9 Ekim 2014 Perşembe

KOBANİ'DE DEĞİŞEN DENGELER...

Kobani'nin IŞİD tarafından işgalinin akabinde, ülkemizde son günlerde 23 kişinin ölümüne yol açan gösterilerle, büyük şehirlerde yaşanan kitlesel protestolarla, 6 ilde sokağa çıkma yasağı ile sonuçlanan kaosla, tam bir panik havası doğdu.    
Aslında konu hep benzer bir sarmalın izdüşümünde kendini tekrarlıyor. Mart 2011'den beri, Suriye'de "gecikmiş Arap Baharı" ile başlayan muhalif ayaklanmalar, Esad'ın yıkılması için Batı'nın tutkulu bir heves göstermesi , Türkiye'nin mülteci göçünün ardından muhalif gruplarla boyutları henüz belirlenemeyen ilişkiler içine girmesi, 6 Ekim 2014'te karşımıza kanlı bir bilançoyu çıkartan, iç ve dış krizle geldi. Türkiye, "0 Sorun" ve "bölgeye liderlik etme" hayallerinden dönerek, kendi sınırları içinde, PKK-IŞİD-Türkiye Hizbullahı gibi grupların çatışmalarına sahne olmak durumunda kaldı. Kobani'nin Kurban Bayramı'nda IŞİD'in eline geçmesi, bir dönüm noktası oldu. Terör örgütü PKK'nın başındaki Öcalan'ın, Kobani'yi bir kritik eşik olarak gündeme getirmesi, IŞİD'i "Ortadoğu'nun JİTEM'i" olarak adlandırması, Kobani düşerse Türkiye'de uzun ve kanlı bir darbeyi ima etmesi, tam da bu konularla iç içe giren, bir mesaj içeriğini işaret etmektedir.
IŞİD'in Kobani saldırısı ve eline geçirmesiyle, sadece Suriye Kürtleri'nin bölgesi  Rojava'daki kantonlar birbirinden ayrılmıyor, aynı zamanda bölgedeki "Kürt koridoru" parçalanıyor, IŞİD ise Suriye-Irak hattında var olan alan derinliğini pekiştiriyor. Siyasal iktidar ise, IŞİD'in saldırılarına göz yummakla, IŞİD'e halen gizlice yardım etmekle ve Kobani'deki Kürt katliamına karşı sessiz kalmakla suçlanıyor.
Türkiye'nin Kürt kökenli yurttaşlarının Kobani sınırına akın etmesi, ülke içinde çeşitli olayların çıkması, bölgedeki tüm çatışma unsurlarının bir "mikro örneği"nin ülke içine taşınması ile koşut bir seyir izlemektedir. Esad'ı düşürme konusundaki ısrarda, Arap Baharı sonrası Mısır, Esad sonrası planlanan Suriye ve AKP'nin iktidarındaki Türkiye ile, deyim yerindeyse bir "İhvan kuşağı" tasarlanıyordu. Oysa bu girişimler, önce Mısır'daki darbe, bu darbeye Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez ülkelerinin desteği, Suriye-Irak hattında Sünni Arap kuşağındaki IŞİD'in "daha büyük bir tehdit" olarak görülmesiyle, darmadağın oldu. Üstelik Haziran 2014'te Musul işgaliyle dünyaya adını daha fazla duyuran IŞİD, Türkiye'nin Musul konsolosluğunu basarak ve 49 yurttaşımızı rehin alarak, Türkiye'nin sonbahara kadar, olası manevra alanlarını daralttı. O dönemde bile, başta Suriye'ye giden tırlar olmak üzere, Türkiye'nin rehineleri birer koz olarak kullanıp, IŞİD'e karşı bir koalisyona girmeyeceği yorumları yapıldı. Rehine krizi çözüldükten sonra, hangi pazarlıkların yapıldığı spekülasyonları Batı medyasında oldukça fazla ele alındı. Musul'daki rehine krizini geride bırakan Erdoğan, BM Genel Kurulu'ndaki temaslarının ardından, "IŞİD karşıtı koalisyona" Türkiye'nin katılacağı, hatta olası bir kara operasyonunun ele alınması gereği yorumunu yaptı. ABD'nin Eylül'de IŞİD'e karşı başlattığı hava operasyonları, bütüncül bir stratejinin ilk adımları mıdır? Yoksa ABD bu çerçevede, dünya kamuoyunun bir bakıma gazını mı almaktadır? Çok tartışılsa da, ABD-Barzani işbirliği, en azından Irak'taki Kürt bölgesinin zayıflaması ya da yok olmasını engellemektedir. Öte yandan IŞİD'e karşı "İncirlik olmazsa Erbil'i kullanma seçeneği", ABD'nin bölgedeki harekat alanını genişletmektedir.
9 Ekim 2014'te Rus dışişleri bakanı Lavrov'un "Rejim değişikliği yapmak için terör karşıtı sloganların kullanılması kabul edilemez." sözü, kara harekatı dahil, Rusya'nın olası bir bütünsel operasyona izin vermeyeceği biçiminde yorumlanabilir. Rusya'nın ve İran'ın desteğine sahip Esad'a karşı, Türkiye'nin "tampon bölge" önerisiyle, bilfiil bir askeri harekata girişmesi zor gözüküyor.
Ancak işin sarpa sardığı yer, Türkiye ile Suriye ve kendi Kürtleri'nin arasına çekilen duvardır. Rojava'da PKK'nın uzantısı PYD'nin hükümranlığı, sadece Türkiye'yi değil, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkanı Barzani'yi de rahatsız ediyor. Ne var ki, Rojava ile arasına hendekler kazdıran Barzani, IŞİD'in Musul-Kobani güzergahında, Kürt koridorunu hedeflemesinden sonra, PKK'nın silahlı kolu HPG ve PYD'nin silahlı kanadı YPG ile birlikte IŞİD'e karşı savaşmaya başladı. Dolayısıyla, Suriye'de Esad karşıtı grupları desteklemekle başlayan ve IŞİD'le sonuçlanan Batı'nın bakış açısı ve Türkiye'nin konumu, gelinen zeminde bir hayli karışık bir denkleme dönüştü. AKP iktidarı, hala "Esad karşıtlığı" obsesyonuyla Batılı müttefiklerinin tepkisini çekerken, Batı'nın gündemi "IŞİD karşıtlığı" olarak değişmiş durumda. IŞİD karşıtı koalisyonda yer almayı kabul eden Türkiye'nin, ABD ile "Esad'ı düşürme" pazarlığıyla, Suriye'ye müdahale koşulları öne sürmesi, "değerli yalnızlığı" arttırıyor. Üstelik bu sefer, Körfez ülkeleri, Mısır, hatta Katar da, bu yolculukta, siyasal iktidar ile birlikte davranmıyor.
"Çözüm süreci"ni diline pelesenk eden siyasal iktidar, Kobani'de değişen dengeler ile, var olan yüzeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya. Ülkedeki kaos ortamının yoğunlaşması, gittikçe belirsizliği artan 1300 km.'lik Suriye-Irak sınırı, mültecilerle birlikte yaşanan sorunlar ve Ortadoğu'daki farklı terör gruplarının zemin kazanması, eylem potansiyeline ulaşmaları, çok tehlikeli ve provokatif bir durumu işaret ediyor. Bir de bu ortama, "baskı politikaları" ile yaklaşılınca, üniversitelerde ve büyük kentlerin alanlarında, varoşlarında çatışma görüntüleri de eklenince, "yönetemeyen bir siyaset" anlayışı ön plana çıkıyor. Ülkenin ağırlığı azalıyor, demokrasi eksiği, Batı medyasınca, orta gelir tuzağı ile birlikte ele alınıyor.
Yarını kaybetmemek, ülkenin modern birikimine, kurucu değerlerine sahip çıkmak ve en önemlisi yeniden hesap yapmak için zaman pek kalmadı...
Demokrasiye, laik Cumhuriyet'e ve ülkemize sahip çıkmaktan başka çaremiz yok...    

2 Ekim 2014 Perşembe

TEZKEREDEN TEZKEREYE?

Ortadoğu'da Körfez Savaşları'ndan sonra ortaya çıkan kaos, ülkemizi yurtdışına asker göndermek, bazen de çok uluslu güce ev sahipliği yapmak gibi seçeneklerle, değişik içeriklerdeki meclis tezkerelerini çıkartmak ya da çıkartmamak durumlarıyla karşı karşıya bıraktı. 1991'deki 1. Körfez Savaşı'ndan sonra, 4 ayda bir TBMM gündemine gelen "Çekiç Güç" uzatma tezkereleri, her seferinde bir tartışma konusu olur, muhalefetteyken eleştiren ya da çekimser kalanlar, iktidarın bir parçası olunca, tezkereye "evet" oyu kullanmak durumunda kalırlardı. Bu bir bakıma, ülkenin ulusal egemenliği ile ilgili, bir turnusol kağıdı olarak nitelendirilir, ancak her seferinde, iktidardakiler değişse de, oylar "evet" olarak çıkardı. Söz konusu tezkerelerle, 1991-2003 arası İncirlik Üssü'nde konuşlanan uluslararası askeri birlik "Çekiç Güç", Türkiye'nin 1. Körfez Savaşı ertesinde, Saddam'ın Kürt gruplara yönelik "intikam hareketi" olasılığı çerçevesinde, 500 bin civarında Kürt mültecinin endişeyle sınırlarına gelmesi ve BM Güvenlik Konseyi'ne başvurusu üzerine yapılandırılmıştı. BM gözetimindeki Çekiç Güç, 36. paralelin üstünde, Saddam ve merkezi Irak hükümetine yasaklanan "uçuşa yasak bölge"nin güvenliğini sağladı. Geçen süre zarfında, Irak'taki Kürt yapılanması, bir antiteye dönüştü, fiili bir yönetim modeli oluştu. 1992'de Kürt parlamentosu kuruldu. O dönemlerde, Irak'ın kuzeyindeki otorite boşluğundan kaynaklanan yüzeyde, PKK terör örgütünün, Türkiye'ye yönelik saldırıları üzerine, defalarca "sınır ötesi harekat" tezkereleri, TBMM tarafından onaylandı. Adı geçen harekatlar, PKK terörüne zarar verse de, yok edemedi. 1999'da Öcalan'ın Türkiye'ye ABD istihbaratının müdahalesi ile teslim edilmesi, PKK'yı pasifleştirmedi, üstelik son gelişmelerle, artık örgüt, siyasal hedeflerini ortaya koymaya başladı. Örgüt lideriyle, Türkiye'nin istihbari ve bürokratik kurumlarının sürdürdüğü müzakereler, artık medya mensuplarının da ziyaretini kolaylaştıracak, siyasal yetkililerin de katılacağı tartışmalar ve "yol haritası"yla, "çözüm süreci" adı altında yasallaşma sürecine dönüştü. PKK terör örgütü sözcüleri, artık "bağımsızlık" hedefinden vazgeçtiklerini, federal bir yapılanma bağlamında, "eşit ortak" olarak, yeni bir anayasal zeminin kurulmasını yüksek sesle dile getirmeye başladılar.
Suriye'de ise 2011'de başlayan "gecikmiş Arap Baharı", Esad iktidarıyla, belli bir süre, son derece yakın ilişkiler devam ettiren siyasal iktidarın, Mısır'daki olaylar, iktidar değişimi derken, Mısır-Suriye-Türkiye çerçevesinde bir "İhvan ekseni" kurma düşüyle, çelişen stratejilere sürüklenmesine neden oldu. Esad'ın aylar içerisinde iktidarının sona ermesini hesaplayan siyasal iktidar, Suriye yönetiminin 3.5 yıldan beri, iktidarını sürdüren, ancak ülkenin tamamına egemen olamayan, bir muhatap haline gelmesi gerçeğiyle karşı karşıya kaldı . Türkiye'ye ülkedeki kaostan dolayı sığınan mülteciler içerisinde, çeşitli örgütlere mensup militanlar ülke içine sızarken, iktidar değişen dengelerde, ağır suçlamalara maruz kaldı. Suriye-Irak haritasında, özellikle Türk konsolosluk görevlilerinin rehine alınmasıyla eş zamanlı olarak, Musul işgaliyle adını öne çıkartan IŞİD, Esad'ın Batı açısından olumsuz özelliğini geride bırakan bir duruma gelmesini sağladı. Kamyonlarla Suriye-Irak hattında şehirleri işgal eden, ağır silahlara sahip olan IŞİD'e karşı, ABD Eylül'de "uluslararası koalisyon" kurulması çağrısı yaptı.
Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'nun açılışı vesilesiyle ABD'de yaptığı temaslardan sonra, siyasal iktidarın IŞİD'e karşı tavrında hızlı değişimler görüldü. Önceleri "öfkeli bir grup" olarak tanımlanan IŞID, yetkililerce "terörist" ilan edildi. Bu meyanda 2 Ekim 2014'de, TBMM gündemine bir tezkere geldi.
2 Ekim 2014 tezkeresi, Türkiye'ye Suriye-Irak hattında geniş yetkiler tanıdığı gibi, aynı zamanda yabancı askeri güçlerin de Türkiye'de konuşlanmasına olanak veriyor. Öte yandan iki ülke hattında, Türkiye'nin "tampon bölgeler" ya da "uçuşa yasak bölgeler" kurulmasına olanak veriyor. ABD'li yetkililerin soğuk yaklaştığı "güvenli bölgeler", "cep alanlar", gündeme geliyor. Eylül-Ekim 2014'te, Suriye Kürtleri'nin Rojava bölgesindeki, Kobani kantonuna saldırılarını yoğunlaştıran IŞİD, hem Suriye-Irak coğrafyasında bir bağlantı kurmaya, hem de Kürtler arasındaki geçişkenliğe bir sekte vurmaya çalışıyor. İşte tam da tezkerenin çıkacağı zamanda, Türkiye yine IŞİD'e yardım etmekle suçlanıyor. Bu çerçevede, IŞİD militanlarının Türkiye sınırını ellerini kollarını sallayarak geçmeleri, Kobani'deki Kürt mültecilerin Türkiye'ye "araçla geçişleri"nin yasaklanması, sınırda bekletilmeleri, mayınlı arazideki "sivil ölümleri", bir hayli tartışma konusu oldu. Erdoğan'ın IŞİD'e karşı "kara harekatını" bile gündeme getirdiği aşamada, IŞİD-PKK karşılaştırması yapması, PKK'ya yönelik bu tür bir koalisyonunun kurulmamasına yönelik sitemleri, "çözüm süreci" hakkında adımlar atılırken, pek bir inandırıcılığa sahip olamadı. Hatta burada asıl sıkıntının, IŞİD'e yönelik yeni tutumdan, siyasal iktidarın rahatsızlık duymasıyla açıklandı. Ancak Türkiye'nin uluslararası taahhütleri ağır bastı.
Suriye'ye yönelik suçlamalarda, bu ülkeye giden tırlardaki spekülasyonların önü alınamadı. Hala IŞİD'e yardım gönderildiği savları Batı medyası tarafından dile getiriliyor. Öte yandan, "2 Ekim tezkeresi", 1 Mart 2003 tezkeresinde, siyasal iktidarın 2 Ekim 2014 günkü Cumhuriyet'te belirtildiği üzere acemiliklerini sözde geri bırakan bir tavırla, "önce tezkere, sonra ABD ile anlaşma" taktiği ile gündeme getiriliyor. Böylece Türkiye'nin kendi parlamentosunda kendisine tanıdığı sınırsız haklar, olası bir uzlaşmada törpülenecek. 1 Mart 2003'deki duyarlık, bu sefer toplumsal bazda bir harekete neden olamadı. Zira "IŞİD tehlikesi"nin Türkiye'nin ve Batı'nın büyük metropollerini de hedefleyerek yayılması, Rojava'da PKK'ya yakın PYD'nin, bizzat PKK ve Barzani peşmergelerinin işbirliği, PKK'nın Irak'ta Barzani'ye silahlı desteği, IŞİD'e karşı bir Kürt dayanışmasının oluşması, "tezkere karşıtı bir toplumsal koalisyonu"nun yaygınlaşmasını engelledi. Bununla birlikte HDP tezkereye karşı bir tutum içinde. Zira AKP iktidarının Suriye sınırı içinde kuracağı "güvenli bölgeler" aracılığıyla Kürt hareketini engelleyeceği, IŞİD'e nefes aldıracağı kuşkularını ifade ediyorlar. CHP ise, bu tezkerenin IŞİD'ten çok Esad'a karşı bir savaşta kullanılacağı, Türkiye'nin sonu olmayan bir savaşa gireceği gerekçesiyle "hayır" diyeceğini açıklıyor. MHP ise mutat olduğu üzere, siyasal iktidar sıkışınca yardıma koşuyor. Belki de "çözüm süreci"ni sürdüren iktidarın, bu tezkereyle "Kürt hareketi"ni budayabileceğini düşünüyor? Siyasal iktidar ise, Ortadoğu'ya yönelik Osmanlıcı dış politika, Ilımlı İslam deneyimleri tasfiye olurken, Suriye'de alacağı olası rollerle, hem "fatih" olmaya, hem de Batı ile arasını düzeltmeye çalışıyor.
Bu arada olan da Türkiye'ye oluyor...             

19 Eylül 2014 Cuma

İSKOÇYA SONRASI...

18 Eylül 2014'de İskoçya'da yapılan referandum, sadece "Birleşik Krallık" için değil, AB ve dünyanın diğer bölgeleri açısından da dikkat çeken bir gelişme oldu. 307 yıllık bir birlikteliğin yıkılması olasılığı, İskoç milliyetçiliğinin siyasal açıdan geldiği aşama, hep tartışma konusu olarak gündeme geldi. 19 Eylül sabahı gelen sonuçlarda, "hayır" oylarının %55'e varması, %44'de kalan "evet" oylarına 11 puan fark atılması ne ile açıklanabilir? Daha doğrusu, Büyük Britanya Birleşik Krallığı için, konu sonlanmış mıdır? İlk akla gelen referandum analizlerinde, ekonomik çıkarların ağır basması, "birlik"te kalmanın "sade yurttaş" için daha cazip göründüğü sonucuna varılabilir.
Okyanusun öteki yakasına geçtiğinizde, Kanada'daki Quebec konusu hemen göze çarpmaktadır. Anglo- Sakson geleneğin siyaseten belirleyici olduğu, simgesel anlamda Britanya kraliçesi II.Elizabeth'e "devlet başkanı" sadakatinin sürdüğü Kanada, Fransızca konuşan eyaleti Quebec'ten kaynaklanan, "bağımsızlık" talepleri ile bir hayli uğraştı. Sonuçta Quebec'te bir değil, iki referandum yapıldı. 1980 ve 1995'te yapılan her iki oylamada da, az farkla olsa da "hayır" oyları çoğunluğu oluşturdu. Kafaların bir hayli karışık olduğu yüzeyde, "hayır" oyları kazansa da, federal yapı içinde, özerklik ve federe hakların, her bir oylamada, verilen ödünlerle daha da genişlediğini görüyoruz. Bu bağlamda, "hayır"ın siyasal bedeli, "genişletilmiş özerklik" olarak gündeme geliyor, federe birimlerin "egemenliği", söz konusu referandumlarla artıyor. Bir bakıma "sandık"ın gündeme gelmesi, ortaya konması, "bağımsızlık" talep eden güçler lehine birtakım tavizleri ete kemiğe büründürüyor.
İskoçya'daki oylamanın ise, AB içindeki "birliği" ciddi bir sınava tabi tuttuğu net bir biçimde görülmüştür. Britanya için ise, şimdiye kadar Ortadoğu'ya yönelik "böl ve yönet" siyasetinin, kendi "ada"sına kadar ulaşması, tarihin garip bir cilvesi midir? Elbette ilginç bir polemik konusudur.
Bununla birlikte, Britanya siyasetinin "ana akımı"nı teşkil eden "Westminster" üçlüsünün, iktidarı ve muhalefetiyle, Britanya'nın birliği için seferber olması, "hayır" kampanyasında aynı cephede yer almaları, işaret edici bir durumu ifade etmektedir.  Muhafazakar-Liberal koalisyonu ve muhalefetteki İşçi Partisi, "birlik cephesi"nde ortak bir duruş sergilemişlerse de, bu durumun muhafazakar Cameron'a mı, yoksa İşçi Partisi lideri Miliband'a mı yarayacağı, 2015 ilkbaharındaki seçimlerde görülecektir.
İskoçya referandumu vesilesiyle, Kuzey Denizi'ndeki petrol yatakları, nükleer denizaltı üslerinin gündeme gelmesi, ekonomik-askeri yüzeydeki tartışmaları ateşlese de, Britanya için, daha endişe verici konu, "evet" oyları kazansaydı, dile getirilmeye başlanacaktı. O da Britanya'nın "veto" yetkisine sahip, BM Güvenlik Konseyi'ndeki "daimi" üyeliği idi. Sadece AB değil, asıl ABD "evet" skoru olasılığından rahatsızdı. Zira, dış politikadaki ve savunmadaki en önemli müttefiği zafiyete uğrayacak, Avrupa ve dünya siyasetindeki etkisi, daha fazla mercek altına alınacaktı. Hatta "büyük güç" olması konusu, kuşkulu bir zemine kayacaktı.
Bir başka açıdan ise, AB'nin içinde, "uluslar Avrupası" mı yoksa "bölgeler Avrupası" mı sorusu, acaba 18 Eylül 2014'de sonlanmış mıdır? Hiç sanmıyorum. 9 Kasım 2014'te Katalonya'nın İspanya'dan ayrılması ile ilgili "gayrıresmi bir referandum" yapılacaktır. Fransa'nın "Korsika" sorunu sürmekte, İtalya'da zaman zaman hükümetlerde de yer alan "Lombardiya Ligi" anlayışı, güneyden kopmuş, daha varsıl bir "kuzey İtalya" hayalini devam ettirmektedir. Katalonya ve Bask ta, daha varsıl olma açısından, benzer tutumlar sergilemektedirler. İskoçya ise, daha varsıl olmasa da, az nüfusu ve petrol geliri ile, "bir mini refah devleti" önerse de, şimdilik Britanya'nın sosyo-ekonomik ve de siyasal üstünlüğü galip gelmiştir.
Bu tartışmalar sürerken, Ortadoğu'ya yönelik etkide, hiç kuşkusuz Kürtler'in konumu zihinlere gelmektedir. Türkiye'de "İskoçya referandumu" konusu, kamuoyunda çok yoğun ele alınmasa da, süreci değerlendirenler, ister istemez bölgede Türkiye dahil, Kürt nüfusların yoğun olduğu coğrafyaları karşılaştırmışlardır. Irak'ta her iki "körfez savaşı" ve 2005 anayasasından sonra, "bölgesel özerklik" kazanan Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin en yakın müttefiklerinden biri Türkiye olmuştur. Suriye'de 2011'den sonra, kuzeydoğudaki Rojava bölgesinde, PKK ile yakınlığı olan PYD ve silahlı gücü YPG adını duyurmaya başlamıştır. İran'da Kürdistan adında bir eyalet yer almakta, PKK ile müttefik konumundaki PJAK şimdilik faaliyetlerini askıya almış durumdadır. Türkiye'de ise siyasal iktidar ile terör örgütü PKK'nın başındaki Öcalan'ın bürokratlar aracılığıyla sürdürülen diyaloğunda, "çözüm süreci" başlığı altında, yeni adımların atılacağı konuşulmaktadır. Ana dilde eğitim, Öcalan'a ev hapsi ve genel af başlıkları, iktidara yakın gazetecilerden Hüseyin Yayman tarafından dile getirilmiştir. Ana muhalefetin, Türkiye'nin "Avrupa yerel yönetimler özerklik şartındaki çekincelerin" kaldırılması talebi, şimdilik siyasal olmasa da, idari özerklik açısından, söz konusu sürece verilen dolaylı bir destek anlamına gelmektedir.
Peki bütün bunlar, ileride bir "referandumu" engellemek için mi, yoksa fi tarihteki olası bir referandumda avantajlar elde etmek için mi, servis edilmektedir? Bu rahatsız edici soru ve sorunları, tartışma zamanıdır. Ama terörün, "okul yakma" dahil, silahlı yöntemleri terketmesi, silahları bırakması ve terörün tasfiyesi ile gelecek demokratik bir yüzeyde ele alınabilir. Silahların gölgesinde varılacak yer, Ortadoğu'daki istikrarsızlığın, IŞİD dahil, ithal edilmesiyle sonuçlanır.
"İskoçya sonrası" tartışmalara, bir de Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya penceresinden bakın. İskoçya'da "pub"larda gülerek yapılan siyasal rekabet, burada ne yazık ki, kan, terör ve gözyaşı ile gerçekleşiyor...      

9 Eylül 2014 Salı

CHP'NİN "ARAYIŞ"LARI...

"Arayış", CHP'nin 1980'de önce faaliyetlerinden yasaklandığı, 1981'de ise kapatıldığı günlerde, Ecevit'in çıkardığı derginin adıydı. Arayış, CHP'de hiç bitmedi. Bu siyasal bir örgüt için doğaldı. Farklı arayışlar, zaman zaman parçalanma, zaman zaman da güçlenme getirdi. Tıpkı, 1960'ların sonu ve 1970'lerin başında "tutucu kanadın" ayrıldığı, "demokratik Sol" kanadın, yeni "arayış"la, partiyi Türkiye'de zirveye taşıdığı gibi...
Öncelikle güncelden konuyu irdelemeye başlayalım...
5-6 Eylül 2014'te gerçekleşirilen, CHP'nin 18. Olağanüstü Kurultayı pek çok kafa karışıklığını beraberinde getirdi. Şimdiye kadar, "liste savaşları" sonrası, yorgunluğunu bir türlü atamayan, bir sonraki kurultaya hazırlanan parti örgütü, kurultaylar konusunda eski iştahını kaybetmiş gözüküyor. Vurguladığımız yüzeyde, partinin derlenip toparlanmasından çok, siyasal iktidarın "yeni Türkiye" başlığında bir "yeni CHP" tasarlama sıkıntısı göze çarpıyor. Bu noktada hakkını yemeyelim; Ecevit ve Baykal dönemlerinde de "yeni CHP" başlığı sıklıkla kullanılmıştı. Kurumsal olarak, tarihi köklere dayanmanın avantajlarıyla birlikte, değişen konjonktürlerde, "yeni arayışlara", değişim gereksinimine yanıt vermek gibi bir çabanın, tarihsel köklere, "yeni filiz" verdirmenin gündeme geldiğini görüyoruz.
CHP tarihine bakıldığında, "Ulusal Kurtuluş Savaşı", "Cumhuriyet'in kurulması", "çok partili yaşama geçiş", "demokratik Sol hareket" gibi, toplumsal ve siyasal anlamda, devrimsel pek çok hamlenin, değişimin yer aldığı görülür. Hatta CHP 1992'de yeniden açıldığındaki en temel sloganı, "değişimin gücü" olmuştu. Ne var ki, 1980 sonrası, gerek SHP, gerekse de CHP dönemlerinde, yeni bir değişim dalgası yaratılamadı. 1965'te "ortanın Sol'u" olarak başlayan, 1976 kurultayında "demokratik Sol" adını alan dönüşümden sonra, 1980 sonrası, parti ister istemez "statükocu" bir görünüme kavuştu. Aslında darbeden sonraki dönemde "demokrasi mücadelesi"nin öne çıkması, hala hafızalarda kalan SHP'nin ünlü "Kürt raporu" dikkat çekse de, bu çalışmalar bütünlük taşımaktan ziyade, farklı duyarlıklara, Sol bir refleksle yaklaşmaktan öteye bir anlam içermedi. Kimlik siyaseti dışında ise, sosyal devlet, sosyal haklar konusu, sendikal mücadele, zaman içinde CHP siyasetinin inisiyatifi dışına çıktı. Bu da sosyal demokrasi çerçevesini geride bıraktı. Sol siyaset, sadece kimlik siyaseti bağlamında kaldı.
1960'larda "demokratik işçi hakları" ile gündeme gelen, entelektüellerin ve tabanın birlikte sahip çıktığı, "demokratik Sol" hareket ise, 1980'lerde, önce SODEP-HP/DSP, sonra SHP/DSP, ardından SHP/DSP/CHP ve CHP/DSP olarak, değişik siyasal yapılanmalara bölündü, karizmatik lider "kendi partisini" kurarken, SHP-CHP bir birleşip, bir ayrılarak, bugüne "birleşik CHP" yi getirdi.
Baykal döneminde, "ulusal bir merkez" parti kimliğine bürünen CHP, Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığında ise, "muhafazakar, İslamcı  ve liberal" siyasetlerle koalisyon yapan, "AKP karşıtı cephe" kurma hayaliyle, türdeş olmayan bir tür "parti içi koalisyon" durumuna geldi.
1980 sonrasında, 1989 yerel seçimleri dışında, CHP-SHP siyaseti bir başarı kazanamazken, DSP 1999 seçimlerinde 1. parti oldu, 2002'de ise parlamentoya giremedi. CHP aynı yazgıyı, 1999'da yaşamıştı.
Kılıçdaroğlu'nun "sosyal demokrat" bir partinin gereklerini yerine getirmekten yola çıkıp, Sağ siyasetlerle ittifak halinde, "merkez bir kadro partisi" oluşturma gayreti, hem kafaları karıştırmakta, hem de ister istemez "hegemonyanın siyasal tekeli"ne katkı vermektedir. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun "cumhurbaşkanı adaylığı"ndan, Mehmet Bekaroğlu'nun "zorla PM'ye seçtirilmesine"  uzanan tercihler, parti seçmeni ve tabanıyla inatlaşmak gibi, anlaşılmaz bir tabloyu ortaya koymaktadır. Sözkonusu parantezde, partinin ve Cumhuriyet'in kuruluşunda, önemli bir konumu olan "rakı sofraları"nın eleştiri konusu olması, o niyetle ifade edilmese de, Erdoğan'ın "iki ayyaş" söylemine hizmet etmektedir. Yollar ne yazık ki, hegemonyaya hizmete çıkmaktadır. Gittikçe AKP'nin İslamcı hegemonyasının etkisi altına giren siyasal davranışlar, "parti içi tek seslilik", disiplin mekanizmasını cezalandırma aracı haline getirmek gibi bir çerçeveyi sergilemektedir. Bu da otoriterliğin ana muhalefete yansıması olarak kaydedilmektedir. Gün geçtikçe popülizmin ve Sağ siyasetlerin nüfuzunu arttırdığı yapı, beraberinde oy da getirmemektedir. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde, mucize formül olarak sunulan "Sarıgül efsanesi", amacına eremese de, parti içindeki gücünü yoğunlaştırmaktadır. Zira CHP'de eskiden olduğu gibi, seçim yenilgileri, beraberinde kurultay zaferlerini getirmektedir? Parti delegasyonuna "güce tapınma" ve "popülizm" yüzeyinde verilen siyasal motivasyon, siyaseten bir başarı değil, daralan siyasal çatıda, mevki kapma yarışına dönüşmektedir.
Son kurultayda, Kılıçdaroğlu'nun en çok  dikkat çeken vaadi, beklendiği gibi sosyal haklarla ilgili olmadı. Siyasal vizyon, Kürt siyasetine yönelik açılımları ifade etti. Dikkat çeken zeminde Kılıçdaroğlu, Avrupa yerel yönetimler özerklik şartında, Türkiye'nin çekincelerinin kaldırılmasını önerdi. Bu zeminde, Türk kamu yönetimindeki idari vesayet ve hiyerarşinin budanması, idari özerkliğe kapı açacak bir potansiyeli ortaya koymaktadır. "Çözüm süreci"nde, "ana dilde eğitim" konusundaki yaklaşımlara da kapı aralayan Kılıçdaroğlu, şimdilik "genel af" konusuna değinmese de, soğuk mesajlar vermemektedir. Bu arada "çekincelerin kaldırılması" konusundaki ilk vaat, 2011 genel seçimlerinden önce zaten verilmişti.
Bu bağlamda, siyasal iktidarın, Haziran 2015 genel seçimleri öncesi, "başkanlık-özerklik" pazarlığı mı önlenmeye çalışılmaktadır, yoksa yine eklektik bir öneri mi önümüzde durmaktadır? Kürt hareketinin, 1990'larda SHP'den ayrılmasından sonra, CHP siyasetiyle bir daha ortak bir zemin yakalamaması, muhafazakar değerlerle birlikte, Kürt hareketini de "özerklik hevesi"yle, AKP'nin hegemonyasına itmekte, başkanlık konusu, özerkliğin ucundaki "taviz" olarak algılanmaktadır.
Seçim kazanmayı unutan bir siyasette, her dönem farklı başlıklarla ele alınsa da, 1980 sonrasında CHP'de , büyük soru işaretleri durmaktadır.
Ulusalcı-yenilikçi gibi, "içe kapanmacı" mı olalım, yoksa muhafazakar bir yenilikçilik mi uygulayalım sorularında eksik olan Sol'dur. CHP, kurucu iradesiyle, Sol değerler arasında yakaladığı sentezi unutalı çok oluyor.
Zannediyorum, CHP için de bir "arama-karar konferansı" şart gözüküyor.
91. yılıında başta partinin kurucusu Atatürk olmak üzere, partiye hizmet veren herkesi kutlar, artık seçim zaferlerinin konuşulmasını dilerim...   

14 Ağustos 2014 Perşembe

ABD'NİN IŞİD OPERASYONU...

9 Ağustos 2014'ten beri süren ABD'nin IŞİD'e yönelik hava operasyonları sürüyor. 14 Ağustos gündemine ise, Sincar bölgesine İngiliz SAS komandolarının indirildiği, (http://www.hurriyet.com.tr/dunya/27004347.asp) kısa zamanda IŞİD bitmese de durdurulduğu, ancak operasyonel harekatın ucunun açık olduğu Beyaz Saray tarafından ifade edildi. (http://www.wsj.com.tr/article/SB10001424052702303996604580083171095004334.html)
Bu bağlamda dikkat edilirse, ABD operasyonları, IŞİD'in Suriye'deki varlığına karşı değil, Irak'taki kazanımlarına karşı gerçekleştirildi. Bunda en önemli itici güç, 2014 Haziran'ında IŞİD'in Musul'u ele geçirmesi, akabinde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne yönelmesi ve bu bölgenin başkenti Erbil'i hedef alması oldu.
Peki ABD'nin "kırmızı çizgisi" ne idi? Biraz önce ele aldığımız biçimiyle, petrol alanları ve güzergahlarının korunması, Barzani bölgesinin siyasal konumunun sürüdürülmesi olarak yorumlanabilir. Irak'ta Maliki'nin başbakanlığının ABD-İran uzlaşmasıyla sona erdiği bu günlerde, en azından kısa vadede, merkezi Irak yönetimi ile Barzani'nin IŞİD ilerlemesine karşı ortak bir tavır sergilemesi, bölgedeki yeni gelişme olarak göze çarpıyor. ABD'nin Aralık 2011'de çekildiği Irak'a, Ağustos 2014'te dönmesi sözkonusu mu? Bu tür bir analiz, konuyu saptırmak olur. ABD, Irak'tan çekildikten sonra, Kürt bölgesi ve enerji kaynaklarını riske atacak hamlelere karşı askeri reaksiyon gösterirken, Suriye'deki IŞİD varlığına karşı harekete geçecek mi? Tam da bu aşamada, Suriye'de Mart 2011'den beri süren durumu anlamak gerekmektedir. ABD, Esad'ın devrilmesi uğruna, bölgedeki müttefiklerini de harekete geçirerek, IŞİD'in parasal, askeri gereksinimlerinin karşılanmasına göz yumdu. Türkiye sınırının Suriyeli mülteci akınıyla belirsizleştiği aşamada, IŞİD militanlarının Türkiye'de eğitim aldıkları iddiaları, Reyhanlı saldırısında yaşananlar, IŞİD militanlarının Türkiye'de tedavi gördüğü savları nedense 2013'ten sonra daha fazla konuşulmaya başlandı.
Zira ABD yönetimi, kısa vadede Esad'ın "kalıcı" olduğunu görürken, Suriye-Irak derinliğinde Sünni Arap coğrafyasında ilerleyen IŞİD, ABD menfaatlerini zedelemeye başlayınca, önlem alma gereğini hissetti. . Kontrol edilemeyen istikrarsızlık alanı, Doğu Akdeniz'den Basra'ya uzanan bir "devletsiz coğrafya"da, "yaşam alanı" ve "son adım stratejisi" net olmayan bir çerçeveyi ortaya koydu.
ABD, Ağustos 2014 itibarıyla, IŞİD'in daha da ilerlemesini engelleyerek, "dokunulmazları"nı sergiledi. Türkiye ise, kendisi hakkındaki savları azaltan bir "politika değişikliği" ile IŞİD ve Nusra Cephesi'ni "terörist" olarak nitelendirse de, Katar ile birlikte IŞİD'le ilgili suçlamalarda, uluslararası kamuoyunda teşhir direğine asılmaya çalışıldı.
İsrail'in Hamas'a yönelik operasyonunda, Mısır aracılığıyla "ateşkes" denemeleri yapılırken, ABD bölgede şimdilik Suriye hattında hareketsiz kalmakta, Irak'ta ise, IŞİD'in Batı-Orta Irak zeminindeki Sünni Arap yapılanmasına karşı, bir "kontr-mevzi" kurmaya gayret etmektedir.
IŞİD'in Türkmen ve Yezidiler'e karşı soykırım denemelerini durdurma adına , ABD "insani felaketleri önleme" konseptine tekrar sarılmakta, 1995'te Bosna, 1999'da Kosova'da NATO kimliğindeki benzer gerekçeli harekatların uzantısını, 2014'te sınırlı bir bakış açısıyla IŞİD'e yöneltmektedir.
Peki Irak'ta şimdilik duran IŞİD, Suriye'de ne yapacaktır? ABD, bölgede yeni operasyonları gündeme getirecek midir? Yoksa ABD, "kırmızı çizgilerinden" uzaklaşan IŞİD'i bölgesel bir realite olarak mı kabul edecektir? Barzani'nin Kürt bölgesi ve peşmergeleri ile, Rojava'daki PYD ve askeri uzantısı YPG, PKK'nin HPG'si, "genişletilmiş Kürdistan"ın takviyeli Kürt ordusu olarak, IŞİD'i ve bölgedeki diğer unsurları geriletecek midir? Büyük Kürdistan ete kemiğe bürünecek midir?
En önemlisi, Suriye'nin kaosuna yatırım yapan bölgedeki ABD müttefikleri, yeni gerçeklere çabuk ayak uydurabilecek midir?
Tüm bu sorularda aranan yanıtlar, ABD'nin IŞİD operasyonunun şifrelerini vermektedir...    

13 Ağustos 2014 Çarşamba

"YENİ AKP" "2001 RUHU"NA KARŞI...

Medyaya yansıyan habere göre, iktidar partisi AKP, Cumhurbaşkanı seçilen genel başkanına, "veda resepsiyonu"na hazırlanıyor. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26995573.asp)  Sözkonusu toplantının ilginç bir rastlantısal durumu var. Zira, 14 Ağustos 2001, AKP'nin 13. kuruluş yıldönümü. Bir yandan, kurucu genel başkanı ve başbakanını Çankaya'ya seçtirmek, öte yandan kendi içinden 2. defa bir Cumhurbaşkanı çıkartmak, iktidar açısından "çifte kutlama"yı beraberinde getiriyor. Bu bağlamda, AKP açısından ilk kez birtakım tartışmalar gündeme geliyor. Sözgelimi, 28 Ağustos'tan sonra, tekrar partisine döneceğini açıklayan 11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yeni dönemdeki konumu merak ediliyor. Öte yandan, Arınç ve çevresi tarafından "yeni yetmeler" olarak nitelendirilen, "sonradan olma AKP'li" olarak adlandırılan, Başbakan'ın "yakın çevresi"nin, Gül'e karşı siyasal tavırları irdeleniyor. Partinin olağanüstü kongrresinin, 27 Ağustos'a denk getirilmesinin, Gül'ü "Çankaya sonrası" engelleme girişimi olarak yorumlayanlar da var. Bu zeminde, "yeni AKP'lilerin" adayının da, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olduğu söyleniyor. (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/105149/AKP_krizinde_3._olasilik.html)
Erdoğan'ın, seçimlere katılma oranıyla koşut olarak, %51.7 ile Çankaya'ya çıkması, "gönlündeki başkanlık ya da yarı başkanlık" hayalini somutlaştırmayı ertelediği gibi, en büyük çelişki de 2015 Haziran seçimlerine giderken görülüyor. "Düşük profilli" genel başkan ve başbakanla, AKP'nin alacağı oyların azalması, parlamentoda 330 milletvekilinin altında kalma olasılığı, başkanlıkla ilgili muhtemel bir "anayasa değişikliği referandumu"nu suya düşürüyor. Bununla birlikte, "yüksek profilli" bir genel başkan ve başbakanla, 330'un üstünde bir sandalye kazanılsa da, bu tablodaki bir siyasi liderin, anayasada başkanlık ya da yarı başkanlığa giden bir değişikliğe izin vermesi olanaksız gözüküyor. Zira bu bir anlamda, siyaseten intihar anlamına geliyor. Konuşulan senaryolar elbette çoğaltılabilir. Ancak siyasal muhalefet açısından en büyük handikap, iktidar içindeki "bölünme ya da çatlamaya" umut bağlanmasıdır. Türkiye'de Sağ'ın "pragmatizm dolu" geçmişinde, yaşanan pek çok siyasal krizin, tahmin edilemeyen uzlaşmalarla sonuçlandığı hatırlardadır.
Bir başka açıdan ise, AKP'nin eski yöneticilerinden Dengir Mir Mehmet Fırat'ın Rusya'nın Sesi'ne,12 Ağustos'ta verdiği mülakatta ilginç ipuçları yakalanmaktadır. (http://turkish.ruvr.ru/news/2014_08_12/Turkiyeyi-sicak-bir-gundem-bekliyor/ )
AKP'nin siyasal seçeneğinin, AKP'de, "2001 ruhu"na benzer, bir siyasal uzlaşmayla ortaya çıkabileceği, Fırat'ın demecinden anlaşılmaktadır. Fırat konuşmasında, "2001 ruhu" ifadesini kullanmasa da, "yeni bir AKP"nin, AKP'ye alternatif olabileceğini düşünmektedir. "Yeni AKP"yi ise, "merkez" ya da "merkez Sağ" başlıklarıyla tanımlamaktadır.
Kurulduğu yıldan bir sene sonra iktidara gelen, 2002'den beri, 3 genel, 3 yerel seçim, 2 referandum ve 1 Cumhurbaşkanlığı seçimini, sandıkta kazanan AKP, toplamda 9 seçim kazanmıştır. Haziran 2015'te ise, 10 seçim zaferini hedeflemektedir.
Ne var ki, 10. seçimde baraj, 276 değil, 330'dur. Anayasayı değiştrecek güce ulaşamayacak bir AKP, mevcut parlamenter sistemin prosedürleri içinde, Çankaya'daki kurucu, karizmatik lideriyle bir denge kurmaya çalışacak, bundan sonra, partinin içindeki tartışmalara, kamuoyu daha çok kulak kabartacaktır. Bu çerçevede, iki tür "yeni AKP" ihtimali zihinlere gelmektedir. Birincisi, AKP içindeki "yakın çevre"nin, yeni partililerin desteklediği "yeni AKP", diğeri de Fırat'ın ifadesiyle, AKP'nin dışında kurulacak bir "yeni AKP"dir. Bu tartışmalarda, "2001 ruhu"na geri dönüş mü, "yeni AKP" mi derken, arayışlar yine Sağ'ın içinde belirtilmektedir. Tanıl Bora'nın tanımıyla Türk Sağı'nın "üç hali", milliyetçi, muhafazakar ya da İslamcı bir yüzeyde, hepsini kapsayan mı, yoksa ayrıştıran bir çerçevede mi ikame edilecektir?
2007'den sonra hegemonlaşan ve otoriterleşen AKP'ye karşı, "daha ılımlı bir AKP" mi inşa edilmeye çalışılacaktır? Bu arada, 2015 Haziran'da sayıları 72 ile ifade edilen, 3. dönemleri dolan  "eski AKP"liler, "olası küskünler" mi olacak, yoksa "kol kırılıp, yen içinde kalsa da", kırılgan bir meclis grubunun, farklı kliksel yaklaşımların arenası haline mi gelecekler. Bu soruyu bir yere kaydetmek lazım.
Ana muhalefette ise, "Sağ'a açılma" siyaseti, eleştiri konusu olurken, tüm bir siyasal rekabet, Sağ'ın değişik unsurları içinde mi vaziyet alacaktır, yoksa CHP başta olmak üzere tartışmalardan yola çıkarak, Sol seçenek, bu sefer gerçekten ortaya konulacak mıdır? 10 Ağustos 2014'te %9.76 oy alan Demirtaş akla geldiğinde, CHP milletvekili Melda Onur'un ifadesiyle, "Sol'da yeni lider" olarak lanse edilen Demirtaş'ın öncülüğünde, "Sol'da yeni yapılanma", Kürt hareketi ile Sosyalist Sol'un ittifakıyla mı ele alınacaktır?
Tekrar AKP'ye dönersek, Sağ siyasetlere duyulan ilgi, AKP'nin kendi içinde ya da AKP'ye karşı "yeni AKP" rekabetinde bir kısır döngüyü ortaya koymaktadır. AKP'nin AKP'ye karşı "çözüm" olarak algılandığı bu günlerde, 2015 Haziran'ında bir "siyasal değişim"in gerçekleştirilmesinden çok, iktidar ve muhalefette, "parti içi iktidar mücadeleler"in öne çıkacağı bir tablo yaşama geçmektedir.
O yüzden siyasal tahminler, AKP'nin siyasal vesayeti içinde yapılmakta, anlamlandırılmaktadır.
Kısır döngüyü aşacak bir siyasal dönüşüm, şimdilik siyasal zeminin uzağındadır...  

11 Ağustos 2014 Pazartesi

SİYASETİN SARMALI?

10 Ağustos 2014'te yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde, YSK'nın resmi olmayan kesin sonuçlarına göre, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan, Türkiye'nin 12.Cumhurbaşkanı seçildi. 1982'de anayasa oylamasıyla birlikte ve 'tek adayla' yapılan seçimler sayılmazsa, ilk kez  sandık yoluyla Cumhurbaşkanı seçimi gerçekleştirildi.
2007'de '367' kriziyle, Cumhuriyet mitingleri ve "e-muhtıra" eşliğinde, erken genel seçimlere gidilmesi sürecinde, iktidar partisi AKP, seçimlerden sonra yapılan anayasa değişikliği referandumuyla, hem Cumhurbaşkanı'nın görev süresini 7 yıldan 5 yıla indirdi, hem de ikinci kez seçilmesinin önünü açtı.
28 Ağustos 2007'de seçimle yenilenmiş parlamento Gül'ü Cumhurbaşkanı seçerken, 7 yıl sonra yine bir Ağustos ayında seçimlerin yapılacağı biliniyordu. 2002'den beri iktidarda olan AKP, 2003'ten beri başbakanlık görevini sürdüren Erdoğan, 2002-2007 yıllar içerisinde, AB ve IMF çıpalarıyla Türkiye'yi yönetirken, 2007'de Çankaya'nın da kendi siyasal tekeli içine girmesiyle, otoriter ve hegemon eğilimlerini, daha baskın bir biçimde ortaya koymaya başladı. Siyasal iktidar 2002-2014 arasında, 3 genel, 3 yerel, 2 referandum ve 1 Cumhurbaşkanlığı seçimi kazandı. 9 seçim kazanmanın verdiği özgüvenle, Erdoğan'ın Çankaya'daki mesaisinde, fiilen yarı başkanlık ya da başkanlık sistemini yaşama geçireceği tahmin ediliyor. Aslında fiili süreci, resmileştirmek açısından elbette bir 'kapsamlı anayasa değişikliği' planı var. Ne var ki, Erdoğan, seçimleri %51.7 ile 1.turda kazanmış olsa da, Haziran 2015 genel seçimlerinde, anayasal barajın aşılması önünde zorluklar gözüküyor. Zira, 10 Ağustos'ta katılımın düşük olması, miktar açısından çok değişmeyen oyları, oransal olarak arttırdı, bir başka açıdan, katılımın yüksek olacağı bir genel seçimde, sözkonusu oranın düşmesi, tahminler içinde yer alıyor.
Gelelim ana muhalefet cephesine. 2 turlu seçimlerin genel karakteristiği, seçim ittifaklarının 2. tura bırakılması zemininde kendini ifade eder. 1. turda, aday ya da partiler, seçime 'kendileri' olarak girerler. 2. turda, fiilen bir ittifak vücuda gelir. Yıllar önce Fransa'da Chirac'ın 2. turda Sol'dan oy almasının mantığı buna dayanıyordu. Dayanışma ise özellikle Le Pen'in 'Ulusal Cephesi'ne karşı ortaya konuluyordu. Sol seçmen, Cumhuriyet değerleri ve demokratik tepkiyle, oylarını Merkez Sağ'daki Chirac'a vermek durumunda kalmıştı.
Türkiye'de ise, Erdoğan'a karşı, CHP-MHP hattında beliren ittifak, 1. turda ilan edildi. Bu aslında, daha 1. turda yenilgiyi kabullenmek anlamına geliyordu. CHP seçmenine yönelik "tıpış tıpış oy vermeye gidecekler" yorumu, konuyla doğrudan bağlantılı olmasa da, Demirel'in 1991 genel seçimlerindeki "hamsi kavağa çıkar mı" sözünü anımsattı.
Bir başka açıdan ise, seçim sonuçları üzerinden analizler yapılırken, seçimin ihalesinin "yazlıkçı ve boykotçulara" bırakılması, ilk öfkeyle çok tatlı gelebilir. Hatta bir nevi "günah keçisi" bulunarak, bir dahaki seçimlere kadar "parti içi iktidar" korunabilir. Ancak en kritik viraj da tam burada başlar. Kendi seçmeniyle sorunlu, kavgalı bir parti profili çizmek ne kadar akılcıdır? Siyasal partilerin en temel kriterlerinden biri, kendi örgütünü ve seçmenini mobilize edebilmektir. Seçmeni suçlayarak, siyaseten bir çıkış bulunabileceğini ummak, pek akıl karı gözükmemektedir. Parti tabanına "rağmen" bir aday belirlemenin siyasal faturası elbette ağır oldu. Siyasette Ecevit'in "iki artı iki dört etmez" sözünü hatırlayalım. İhsanoğlu'nun aldığı oy, CHP-MHP'nin 30 Mart 2014 yerel seçimleri toplamının altında kaldı. Nedeni ise, siyaset aritmetik toplam değildir. Gerçekten bir 'sinerji' yakalanıyorsa, toplamın üzerinde rakam da, güç te elde edilir. Yoksa, siyaseten durağanlık içine girmek kaçınılmaz olur. Öncelikle, değişime inanan bir siyasal iradenin ete kemiğe bürünmesi gerekir. 'Kaybetmemek' üzerine bir siyasal strateji kurulmaz. Siyaset hep 'kazanmak' üzerine inşa edilir. Önceki dönemlerde benzer hataların yapılması, bugünü haklı kılmaz. Önemli olan, bugün doğruyu yapmak, yanlıştan kendini ayırabilmektir.
HDP adayı Demirtaş'ın Türkiye ortalamasının üzerine çıkan oyu açısından, kısa vadede yorum yapmak, pek isabetli olmayabilir. Ancak Kürt siyasetinin 'sosyalist Sol'la Batı'dan da oy alabilecek bir aşamaya gelmesi, CHP'nin muhalefetteki 'siyasal konumu'nu zorlama olasılığını içermektedir. 2015 ya da sonrası, bu çerçevedeki tartışmalara gebedir.    
Her seçimin bir muhasebesi vardır. Kurultaylar ille de, kısır çekişme anlamına gelmez. CHP'de 'olağan kurultay' takvimi ertelenmiş olsa da, en geç 2015 yazına kadar, bu sürecin tamamlanması gerekmektedir. Parti içi hesaplar, 2015 Haziran'ına dönük olduğu için, seçim öncesi kimse siyasal risk altına girmek istememektedir. Oysa siyaset, bir arz-talep meselesidir. Kendi seçmeniyle sorun yaşayan bir mekanizmanın, başka kulvardaki seçmenlere ulaşmak adına, tabanında erozyon yaşama potansiyeli yüksektir. Siyasetteki sarmal ise, "kutuplaşma ortamında nasıl olsa oylar bize gelir, iktidar iki kişiden birinin oyunu alıyorsa, biz de dört kişiden birinin oyunu alıyoruz" kolaycılığına kapılınabilir. Öte yandan, CHP içindeki 'ulusalcı-yenilikçi' kavgası soyuttur, sokakta karşılığı yoktur. Partinin Atatürk'ten gelen aydınlanmacı çizgisiyle, sosyal demokrasinin evrensel ilkelerinden gelen sentezi, 1976'dan bugüne, DEMOKRATİK SOL'dur. Diğer siyasal fantezilerin, yaşamda karşılığı yoktur. Üstelik 'yenilikçilik' adı altındaki 'mahçup muhafazakarlık', parti tabanından tepki görmektedir. Ulusalcılık adı altında, partinin Sol çizgisine, 'içe kapanmacı' reaksiyon, marjinal partilerin kuyrukçuluğu zemininde kaybolup gitmektedir.
Bu tartışmalar arasında, Türkiye siyasal tıkanıklık içine girmekte, seçenek arayışları ele alınmaktadır.
Oysa, Türkiye'nin sorunları yaşamsaldır, günlük politikaya heba edilemeyecek kadar acildir. Seçimlerde oy kullanmaya gitmeyen seçmenle ilgili, parti yönetimi kamuoyuna gerçekçi değerlendirme ve özeleştiri yapmak zorundadır. Kısa vadede hiç olmazsa, siyasal değerlendirmelerin ele alınacağı, "küçük kurultay" gündeme getirilmelidir. Partide, var olan tabanı küçümseyip, 'yeni taban' yaratma gibi, siyasal mühendisliklerin yeri yoktur. Elbette seçmen tabanı genişlemelidir, ancak Türkiye seçmeninin talepleri, ülkenin durumu üzerine yapılacak çözümlemeler, akademik bir bencillikle, kapalı kapılar arkasında olmamalıdır.
Siyaseten girilen sarmalda, "tek adam" yönetiminin konuşulduğu bu günlerde, gerçekten "değişim"in olup olamayacağı, demokratik ve toplumsal değişimin hangi yüzeyde yakalanacağı ve topluma temel siyasal vaadin ne olacağı anlatılmalıdır.
Siyasette rehavete yer yoktur...