16 Haziran 2012 Cumartesi

GÜLEN NEDEN DÖNMÜYOR?

Erdoğan'ın "Türkçe Olimpiyatları"nda Gülen'e yaptığı "yurda dön" çağrısına olumsuz yanıt geldi. Aslında söz konusu "olimpiyatlar", artık oluşturulmaya çalışılan "yeni paradigmanın" "arenası"na dönüşen, malum stadda yapılırken,bir bakıma AKP-Erdoğan çizgisine karşı "bir meydan okumayı" da içeriyordu.Başbakan bizzat toplantıya katılarak hem "resti gördü", hem de "ezberi bozan" karşı bir hamleyle, gündemi yine kendisi belirledi, yine kendisinden söz ettirdi. Çağrı bir bakıma Erdoğan-Gülen çelişkisine yönelik bir "düzeltme" gibi gözükse de, "Pensilvanya efsanesi"ni sonlandırmak, İstanbul'a AKP'nin himayesindeki yeni bir statüye dönüştürmek gibi taktiksel bir davranışı ifade etti.
Bu çağrıya verilecek yanıt çok önemliydi. Gülen medyasında, yaşanan gerginliklere karşın estirilen "yapay ılımlı rüzgar", Gülen'in "kibar reddi" ile çabuk tükendi.
Gerek Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM), gerek bu mahkemelerde görülen kitlesel davalara iktidarın tepkisi, gerekse emniyet ve yargıdaki atamalarla Gülen kadrolaşmasının sınırlı da olsa budanması, Erdoğan'ın "devlet içinde devlet"ten söz etmesi, aslında içten içe süren "siyasal rekabetin" artık saklanacak boyutunun kalmadığını göstermektedir.
Anayasa Mahkemesi'nin Gül'e "yeniden seçilme" hakkını öngören kararı, medyadaki deyimiyle "7+5" formulü, 2014'e doğru "Cemaat-AKP" geriliminin merkezine "cumhurbaşkanlığı seçimi"nin oturacağını gösteriyor.
"Parlamenter sistemin cumhurbaşkanlığı" ile "başkanlık sisteminin başkanlığı" tartışmasında, Gülen "tek adamlığa" karşı bir mevzide durduğundan, Gül'ün siyasal geleceği önem taşıyor. Bu çerçevede Gülen "dönmeyerek" Erdoğan'ın siyaseten puan kazanmasını engellediği gibi Türkiye'nin henüz kendisi için "tam da güvenli olmadığı" mesajını vererek, Erdoğan'a bir kez daha siyasi destek vermemiş oldu.
"Bu pilav daha çok su kaldırır" ama "Gülen'in dönmeyişi" önemli bir dönüm noktasıdır.
Kimin için mi? Zaman bize gösterecek?  

15 Haziran 2012 Cuma

ÇANKAYA ROTASI NETLEŞTİ...

Aylardan beri, Çankaya hakkında değişik senaryolar gündeme geliyordu. Zira Anayasa Mahkemesi'nde CHP'nin yaptığı itiraz, 28 Ağustos 2007'de "anayasadaki eski hükümlere" göre parlamento tarafından seçilen, ancak 2007 Ekim'inde yapılan referandumla "statüko değişikliği"ne  muhatap olan Cumhurbaşkanlığı makamının konumunu ilgilendiriyordu. Şöyle ki sayın Gül, 2007 yazında cumhurbaşkanlğına 7 yıllığına seçilmişti ve o zamanki mevcut hükümlere göre sadece 1 dönem görev yapabilirdi. Oysa Ekim referandumunda kabul edilen yeni hükümler, "cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi" ve görev süresinin "5+5" olması gibi bir biçimsel değişikliği getiriyordu.
Anayasa Mahkemesi'nin 15 Haziran 2012'de verdiği kararla, bu belirsizlik ortadan kalktı. Çünkü kimi uzmanlarca, Gül'ün 2012 Ağustos'unda, "yeni statüko" gereği, görev süresinin dolacağı ve bir nevi "erken cumhurbaşkanlığı seçimi"nin söz konusu olacağı belirtiliyordu. Bu da 2011 Haziran genel seçimlerindeki siyasal stratejisini , 2014'teki "cumhurbaşkanlığı seçimi" çerçevesinde hedefleyen Erdoğan'ın, "siyasal planları"nın altüst olması ve siyasette taşların "hazırlıksız biçimde" yerinden oynamasını getirecekti. Tüm endişe AKP'nin "Erdoğan'sız" kalması olasılığını barındırıyordu. Zaten Çankaya'da "Erdoğan dönemi"ne atfen getirilen "partili cumhurbaşkanı" formülü, "Özal'sız ANAP" ve "Demirel'siz DYP" deneyimlerinden yola çıkarak, "özene bezene" hazırlanmıştı.
Yüksek mahkeme, Gül'ün görev süresini 7 yıl olarak onaylayarak, Erdoğan'ın "2014 hedefleri"ni rahatlattı. Zaten o yüzden karar "mesai saatleri" içinde yani "borsa kapanmadan" ilan edildi. Bu piyasaları tedirgin eden değil, tam tersi rahatlatan bir karar oldu. Ancak kararın ikinci bölümünde, Gül'ün "ikinci kez" ancak bu sefer 5 yıllığına seçilebileceği hükmü var. "7+5" formülü, bir defalığına,  kağıt üzerinde de olsa gündeme gelmiş oldu. Bu önemli ve kayda değer bir boyutu ifade ediyor.
Teknik olarak Gül de, 2014'te "cumhurbaşkanlığına yeniden aday" olabiliyor. Ancak böylesine bir siyasal davranışın "Erdoğan'a rağmen" olması pek gerçekçi değil. Bununla birlikte, 2014'te Çankaya'ya çıkacak Erdoğan, hangi anayasal formülle görevini yapacaksa, Gül'ün de bir biçimde işlevsel kılınması gerekiyor. Eğer Gül'e "anayasal yollar" kapalı olsaydı, "siyaseten zorunlu emeklilik" gündeme gelecekken, "aday olmama özverisi", şimdiki sisteme göre "başbakanlık", eğer sistem değişirse belki de "güçlü bir dışişleri bakanlığı" seçeneklerini gündeme getirebilir.
Erdoğan'ın Çankaya hedefi ne kadar gerçekçiyse, "Gül'süz bir siyaset" kararının o kadar gerçekçi olmadığı değerlendirilebilir. Yüksek mahkemenin kararı, bir bakıma Gül'e 2014'te "siyasal minderde kalma" şansı bırakmıştır.
Erdoğan-Gül birlikteliği, Gül'ün siyasette kalması ile mümkün kılınabilir. Yoksa, "Gül'süz bir seçenek", AKP'de her ne kadar "partili cumhurbaşkanı" formülleri dillendirilse de "Erdoğan sonrası" gibi bir siyasal boşluk yaratabilir. Böylesine bir gelişmeyi, iki lider de "2023 hedefleri" zemininde istemez. Bir de Gülen faktörü var ki, Gülen ve cemaati de, "tek başına bir Erdoğan"dansa, Erdoğan-Gül ikilisini tercih eder... 

14 Haziran 2012 Perşembe

BİR DAKİKA...

TT Arena, AKP ve Gülen çizgisi açısından önemli bir "jübile toplantısı" oldu. Söz konusu "jübile" AKP için değil ama Gülen'in "koalisyon ortaklığı" zemininde, ilginç bir "jest"le sonlandı. Erdoğan Gülen'i Pensilvanya'dan yani ABD'de ikamet ettiği yerden çağırarak, çok önemli bir hamle yaptı. Şöyle ki, HSYK'nın Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM)'lerin savcıları hakkındaki kararı, henüz değiştirilmeyen ünlü "250. madde öncesi" yargıda Gülen'e önemli bir tasfiye olarak nitelendirilmişti. Bunun akabinde, daha geçenlerde AKP İstanbul İl Kongresi'nin yapıldığı stadda, Gülen'in Türkçe Olimpiyatları'nın düzenlenmesi, AKP'ye karşı  "önemli bir meydan okuyuş" olarak ifade edilmişti. Başbakan bizzat söz konusu toplantıya katılarak, Gülen'i Türkiye'ye davet ederken, artık fetişleştirilmiş Pensilvanya imgesini de somut hale getirmeyi hedefledi. Böylece Pensilvanya'daki "efsane", İstanbul'da bir "din büyüğü" haline getirilebilir miydi?
Sadece yargıda değil, emniyetteki atamalar da ele alındığında, AKP'nin artık Gülen'i de kontrol altında tutma, ABD'nin etkisini sınırlandırma arayışı olarak değerlendirilebilir.
Tam da bu çerçevede, Gülen'e "yeni talipliler" gündeme geliyor. Sağ ve Sol'da bu önemli gücün desteğinin alınması, "iktidar ve ikbal kapısı" olarak görülüyor. Sosyolojik, ekonomi-politik yaklaşımdan uzak bu tür "kolaycı" yaklaşımlar, AKP'ye karşı "gerçekten seçenek" olmaktansa, Temel Reis'in "Ispanak"ı ayarında bir takviye mucizesi ve beklentisinin arayışına giriyorlar.
Halbuki henüz koalisyonları çatlasa da AKP-Gülen ortaklığı sonlanmadı. Evet çelişkiler artıyor, Cemaat medyası AKP'ye yükleniyor ve olası bir "tek adam sistemi"nde "büyülü etkileri"nin kaybolacağını biliyorlar. Ancak koalisyon sonlanmadan arayışlara girenler, ciddi yanılgılar içinde. Zira Cemaat artık bir partiyi ele geçirmektense, "sistemin kurucu unsuru" olmayı tercih ediyor. Bu çerçevede "diğer talipliler" için ancak bir "payandalık rolü" gündeme gelebilir.
Türkçe Olimpiyatları'na gönderdiği mesajda CHP eski genel başkanı Baykal'ın Gülen'e övgü dolu sözleri, CHP İstanbul milletvekili Tunay'ın CHP'lilere adeta meydan okuyarak Gülen sempatisini ifade etmesi, Abant Toplantıları'nda Toprak ve Çakmak gibi parti yöneticilerinin bulunması ve sunum yapmaları, Kuşoğlu'nun Birlik Vakfı'nda konuşma yapması, CHP açısından tabanda karşılığı olmayan bir üstyapı arayışını betimliyor. Partiye "dışarıdan dizayn edilmeye" çalışılan Sarıgül de, "Gülen sevdalıları"ndan?  Sol seçeneği "Çarşaf açılımı"nda arayan kafa karışıklığı, şimdi de Gülen'le bir siyasal kazanım olacağını zannediyor.
Orada BİR DAKİKA... Bizler daha ölmedik...
CHP örgütü ve CHP'liler ayaktalar ve  yaşıyorlar...
Herkes hesabını bu çerçevede yapsın...  

13 Haziran 2012 Çarşamba

SOL SEÇENEK ARAYIŞI...

Türkiye'nin siyasal yaşamında "Sol seçenek" gittikçe bir "ütopyaya" dönüşüyor. Bu konuda mensup olduğum CHP'nin tarihsel analizini yapmakla başlamayacağım. Zaten gerek akademik makalelerimde, gerekse de "blog yazılarım"da bu konuda yeterli sayılabilecek değerlendirmelerim var.
Not düştüğüm yüzeyden anlaşılabileceği gibi, kimileri yüzünü ekşitse de, CHP Sol bir iktidar seçeneğinin akla gelen ilk ve en kitlesel yanıtı. Yapısal sorunları başka bir yazıda ele almak mümkün. Peki AKP'nin hegemonik ve otoriter düzeninde, Sol'un sadece CHP değil, Sosyalist Sol'a uzanan yelpazesinde bir umut var mı?
Marksist literatürde "lumpen" sayılan kesimlerin, "çarpık kentleşme" içerisinde, "Araf"ta kalan kültürel ve ekonomik arayışlarını, "avamlık" çerçevesinde agresif bir biçemle ortaya koymaları, Sol'u "değişim"den ziyade, "statüko"yu korumaya yöneltti. Aslında korunması talep edilen statüko, kentleşme ve kentsel değerler zemininde belirtildi. CHP'nin ve "Sol devrimci fraksiyonlar"ın katkısıyla oluşan "kent çeperlerindeki gecekondular", Sol'un değil, Siyasal İslam'ın "oy deposu" oldu. Zira varoşlar olarak anılan "kent çeperleri", sınıfsal bir bağlamda değil, "lumpen" bir refleksle, kendi "mülkünü" oluşturma hevesiyle motive olmuştu. 12 Eylül 1980 sonrası Sol siyasetlerin üzerinden "silindir geçince", oportünizm özellikle "kimlik siyaseti"yle kendisini ortaya koydu. Varoşlar, alt kimlik dayanışması temelinde etnik, mezhepsel ve dinci akımların "oy kaynağı"na dönüştü.
Sol tasfiye edilirken, feodalite kentin içinde, "toprak patronajı"nda değil, ancak kentin yağmalanmasında "dayanışma" ile kendini ifade etti. Hazine arazilerinin "kaçak yapılaşma" ile ele geçirilmesi, günümüzde Siyasal İslam vitrininde kent merkezinin diz çöktürülmesi gayretine dönüştü.
Reaksiyoner anlayışın bakışında Sol artık statükocu, İslamcılık ve etnikçilik "değişimci" idi.
Günümüzde Sol varoşlara "Sol ve sosyalist sloganlarla" değil, "çarşaf açılımı" ile ulaşmaya çalışıyor. Bu da varılan noktanın "çaresizliği" ve "Sol seçeneğin" içinin boşaltıldığını gösteriyor. Böylesine bir ortamda "yeniden inşa edilmeye çalışılan" kent merkezinde Sol'un konumu nedir? Düşünmek lazım...

10 Haziran 2012 Pazar

12 HAZİRAN TABLOSU:DURAĞANLIK

Demokratik siyasette aslolan seçimlerdir. Bu çerçevede özellikle genel seçimler, seçmenin temel tercihlerinde bir yenilenme, yıpranan siyasetin tazelenmesi ve yeni bir başlangıçtır.
Türkiye'de son üç genel seçim AKP'nin "seçim zaferleri"yle sonuçlandı. %34'den başlayan iktidar partisi, oylarını önce %47'ye sonra da %50 oranına çıkardı. Son bir yılda yapılan kamuoyu yoklamaları, siyasal tablo açısından statik bir görünüm ortaya çıkarıyor. İktidar partisi ve ana muhalefetin oyları, aradaki "oransal denge" değişmiyor. Diğer muhalefet partisinin de siyasal konumu, oy oranı açısından sabit kalıyor.
AKP-CHP-MHP bu zeminde temel siyasal aktörler olarak gözükse de, BDP, "bağımsız vekilleri" ile, siyasetin ezberini bozuyor, bölgesel siyasal gücünü parlamentoya bir şekilde aksettiriyor.
Peki TBMM'de siyasal partilerin "meclis grup toplantılarının yapıldığı gün" olan Salı'yı kasteden, "Salı toplantıları gerginliği" ile ifade edilen ortam kime yarıyor? Elbette iktidar partisine. Gergin siyaset, bu gerginliği siyasal yöntem olarak uygulayan AKP'ye yarıyor.
Sadece bu mu? Son bir yılda değişen siyasal manzarada, gerginlik alt başlıkları bir hayli fazla. "Kürtaj" ve "sezaryen" konuları daha çok taze olanı. "4+4+4" ile ifade edilen, 8 yıllık kesintisiz temel eğitimi bölen, kız öğrencileri "erken evliliğe", erkek öğrencileri "çıraklığa" yönelten, devlet okullarını sistemli olarak "yer yokluğundan" "imam hatiplere"dönüştüren sürece ne demeli?
Siyasal iktidarın uzlaşma aramadan "tek yanlı" yaptığı temel değişikliklerin yanısıra, yeni anayasa için TBMM'de kurulan komisyonu hiçe sayan; "başkanlık", "yarı başkanlık", en son da "partili cumhurbaşkanı" önerilerine ne diyeceğiz?
Öte yandan "tutuklu vekiller" konusunda, TBMM'deki diğer siyasal partilerin uzlaşmasına sırt çeviren AKP tavrını nasıl değerlendirmeliyiz?
Bir başka açıdan Gülen cemaatiyle kurulmuş asimetrik koalisyonun çatırdaması da, siyasal iktidarın kendisini "en güçlü" hissettiği an "en tedirgin" olduğu ve "tek adamlık" sistemine yönelmeye çalıştığı bir "can havlini" simgeliyor.
Tüm bunlara karşın siyasal barometre son bir yıldan beri durdu. Evet yanlış okumadınız, DURDU. Siyaset ekonomistlerin deyimiyle, üzerinde yaşadığı gergin ve polemiksel ortama karşın resesyona girdi. Durağan siyasetten kasıt, otoriterleşme eğilimi artan siyasal iktidarın oyları yerini koruyor, hatta hafif bir artış eğiliminde. Muhalefet partilerinin oylarında "artış eğilimi" gözlemlenmiyor. Durağanlaşan ekonomiyi, durağan siyaset bütünlüyor.
Genel seçimler, artık mevcut siyasal tablonun kendini devam ettirdiği, neredeyse rutin bir işleme dönüşüyor. AKP, 2014 yerel (eğer tarihini değişmezse), 2014 cumhurbaşkanlığı (anayasa mahkemesi ters bir karar vermezse) ve 2015 genel seçimleri konusunda eli rahat gözükse de, liderini partiden koparmadan bir "cumhurbaşkanlığı formülü" peşinde.
Böylesine bir yüzeyde depolitizasyon artıyor, siyasal aktörler figüranlaşma yoluna giriyor.
Siyasal tablonun değişme olasılığı gözükmez ve seçimler bu noktada "heyecan"ını kaybederse, hegemon siyaset varlığını pekiştirir. Durağanlık beraberinde siyaseti tıkar. 12 Haziran'ın birinci yılında "Batı yakasında yeni birşey yok"... 

8 Haziran 2012 Cuma

ÇATIRDAYAN KOALİSYON...

Otoriter sistem yerine en çok oturduğunu hissettiği anda, önemli bir siyasal rekabetin içinde kendisini buluverdi. AKP-Gülen Cemaati (hizmet) arasındaki asimetrik koalisyon çatırdadıkça, siyasetin acımasız kuralı işlemeye başlıyor. Emniyet bürokrasisi ve yargıdaki atamaların, kendisini hizmet olarak nitelendiren Cemaat'e yönelik bir "tasfiye" hareketi olarak değerlendirilmesi, Erdoğan'ın özellikle MİT soruşturmasında bizzat kendisinin "hedef" alındığını söylemesi, genelkurmay eski başkanının tutukluluk halini ve toplu tutuklamaları eleştirmesi, Gülen'i en çok öven Arınç'ın RTÜK'ü tenkit etmesi, bir ortaklığın tasfiye halinde olduğunu gösteriyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerindeki anayasal değişiklik hazırlıkları, başkanlık ya da yarı başkanlık seçimi önerileri, "tek adamlık" olasılığı, "hizmet" yapılanmasını rahatsız etmeye başladı. Bu çelişkilerden bir siyasal dönüşüm çıkar mı? Çok erken. Zira seçenek olarak yükselen bir siyasal muhalefet henüz kaydedilmiyor. Kastımız bir siyasal iktidar değişikliği ihtimalinin ufukta görünmediğidir. Ancak bununla birlikte, Parti-Cemaat koalisyonun yapısal bir krize sürüklenmesi, siyasal alanda önemli bir zafiyeti ortaya çkarmaya başladı.
Cemaat'in sadece AKP'yle değil, liberaller ile de yeni bir noktaya sürüklendiği, AKP'ye karşı en azından bir bölümüyle beraber "dolaylı bir muhalefete" giriştiği de kaydedilebiliyor...
Henüz koalisyon tam olarak sonlanmasa da, yaşanan süreçte, "Cemaatsiz bir AKP" varsayımı, Erdoğan'ın "parti liderliği, cumhurbaşkanlığı ve hükümet başkanlığını" tekelinde toplaması iddiaları, Cemaat'in yargı ve bürokrasideki yapılanmasının konsolide olma durumu, ilginç bir siyasal düğümü ortaya koyuyor.
ABD'de bazı Cemaat okulları hakkındaki soruşturma, AKP-Obama ittifakının üzerine yükselen misyon, şimdilik Cemaat'in elindeki gücü tamamen kaybetmese de gerileyeceğini gösteriyor. Ama unutulmamalıdır ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve anayasal değişiklik konularında, koalisyon ortakları "karşı karşıya" gelebilir. 

5 Haziran 2012 Salı

LİBERALLERİN HAZİN ÖYKÜSÜ...

Son günlerde "liberal" etiketli elitlerden ardı ardına siyasal iktidar aleyhinde demeçleri okuyunca , öncelikle  2010'da yazdığım "Liberal Faşizmin Siyasal İslam Serüveni" başlıklı yazımı tekrar yayınlayacaktım.  http://www.hasturktv.com/arsiv/597.htm.
Ancak "ben demiştim" kolaycılığına düşmeden, "liberaller" adıyla Türk siyasal-toplumsal yaşamında "nam salan" yazar-çizer takımının geldiği noktayı "ibretle" bir kez daha gündeme getirmek istedim.
Sözkonusu "sayısı az etkisi fazla" mini topluluğun, bugünlerde moralleri bozuk.. Bir kısmı şaşkınlık, bir kısmı kızgınlık, bir kısmı aldatılmışlık, az bir kısmı da mahçubiyet içinde. Ancak "mahçubiyet" pek fazla yok. Zira mahçup olmak yani utanmak bir erdemdir. Son seçimlerde bile, Asmalımescit'te şimdi yasaklanan içki masalarında, seçim sonuçları geldikçe, "Oh CHP'ye iyi oluyor" diyen bu zevat, iştahla alkışladıkları "toplu tutuklama" yöntemlerini içeren iddianamelerin yeni versiyonlarında kendi adlarını görünce hüsrana uğradılar. Kimi tutuklandıklarında, "Oh iyi oluyor" dedikleri Kemalistler gibi henüz tutuklanmasalar da, sanık olmanın dışında, çalıştıkları gazeteler ya da TV'lerden kovuldular.
Oysa böyle mi olacaktı? Kemalizm, bürokratik ve askeri vesayetin ideolojisiydi? Vesayet tasfiye edilince, Siyasal İslam'dan "sivil demokrasi" çıkacaktı. Cumhuriyet'in kurucu değerlerini, NATO doktrinlerindeki "askeri darbelerin ideolojisi" olarak sunma kolaycılığı, rahmetli Ecevit'in deyimiyle "modacı aydınlar"ın takıntısı haline geldi.
"1968 kuşağı" olma ortak parantezi, bol diplomalı, bol maceralı bu arkadaşlara "dokunulmazlık" sağlamıştı. Ne o zaman marksisttiler, ne şimdi liberaller. Zaten partisi olmayan bir düşünce akımı olur mu? Hem de liberalizm gibi ciddi bir ideoloji, bu tür bir konjonktürel sapmaya izin verir mi?
Türkiye aydınlanmasına yani Kemalizm'e burun kıvıran, Siyasal İslam'la koalisyon yaptığını zanneden halbuki araçsal bir nitelik taşımaktan öteye geçemeyenler, post-modernizme teslim oldular. Bu çerçevede "küresel muhafazakarlığın gönüllü payandası" oldular. Ne var ki Siyasal İslam'ın "sonradan liberaller"le işleri bitti. Halbuki kendileri, Gramsci'nin tarif ettiği yeni paradigmanın "organik aydınları" olacaklarını düşlemişlerdi.
Yeni düzenin "yanaşmaları" olduklarını kavrarken, dışlandıklarını anladılar. Otoriter rejimin akıl hocalığına kaş kaldırarak ve aşağılayarak yön vermeye çalıştıkları "avamlığın" hücumlarına kendileri de uğrayınca son vermek zorunda kaldılar. Her din kutsaldır. Ancak din siyasete alet edilince, ortaya başka birşey çıkıyor. Siyasal İslam total bir ideoloji olarak, tuvalet yapma usülünden, cinsel ilişki yöntemleri ve yemek yeme biçimine kadar, yaşamın her alanına karışan ve bu karışmadan rahatsız olmayan tam tersi rahatsız olandan rahatsız olan bir tahammülsüzlüğü gücü tamamen eline geçirince, kendi toplumunu yaratma konusunda ilerleyince ve siyasal üst yapıyı tamamlayınca ortaya koydu. Totalden demokrasi çıkmıyordu. Liberaller afalladı. Bir bakıma engin tarih bilgilerini, obsesif körlükleriyle unutmuşlardı...
Ama iş işten geçti. Hazin öykünün sonunda, uğraştıkları Kemalistler'le benzer bir kaderi yaşayabilirler...