan Orta Asya'ya uzanan bir eksende, artık "devlet olanaklarına" sahip bir "El Kaide kuşağı" ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Mısır'daki askeri darbeden anlaışlacağı gibi, ABD'nin "değil El Kaide", İhvan'a bile tahammülü kalmadı. Böylesine geniş bir alanda, bölgedeki ABD müttefiklerinin El Kaide karşısındaki konumlarını netleştirmeleri gerekiyor.
İran ve ABD'nin eş zamanlı El Kaide'ye vaziyet aldığı bir zeminde, El Kaide ile kim flört ederse, baltayı taşa vurmuş olur. 15-20 Kasım 2003 saldırılarında, İstanbul'da ülkemizi de vuran, 2005 ve 2010 MGK'larında, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde "öncelikli tehditlerden biri" kabul edildiği savlanan El Kaide'ye karşı mücadele, zaten kriminal, adli ve istihbari  alanlarda sürüyor. Suriye'de ise, El Kaide'ye karşı "yeni önlemler" almak durumunda kalan Türkiye, Esad'a karşı bir dönem El Nusra'ya yardım etmekle itham ediliyor. Türkiye ise Esad'a karşı olmak konusunda gösterdiği aleni tutumla koşut olarak,  Suriyeli muhalifler çerçevesinde, özellikle 22 Ocak'taki Cenevre 2 öncesi, ÖSO ve Suriye Ulusal Konseyi lehine bir çizgiyi daha fazla öne çıkartıyor. Ne var ki, Batı açısından artık İhvan siyaseti de Suriye için bir çözüm değil. "Esad'lı çözümler" de,  ABD-Rusya ekseninde masada ele alınacak gibi gözüküyor.
Kafalar ve hesaplar karışık, ancak Batı'nın ve bu arada Kafkasya'da El Kaide bağlantılı grupları ortadan kaldıran Rusya'nın, öte yandan Çin'in, El Kaide karşısındaki tutumları net.
Benden hatırlatması...
   

1 Ocak 2014 Çarşamba

2014: DÖNÜŞÜM ZAMANI

Öncelikle herkesin yeni yılını kutlarım. Takvim esası çerçevesinde yıllar, siyasal-toplumsal açıdan, algısal ve arşivsel önem taşırlar. Herşeyden önce, kategorizasyon şansınız bu bağlamda ortaya çıkar.
Hegemonik iktidarın Türkiye'deki serüveninde, 2013 yılı, adeta bir dönüm noktası oldu. Haziran'da bir ay süren "Gezi olayları", siyasal iktidarın "gündem belirleme işlevi"ni ve "karizmatik liderliğini" sarsarken, 17 Aralık 2013'te başlayan "yolsuzluk soruşturması" ise, ucu nereseyse bakanlara, hatta en üst noktaya kadar vardığı iddia edilen bir zincirin halkası olarak kamuoyuna aksettirildi.
Türkiye dinamik bir ülke. Koalisyonlar ise, siyasal yaşamımızın bir "gerçeği". 2002'den beri yaşanan "tek parti iktidarı" sürecinin, gerçekte bir koalisyon olduğu, tam da 2013'te yaşananlarla ete kemiğe büründü. Gülen Cemaati'yle iktidar partisi arasındaki "asimetrik-post modern" koalisyon çökünce, devletin kurumları arasındaki ihtilaflar, neredeyse ilmek ilmek dokunan bir hegemonyayı, içten parçalamaya başladı. İki İslamcı yapının siyasal rekabeti, bitmekte olan bir koalisyonun birbiriyle kavgalı parçaları, parlamentoda, hükümette, bürokraside, emniyette, yargıda karşılıklı olarak, yapısal bir hesaplaşma içine girdi. Kimileri de buna "devlet krizi" dedi.
Dış politikada Suriye meselesi, 2014'ün ilk gününde, Hatay'da yakalanan "içi silah dolu tırla" bir kez daha dünya kamuoyunun dikkatine çekildi. Türkiye'den Suriye'ye, Soli Özel'in iddiasına göre, sırf Haziran-Kasım 2013 döneminde, 40 tondan fazla silahın, "kaçak" olarak girdiği savlandı. ABD-Rusya arasında, Cenevre 2 görüşmeleri bağlamında ve Suriye'deki "kitle imha silahları"nın tasfiyesi konusundaki uzlaşmaya ters düşen, AKP diplomasisi, Mısır'daki darbe, Çin'den füze alımı gibi konularda da bizzat Türkiye'nin en önemli müttefiki ABD ile zıt noktalarda bulunuyor. Irak'ta Barzani ile yakınlaşmada, Irak merkezi hükümeti ile artan gerginlik, ABD-İran yakınlaşmasını sezememek gibi konular eklendiğinde, soru işaretleri çoğalıyor. İsrail'le "mahçup yakınlaşma" da artık durumu telafi edecek gibi gözükmüyor. Zira söylem hala sert ve Batı kamuoyunda sertlikle kınanıyor.
2014'te iki kritik seçim var. Birincisi 30 Mart 2014'teki yerel seçimler, diğeri ise Ağustos 2014'teki Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Ana muhalefet partisi, yelpazenin değişik kesimlerinden siyasileri "adaylaştırarak", şimdilik kulvar dışında görülen "merkez Sağ"ı ve "Sağ'ın değişik renklerini", bir büyük "cephe" içinde, siyasal iktidara karşı birleştirmeye çalışıyor. Büyük bir kumar. Getirisi siyasal iktidar, kaybı siyaseten finaldir. Bu seçim, Ağustos 2014'deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de bir nevi testi olacaktır. Muhalefetin değişik renklerinin desteklediği bir "muhafazakar aday", Çankaya'ya çıkar mı? Altı çizilen durum, Gülen'in de desteğiyle, mevcut cumhurbaşkanı mı olur? Yoksa, siyasal iktidarın dağılması, tüm hesapları altüst ederek, yepyeni siyasileri mi gündeme getirir? Siyasal iktidar, tüm bu aleyhteki unsurları, "yeni bir mağduriyet" için kullanarak, muhalefeti ve Gülen cemaatini, siyaseten tasfiye eder, Erdoğan Çankaya'ya çıkar mı? Aslında son soru bile, siyasal iktidarın karşısındaki siyasal spektrumun ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.
Türkiye'de artık beklenen, küresel standartlarda sermaye akışını engellemeyecek bir piyasa ekonomisinin kurumsallaşması, sosyal devletin yerine oturması, hukuk devletinin -gerçekten bağımsız yargıyla- içselleştirilmesi, tüm bunları güvence altına alan laik-çoğulcu bir demokrasinin yerleşmesi ve Türkiye'nin NATO üyeliği, AB giriş süreci, Avrupa Konseyi üyeliğini maksimize eden bir yaklaşımın egemen olmasıdır. Bunun adı normalleşme sürecidir. Türkiye, demokrasinin evrensel ruhuyla   DÖNÜŞÜM ZAMANI'nı başlatmıştır. 2001'de RAND'da oluşturulan ILIMLI etiketli formüller SONA ERMİŞTİR.
Herkes hesabını ona göre yapsın...

23 Aralık 2013 Pazartesi

HEGEMONYA'NIN KRİZİ...

İsmet Paşa'nın, toplumsal olayları yorumlamakla ilgili, en veciz uyarılarından birisi, "24 saat beklemek" ile ilgiliydi. Kendisini sağlığında göremesem de, onun ekolünden yetişen bir nefer olarak, bu ilkeyi korumaya hep özen gösterdim. Bir de akademik özen işin içine girince, pek çok dostum, zaman zaman "aşırı temkinli" olmakla beni değerlendirdi. Oysa, birebir araştırma yapmadığım konularda kalem oynatmak, son yılların moda deyimiyle, uzaktan izleyip, "büyük fotoğrafı görmekle" mümkün olabiliyor. Bu dediğimiz de elbette neden-sonuç ilişkilerini irdelemekle, birtakım analizleri realize etmekle mümkün kılınabiliyor. Hiç kuşkusuz, bir blog yazısında, bilimsel bir çalışmayı ortaya koymak mümkün değil. Bununla birlikte, süreci tarihe not etmek ve kısa vadede başka insanlarla görüşlerinizi paylaşmak, teknolojik olanaklarla bir fırsata dönüşüyor.
Ülkemizde 17 Aralık'ta başlayan, "yolsuzluk ve rüşvet operasyonu", pek çok farklı yönden ele alındı. Kimi konuyu, ABD'nin Türkiye-İran arasında, "altın takasına" dayalı, ABD ambargolarını delen ticaretine yönelik dolaylı müdahalesine bağladı, kimi Hükümet-Cemaat ilişkisi açısından fikirler yürüttü, kimi de 2014'teki siyasi hesaplara dayalı yorumlar yaptı.
Aslında altı çizilen tahminlerin, reel politikte, belli karşılıkları vardı. Hatta belki de, herbir başlık, gerçeğin belli bir parçasını ifade ediyordu. Oysa kimse, tüm bu gerçeğe yakın gerekçelere rağmen, içinde bulunduğumuz vahim durumu göremedi. Operasyondan sonra Erdoğan, aynı Gezi olaylarında olduğu gibi, şehir şehir geziyor, mitingler yapıyor. Haziran 2013'te sayın Başbakan, Gezi eylemcilerini, kendi taraftarlarına şikayet ediyordu. Şimdilerde "ironi" konusu olan, evde tutulamayan "milyonlar", artık başka bir benzetmeyle ele alınıyor. Aralık 2013'te ise Başbakan, polis ve savcıları halka şikayet ediyor. Ayrıca, Ilımlı İslam tasarımıyla koşut giden büyük müttefik ABD ve büyükelçisi, bu suçlamalardan payını alıyor. Gezi'de de Batı suçlanmıştı. Meşruiyetin, dış konjonktürde kırılan önemli ayaklarından biri budur.
Bir başka parantezde, iç dinamiklerle konuyu mercek altına aldığımızda, ne de olsa Futbol Cumhuriyeti haline geldiğimize göre, seçmenlerin daha iyi anlayacağı bir dille konuyu ifade edelim. Fenerbahçe, "Şike Operasyonu" sonucunda yapılan yargının, sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını istiyor. Neden olarak ta, çok önemli bir noktadan hareket ediyor. Bizzat Başbakan, "yargının içinde çete var" diyerek, yargı kararlarının, "güvenilmez" olduğu vurgulamasını yapıyor.
Dikkat edilecek olursa, herhangi bir yargılama sürecinde, hele konunun toplumsal-siyasal etkileri varsa, hukuki değerlendirmeler değil, siyasal vaziyet alışlar, iktidar partisi ya da Gülen Cemaati etkisi üzerinden tahminler yapılıyor.
Bu sadece futbolda değil, Ergenekon, Balyoz dahil, vesayetin kaldırılması zemininde savunulan, toplu davaları akıllara getiriyor. Sözkonusu davalarda, "sabahın 5'inde insanların gözaltına alınması", "medyayla hazırlık soruşturmasındaki gizlilik ilkesinin ihlali", yine "medya yoluyla yargısız infaz" yakınmaları, "sahte deliller" suçlaması, bu sefer, siyasal iktidardan geliyor.
Dönemin popüler ve emrine "zırhlı araba" verilen savcısı, şimdilerde siyasal iktidarın hedefinde...
Ergenekon'da, "Türkiye'nin barsakları temizleniyor" diyen, iktidar yetkilileri ve birtakım kalemşörler şaşkın. Sözde liberaller, Cemaat'le ana muhalefet arasında, kendilerine "yeni adresler" bulma peşinde.
AKP-Gülen Cemaati arasında biten koalisyon, o dönemde, "anciént regime" elitlerini tasfiye ederken, Fuller'in "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" kitabı yok satıyordu.
Geldiğimiz noktada, yeni kurulmaya çalışılan hegemonya, tam da kendi yöntemleriyle krize girerken, kendi unsurları arasındaki "iktidar kavgası"yla, "meşruiyet krizine" giriyor.
Bağımsız yargı, hukuk devleti gibi çoğulcu ve çağdaş demokrasinin -olmazsa olmazları- adli kolluk yönetmeliğinde yapılan acele ve kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyen değişikliklerle bir kez daha yara alırken, soru işaretleri şurada yoğunlaşıyor.
Yıllardan beri devlet içinde "paralel devlet mekanizmaları"nın oluştuğunu reddeden Başbakan, "yargı içinde çete var" diyorsa, bu hegemonyanın tam da meşruiyet göbeğinden yapısal bir kriz içinde olduğunun tespitidir. Peki sade vatandaş, hukuka güvenmeyecek te, nereye güvenecek?
Bu soru, içi boşalan hegemonyanın olduğu kadar, ülkemizin geleceğini ilgilendiren, en temel sorudur... 

16 Aralık 2013 Pazartesi

İÇTE DE "DEĞERLİ YALNIZLIK"...

MFÖ'nün ünlü parçası nasıl başlıyordu? "Nereden başlasam, nasıl anlatsam..."
Hoş, ünlü şarkı Bodrum'u anlatıyordu, ama meramımız, AKP'nin sadece "dış politika"da değil, "iç politika"da da içine düştüğü "değerli yalnızlık" politikası...
"Değerli yalnızlık", AKP kurmaylarınca uydurulmuş bir başlık. Neden başlık diyorum, zira dış politikada bir kampanyanın adından söz ediyorum.
Fanatik bir FENERBAHÇE taraftarı olarak, Hakan Şükür ismi, rakip takımla anılır diye düşünülebilir. Oysa Şükür, bir spor kulübünden ziyade, Gülen ya da kendi deyimleriyle "hizmet hareketi"ne ait olarak kaydedilebilir.
Şükür'ün AKP'den istifasına neden şaşar insanlar? Muhafazakar tandanslı bir "siyasal parti"yle, İslamcı kodlara sahip bir "hareket"te, özgür iradeden söz etmek ne kadar mümkündür?
O yüzden "özne" Hakan Şükür değildir. Problematik, AKP-Gülen kavgasıdır. AKP, kendi siyasal müttefikleriyle köprüleri atmış, sadece "karizmatik liderliğe" sığınmaya başlamıştır.
AKP, dış politikada yaşadığı "değerli yalnızlığı", artık iç politikada da yaşamaktadır. Bu hikayeyi çok gördük. Yeni bir siyasal döneme hazırlanırken, AKP'nin bölgesel ve küresel dengelerle attığı köprüleri iyi gözlemlemek gerekir.
Objektif koşulları tükenen iktidar, artık küresel kodlara sahip "Gülen hareketi"yle yapısal bir kavganın içine girmiştir.
Gülen hareketi'nden arta kalan, AKP'nin yaşadığı "yalnızlık"tır.
Gülen sonrası oylar ve siyasal destek kime kalacaktır?
Sağ ve Sol'da satranç bunun üzerine oynanacaktır.
Ne var ki, "karizmatik liderlik" ve "hizmet"in rekabeti tam da bu meyanda gerçekleşecektir.
Yeter ki, laik, demokratik ve toplumsal muhalefet buradan ders alsın ve rüzgara kapılmasın... 

12 Aralık 2013 Perşembe

"BALBAY'A ÖZGÜRLÜK..."

Yazının başlığı, aynı zamanda Balbay'ın "uzun tutukluluğu"na karşı verilen mücadelenin simgesi, adı haline gelmişti.
9 Aralık 2013 akşamı, CHP İzmir milletvekili, Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay, Anayasa Mahkemesi'nin uzun tutukluluk konusunda aldığı karardan sonra, yerel mahkemenin de bu karara uymasıyla tahliye edildi. Ergenekon davasında, Özel Yetkili Mahkeme'nin Ağustos 2013'de verdiği hükümler, kamuoyu vicdanında çok tartışılmış, Mustafa Balbay da, 34 yıl hüküm giymişti. Bununla birlikte, temyize giden karar, Yargıtay'da kesinleşmediğinden, Balbay hala sanık sıfatında ve tutukluluğu neredeyse 5 yılı bulan bir aşamaya gelmişti.
Mustafa Balbay, pozitif enerjisi, gülümseyen yüzüyle, kin ve nefret değil, uzlaşma mesajları verdi. 10 Aralık'ta ise, TBMM'de milletvekili yemini ederek, mesaisine başladı. 14 Aralık'ta ise, seçim bölgesi İzmir'de açılışlara katılacak ve CHP İzmir İl Başkanlığı'nı ziyaret edecek.
2007 Haziran'ında "Ümraniye Soruşturması" olarak gündeme gelen, 2008'de başlayan ve adına dalga denilen, seri ve kitlesel tutuklamalarla kamuoyunun gündemini uzun süre meşgul eden Ergenekon davasının yerel mahkemedeki süreci, 2013'te bittiyse de, Yargıtay aşaması sürüyor.
Sözkonusu davaya koşut olarak, subayların yargılandığı Balyoz Davası da Özel Yetkili Mahkeme aşamasından sonra, Yargıtay'da onandı ve hükümler kesinleşti.
Malum, Ergenekon davasında, sapla saman birbirine karıştı. Akademik dünyadan, gazetecilerden ve subaylardan oluşan sanıklar, birbiriyle bağdaştırıldı. Bavullarda sözde belge taşıyan, sözde gazeteci, şimdi Cemaat-Hükümet geriliminde, siyasal iktidarı tehdit ediyor, elinde yeni bavullar olduğunu ifade ediyor.
Mustafa Balbay da, malum davada, gazeteci kimliği ve aktif kişiliğiyle dikkat çekti. Cezaevi'ndeyken milletvekili seçildi, görevine ancak 2.5 yıl sonra başlayabildi.
Oda TV davasındaki sanıkların (başka davalardan halen tutuklu Hanefi Avcı ve Yalçın Küçük dahil) tahliye kararları, Redhack davasındaki tahliyelerle, yeni bir trendin somutlaştığı gözüküyor.
Kimi bunu yaklaşan yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine, kimi Gezi sürecine, kimi Cemaat-Hükümet gerilimine, kimi de farklı yaklaşımlara dayandırıyor.
Aslında dile getirdiğimiz yorumlar bile, önemli bir sorunu işaret ediyor. Yargının siyasal iktidar ya da malum Cemaat'in etkisinde olduğu iddiaları ve imaları, ne kadar derin bir "problematik" içinde olduğumuzu gösteriyor.
Türkiye'nin sahip olduğu modernleşme birikimi, içinde yer aldığı Batılı değerler sistemi ve dahil olduğu kurumsal ittifaklar; küresel standartlarda bir piyasa ekonomisi, çoğulcu demokrasi ve bağımsız yargıyı gerektiriyor. Bu bir bakıma çağcıl anlamdaki "ulusal güvenlik parametreleri"dir.
Ne geçmişteki askeri vesayet, ne de günümüzde tartışılan sivil vesayet biçimleri, bu ihtiyaçlara yanıt vermektedir.
Cumhuriyet'in kurucu değerleri ile küresel zemindeki taleplerin çakıştığı nokta, tam da bu dediklerimizi teyit ediyor.
Umarım ki, "Balbay'a özgürlük", hem tartışmalı davaların "yeniden yargılama" ile  kamuoyu vicdanında yer almasına, hem de uzun tutukluluk hallerinin sona ermesine vesile olur.
Tekrar geçmiş olsun sevgili Balbay...

8 Aralık 2013 Pazar

"SAĞ"DAN OY ALMAK?

Ülkemizde siyaset, Batılı terimlerle Türk siyasal yaşamının dinamiklerinin tanımlanması, bu çerçevede, ulusal-küresel yüzeydeki kavram tartışmaları ve kafa karışıklıkları çerçevesinde geçer.
Bir bakıma 1950 genel seçimlerinden itibaren, bir türlü "tek başına iktidara gelemeyen" CHP, buna karşın, iktidara gelmesine rağmen, siyasal yaşama veda eden Sağ partiler gibi bir durumla karşı karşıyayız. Elbette temel soruyu sormak, tam da sözkonusu bağlamda gündeme geliyor. Türkiye'de Sağ'ı ve Sol'u tarif etmek... Merak etmeyin, böylesine devasa bir işe girişmeyeceğim. Ancak şu kadarına yer verelim ki, CHP'de son zamanlarda "Sağ'dan oy almak" başlıklı tartışmalara ve yoğunlukla DSP'den gelen ve CHP'de aktif olan yöneticilere bir ışık tutalım.

Kitabımızın künyesini vererek işe başlayalım:

Frederick W.Frey, The Turkish Political Elite, Massachusetts Institute of Technology, Cambridge, Massachusetts, 1965

Frey, Türk politik elitini analiz ederken, şöyle bir değerlendirme yapıyor. CHP'yi, askeri ve sivil bürokratik elitin (1. elitin) temsil ettiği bir siyasal parti olarak analiz ederken, DP'yi, 1930'lu yıllardaki "devletçilik" politikaları temelinde güçlenen ticari burjuvazi ve köylülük parantezinde ele almıştır. (2. elit). Frey, "2. elitte", köylülüğü değil, ticari burjuvaziyi ön planda ifade etmiştir.
DP ve ardılı olan siyasal partiler, kapitalist gelişme arttıkça, özellikle 1980 sonrası köylülüğü geride bırakırken, küçük ve orta ölçekli ticari burjuvazi, 1960'ların sonundan itibaren Milli Görüş'te, anti-komünizm başlığındaki "Ülkücü Hareket" ise, Orta Anadolu'daki esnaf tabanında ve gençlik içinde örgütlenmiştir.
CHP'deki "Demokratik Sol" hareket ise, TİP'te gelişen, sınıfsal sendikaların destekledği Sosyalist hareket ve AP'de temsil edilen Merkez Sağ arasında, İsmet Paşa'nın deyimiyle "Ortanın Solu" ifadeisyle gündeme gelmiştir.
1970'lerde CHP'nin, MC'de koalisyon yapan Sağ ittifaka karşı, Güçbirliği Cephesi'nde müttefikleri Sosyalist fraksiyonlar olmuştur. Ancak Ecevit, 1977'den sonra, "kimseye diyet borcumuz yok" diyerek, "dışımızdaki Sol" konusunu işlemiştir.
1977'de CHP, Sol'dan vazgeçerek değil, tam tersi "bizim Solculuğumuzun sınırını halk çizer" diyerek, "toprak işleyenin, su kullananın" sözleriyle, birinci parti olmuş, ancak iktidar olamamıştı.(Kıbrıs Barış Harekatı ve Haşhaş ekimi yasağı'na karşı verilen mücadeleyi de unutmadan bir değerlendirme yapmak gerekir.)
1980'lerde CHP'nin kapalı olduğu zamanlarda, Sosyal Demokrasi kavramı, daha kurumsal bir bağlamda ele alınmış, Ecevit, SHP'den ayrı, DSP siyasetiyle, CHP'deki "Demokratik Sol" hareketi, yasaklı olduğu dönemler dahil, devam ettirme iddiasında bulunmuştur.
1992'de "yeniden açılan CHP", Baykal'la "3. bir parti" olarak kurulurken, CHP-SHP birleşmesi, CHP çatısı altında, 1995'te realize edilmiş, ancak hem oylar düşmüş, hem de 1999'da  baraj altında kalınmıştır. İşin ilginç yanı, CHP'nin eski genel başkanı Ecevit ve lideri olduğu DSP, bu seçimlerde "birinci parti" olmuştur.
2002'de ise, CHP'de genel başkanlığa yeniden dönen "Baykal'ın CHP"si "ana muhalefet" olurken, DSP, ancak %1.5 oy alabilmiştir. Sonra da toparlanamamıştır. Baykal da 2010'da malum "kaset skandalı" ile, CHP liderliğini bırakmak zorunda kalmıştır.
CHP, 1970'lerde, varoşlara "Demokratik Sol"la uzanırken, kent merkezindeki oylarını da muhafaza etmiştir. 1980'lerde "kimlik politikası" belli bir ivme kazanırken, 1990'larda "ulusal" mahreçli siyasalar kuvvet kazanmıştır.
2009 yerel seçimlerinden beri, muhafazakarlaşan seçmene ulaşma gayreti dikkat çekmektedir. "Çarşafa rozet takma" çabasında da görüldüğü üzere, eklektik yaklaşımlarla "oy kazanma"nın mümkün olmadığı ortadadır. Gramsci'nin hegemonya kavramında görüldüğü gibi, yeni inşa edilen toplumsal yapının kodlarını içselleştirme seçeneği, son derece sakıncalı bir yaklaşımı gözler önüne sermektedir. Aslında muhafazakarlık olarak dile getirilen süreç, gerçek anlamıyla İslamcılaşma'dır. Muhafazakarlık, Batılı bir siyasal terimdir ve yaşananlarla ilgisi yoktur. Sol'un özgürlükçülüğünün, İslamcı hegemonya kodlarını tekrarlayarak, liberter olmayan bir "yapay özgürlükler" söylemine teslim olması, mümkün değildir.
Sol elbette "aydınlanmacı"dır, Fransız devriminde dile getirildiği gibi, "özgürlükçü, eşitlikçi ve kardeşlikçi"dir. Enformasyon toplumunun Sol'unda, değişimlerin yansıtılması kaçınılmazdır. Sosyal Demokrat bir Sol, pazar ekonomisi içinde, sosyal dengeyi sağlayacak yaklaşımları, ortaya koyacaktır. Bunlar da, yeniden keşfedilen şeyler değildir. Daha 1985'te Prof.Dr. Asaf Savaş Akat ve Prof.Dr. Seyfettin Gürsel, DSP programını yazarken, pazar ekonomisiyle, Sosyal Demokrasi'nin, Batı'da yaşanan "barış"ını dile getirmişlerdi. Tekrar tekrar aynı yere dönmeye gerek yok. Pazar ekonomisini "Amerika'yı yeniden keşfeder" gibi gündeme getirmek yersizdir. Zira o "barış" çoktan gerçekleşmiştir.
Günümüzde CHP'den talep edilen "merkez Sağ" ve merkez Sol" parti olmasıdır. Gelişmiş demokrasilerde henüz bunu beceren yoktur. AKP, Sağ seçmenin oyunu almaktadır. Partinin İslamcı kodları, neden "muhafazakar demokrat" olarak lanse edilmiştir. Son derece basittir. Merkez Sağ'dan oy almak için, başarılı bir "kimlik algısı" yaratma operasyonudur. Ancak iktidar partisinin "ideolojik çekirdeği" yerli yerinde durmaktadır.
CHP'nin Sol başlığında temsil ettiği, Sosyal Demokrat/Demokratik Sol kimlikle, Cumhuriyet'i kuran "kurucu değerleri", bir fazlalık değil, partinin "gerçek kimliği"nin açılımıdır. CHP'nin, Sağ'ın "gri" olarak açıklanan (ki bu %26 neye göre, hangi segmentlerde ele alındı) kesiminden "oy alması", Sağ adaylarla değil, CHP'nin sosyolojik örgütlenmesiyle, hedeflediği kesimleri, dönüştürmesiyle mümkün kılınabilir. CHP'nin "değişimi" başkalaşmadan olmalıdır. İslamcı söyleme "ayak uydurulduğu" takdirde, muhalefet olmak dahi, bir başka ütopyaya dönüşebilir. CHP, iktidara gelmeden önce, toplumu dönüştürmek zorundadır. Bugünkü iktidar, dönüştürdüğü toplumsal dokuyu, üstyapıyı ele geçirdikten sonra, eylemli hale getirmiş, ulaşamadığı kesimleri de, bu yolla "terbiye" etmeye başlamıştır.

Bu minvalde, CHP'nin iktidar olma formülünde, malum "cemaatle" işbirliği de iktidar getirmez. Bu nafile bir arayıştır.

(Bkz: http://deniztansi.blogspot.com/2012/05/gulenle-sol-cikmaz-deniz-tansi-chp.html)

CHP, "ideolojik bir total" üzerine değil, (zira kitle partisidir), demokratik ortak payda temelinde, laik bir ulusal yapıyı, pazar ekonomisi içinde, sosyal devlet başlığında, Batılı değerlerle işlemeli, hakim ideolojik kodlara kendini mahkum etmemelidir. Bu bağlamda, Sağ'dan gelen adaylar elbette olabilir ama partinin örgütsel yapısı ve kendi adayları "öz partisinde garip" hale getirilmeden, istisnai olarak gündeme gelmelidir.
Sağ'dan değil, toplumun "tüm mağdurları"ndan oy almak hedeflenmelidir.
Benden söylemesi...