21 Ağustos 2017 Pazartesi

BARZANİ REFERANDUMU NE ANLAMA GELİYOR?


http://politikaakademisi.org/2017/08/21/barzani-referandumu-ne-anlama-geliyor/

25 Eylül 2017’de düzenleneceği açıklanan, Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi olarak adlandırılan Barzani bölgesinin “bağımsızlık referandumu”, pek çok soru işaretini de beraberinde getiriyor. 30 Ocak 2005’te, ABD vesayetinde oylanan Irak anayasa referandumunda, Barzani’nin kontrolündeki bölgede, gayrı resmi bir sandık konularak, sözde bağımsızlık referandumu da eşzamanlı yapılmış ve % 99’a yakın “evet” oyu verildiği açıklanmıştı. 12 yıl sonra ikinci kez gündeme gelen 2017 model “sözde bağımsızlık referandumu” arefesinde, aradan geçen pek çok olay ve olgu olduğunu not etmek gerekmektedir.
1991’deki Birinci Körfez Savaşı’nın ardından, Saddam’ın Barzani ve Talabani güçlerine karşı geçtiği saldırı sonrası, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’ne başvurusu üzerine, 36. paralelin kuzeyi Saddam’a “uçuşa yasak bölge” haline getirilmiş, bölgenin güvenliği de İncirlik üssünde konuşlanan uluslararası Çekiç Güç’e verilmişti. Bu bölge, 1991-2003 yani iki körfez savaşı arasındaki dönemde, bir antiteye yani siyasal varlığa dönüştü. Türkiye ve Ortadoğu’da ilginç olan konu, Britanya ve Rusya arasında “Şark Meselesi”nin yaratıldığı, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Batı vesayetinde bir Kürt bağımsızlığı ya da Kürt hareketinin farklı vesilelerle gündeme gelmiş olmasıdır. 1881’de, ilk modern Kürt isyanı sayılan Şeyh Ubeydullah isyanından beri, bu çelişki, çeşitli vesilelerle yaşanmaktadır.
Benzer durum, Sevr’deki ”Kürt özerkliği” ya da Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde yaşanan “Koçgiri isyanı”, Cumhuriyet sonrası “Şeyh Sait isyanı”nda defalarca tekrarlanmıştır. Önceleri İslamcı hareketlerle anılan bu ayaklanmalar, 1950’lerde Ortadoğu, 1960’lardan itibarense Türkiye özelinde sol hareketlerle harmanlanmış, hatta günümüzde Türkiye’deki sol siyasetin üzerinde tahakküm kurmaya varan bir çerçeveye ulaşmıştır.
Peki Barzani bu fotoğrafın neresindedir. Baba Molla Mustafa Barzani, 1958’de General Kasım’ın  darbesinden sonra, SSCB’den Irak’a dönmüş; ancak beklediği özerklik vaadi yerine getirilmeyince, 1962-1975 arasında Şah’ın İran’ı ve İsrail’in ABD öncülüğündeki desteğiyle, “büyük ayaklanma”yı başlatmıştı. Türkiye’de feodaliteyi diline dolayan sol hareket, Barzani’nin aşiret özelliklerine yok saymış, farklı bir sentez arayışına girmişti. Ancak hesap etmedikleri, Barzani’nin olağanüstü “esnek” siyasetiydi. Sözgelimi SSCB destekli Baba Barzani, SSCB’den Irak’a döndükten sonra, ayaklanmasını ABD patronajında gerçekleştirmişti.
1991 sonrası oğul Barzani, aşiret özellikleri, İslami karakteri ve Nakşibendi kökleriyle, daha çok kendini göstermeye başladı. İran-Irak Savaşı sürecinde hareket serbestisi kazanan Barzani, iki körfez savaşı arasında önce Talabani’yle çatıştı, sonra Türkiye-ABD aracılığında Talabani’yle uzlaştı, Irak anayasasıyla “özerkleşti”, hatta bir ara “Yahudi” olduğu söylentisiyle İsrail’le geleneksel bağını güçlendirdi ve bugün de bağımsızlık için nabız yokluyor. Öte yandan, Türkiye’de iktidar partisinin (AKP) büyük kongresinde “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganıyla karşılandı ve Nakşi-İslamcı yönüyle Türkiye’de muhafazakarlığın İslamcı yönünü ve ortak paydasını vurgulamasına vesile olundu. “Kemalist Cumhuriyet”e karşı olma parantezinde, “sosyalist sol”dan “İslamcı sağ”a uzanan geniş bir politik spektrumun aktif ya da pasif desteğini aldı.
Belki bugün “bağımsızlık” Barzani açısından biraz daha vade gerektiriyor. Ancak artık imkansız değil; sadece zamanlama meselesini içeriyor. Suriye’deki “PYD” terörüne karşı, daha “zararsız”, Britanya ve ABD hattındaki “bizim çocuk” Barzani’ye karşı, bölgesel bir hareketin mimarisi gerçekten çok zor. İran Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye ziyareti, bölgesel bir hareketin emaresi gibi görülse de, fazlaca anlam yüklenen bir teması andırıyor. Zira Barzani, Batılı güçlerin yanısıra, Rusya’yla da dengeli bir siyasetle, sosyalist, İslamcı, sağcı, solcu, bölgesel-bölge dışı güçlerle oldukça pragmatik bir diplomasi ve yaklaşımla adım adım hedefine ilerliyor.
Suriye’de Kürt bölgesiyle, Barzani bölgesi, “büyük Kürdistan” haritasını oluşturur mu? Bu birleşik harita Akdeniz’e bu vesileyle ulaşır mı? Fazlaca komplo teorisi kokan bu zihni egzersizler, Barzani’ye sadece hareket alanı kazandırıyor. İktidar partisi delegelerinin “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye slogan attığı, en sekülerinden, en muhafazakarına Türk burjuvazisinin 1200 şirketi ve daha fazlasının iş yaptığı, İsrail’in Mistaravim grubunun Peşmergeler’i eğittiği, ticari ve sınai yatırım yaptığı, ABD üslerinin arttığı, Rusya ve Çin yatırımlarının yoğunlaştığı Barzani bölgesi, olanca rahatlığıyla bu ya da bundan sonraki referandumlarla kendisine bir meşruiyet alanı çiziyor. Bölgesel ve bölge dışı güçler de, bu tarihi sürece tanıklık ediyor ve bu süreci işbirlikleriyle güçlendiriyor.
Yaşanan tarihsel dönüşüm; Musul, Kerkük meselesi, Irak merkezi yönetiminin olası tepkisi, çöken IŞİD sonrası ortam derken, bölgedeki parçalanan Araplar, devletleşen Kürtler ve seyirci ülkelerle ilginç bir tabloyu ortaya koyuyor…

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

31 Temmuz 2017 Pazartesi

EL AKSA’DA 50 YILIN KRİZİ…


http://politikaakademisi.org/2017/07/31/el-aksada-50-yilin-krizi/

14 Temmuz Cuma gününden beri İsrail’in El Aksa’da yaşadığı bir kriz var. İki İsrail polisini öldürdükten sonra El Aksa’ya saklanan üç Filistinli’nin İsrail polisince öldürülmesi olaylara neden olurken, İsrail hükümetinin Cami’de silah saklandığı savıyla Harem-üş Şerif girişine metal dedektörler koyması, gerilimi daha da arttırdı. 24 Temmuz’da dedektörlerin kaldırılması durumu biraz olsun kolaylaştırmış gözükse de, bölgede ve özellikle Türkiye’de yaşanan durum, gerçekten pek çok soru işaretini beraberinde getirmektedir.  (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/murat-yetkin/israille-gerilimin-baska-hassas-boyutlari-var-40535602)
El Aksa ya da diğer adıyla Mescid-i Aksa, Müslümanlar’ın “ilk kıblesi” sayılmaktadır. Miraç gecesinde, kıblenin Mekke’ye alındığına inanılmaktadır. Mescid-i Aksa ve Hz. Ömer döneminde inşa edilen Kubbet’üs Sahra’nın bulunduğu alan Harem-üş Şerif olarak adlandırılmaktadır. 1967 savaşında el değiştiren Kudüs, İsrail yönetiminde farklı tartışmalarla gündeme gelmiştir. En çok kuşku duyulan konu ise, Tapınak Dağı olarak anılan sahada, Harem-üş Şerif’in bir kısmını çevreleyen, Ağlama Duvarı ya da Batı Duvarı olarak anılan yerdir. Bu yer, Yahudiler için en kutsal mekan olarak kabul edilmektedir. Zira Batı Duvarı, tek tanrılı dinlerin ilk mabedi olarak kayıtlara geçen Hz. Süleyman tapınağının Batı duvarı olarak ifade edilmekte, Müslümanlar ise, Harem-üş Şerif’in kazılarla ve baskı politikalarıyla ortadan kaldırılacağından endişe etmektedirler.
İnançlarla anılan Kudüs’te, Harem-üş Şerif’in yanındaki yokuş, “çileli yol” olarak bilinen Villa de Rosa’dır. Hz. İsa’nın çarmıhı taşıdığına inanılan yolun sonunda, mezarının olduğuna inanılan Hristiyan Kilisesi vardır. Harem-üş Şerif’ten baktığınızda, gördüğünüz tepe ise, Falih Rıfkı Atay’ın romanına isim olan Zeytindağı’dır. Hz. İsa’nın ilk vaazını da burada verdiği dile getirilmektedir.
Britanya’nın koloni idaresini bitirmeden önce, 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu gündemine getirdiği 181 sayılı kararı belirten “taksim planı”nda, Kudüs, BM gözetiminde bir uluslararası antite olarak idare edilecekti. Adını saydığımız kutsal mekanların iç içe olduğu Kudüs’ün içindeki “eski şehir” de BM tarafından yönetilecekti.
İsrail kurulduktan sonra yaşanan 1948-1949‘daki Arap-İsrail Savaşı’nın sonunda, Doğu Kudüs, 1967’ye kadar Ürdün’ün elinde kaldı. O zaman Arap dünyasında bir “Kudüs tartışması” ya da 1958’e kadar bir “Filistin davası” başlıklı bir konu çok fazla ön planda değildi. Ne zaman ki 1967 savaşında İsrail Doğu Kudüs’ü ve kutsal mekanları da ele geçirdi, 50 yıldan beri bu konular tartışılıyor.
Günümüzde, Batı Şeria’da kısıtlı bir alanda Filistin Otoritesi yaşamını sürdürmeye çalışsa da, Gazze’deki Hamas, uluslararası alanda, özellikle İslam dünyasında daha çok dikkat çekiyor. 2000 yılında Ariel Şaron’un zorla Harem-üş Şerif’i ziyaret etme girişimi, II. İntifada ile sonuçlanmıştı. Bu kadar hassas bir çerçevede, İsrail’in konuya yaklaşımı, hem iç dengeler, hem de uluslararası dengelerle bağlantılı olarak ortaya konuluyor. Kırılgan koalisyonun Başbakanı Netanyahu, bir yandan muhafazakar görüntüsünü kaybetmemeye çalışırken, bir yandan da  Doğu Akdeniz’de Türkiye’yle 2016’da başlayan normalleşmeyi sonlandırmak istemiyor. Bununla birlikte, Türkiye’ye karşı sert bir dil kullanmaktan da geriye kalmıyor.
ABD Başkanı Trump’ın Netanyahu’yu destekleyen siyaseti, şimdilik uygulamasa da, ABD Büyükelçiliği’nin 1967 tarihli 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına göre işgal altında olduğu tescillenen Kudüs’e taşınma söylemi, İsrail hükümetine dünya siyasetinde biraz daha cesaret vermiştir. Ama bu tümden bir meydan okumayı içermemektedir.
Türkiye’de ise siyasal iktidar, şöyle bir çelişkiyi sürdürmektedir. İsrail hükümeti gibi, 2016’da normalleşen ilişkileri sona erdirecek bir sert hamleye girişmezken, İslam İşbirliği Örgütü’nün dönem Başkanı sıfatıyla, konuyu uluslararası platforma taşımakta, sert bir dil kullanmaktadır.
Siyasal iktidarın çelişik gözükse de, diplomasi-iç siyaset dengesindeki tutumu, Mavi Marmara gibi bir ortamın oluşmaması, sokakta aynı dengeyle karşılık bulmamaktadır. BBP’ye bağlı Alperen Ocakları’nın 20 Temmuz’da Türkiye’nin Yahudi yurttaşlarının kutsal mekanı Neve Şalom’a yönelik saldırısı, çok düşündürücüdür. Çünkü “sokaktaki sağ”ın bilinç altında, kendi yurttaşlarının bir bölümünü, inancı ve etnik kökeninden dolayı, bir başka ülkeye karşı “rehine” gören  tezahürü vardır.
21 Temmuz Beyazıt ve 30 Temmuz Yenikapı mitinglerinde, Saadet Partisi’nin öne çıktığı mitinglerde, İsrail karşıtlığından yola çıkarak, anti-semitizm, Türkiye’deki laik düzen ve pek çok konu harmanlanmış, 30 Temmuz’da İsrail’in protesto edildiği gün, eski Hıristiyan mabedi Ayasofya’nın Müslüman mabedi olarak tekrar açılmasının, El Aksa’daki düzenlemelere bir yanıt olacağı ileri sürülmüştür.
Kafalar karışık, siyaset kompleks, sokak ise nefret söylemiyle, tüm dünyaya karşıdır. Kudüs mü? O da, bu konuda iç siyasete yönelik araçsal bir verimlilik içermekte midir?

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

TEKİRDAĞ SÜLEYMANPAŞA BELEDİYESİ "LOZAN GERÇEKLERİ" KONFERANSIM...


https://www.facebook.com/deniz.tansi/media_set?set=a.1632234383476222.1073741834.100000690283823&type=3&pnref=story
http://www.hurriyet.com.tr/lozan-gercekleri-konferansi-buyuk-ilgi-gordu-40532479

9 Haziran 2017 Cuma

BRİTANYA’DA NE “BREXIT”, NE DE “SCOTEXIT”


http://politikaakademisi.org/2017/06/09/britanyada-ne-brexit-ne-de-scotexit/

8 Haziran 2017’de Britanya’da yapılan erken seçimler, dünyada son yıllarda hızlıca estirilen “otoriter ve popülist sağ” rüzgarı durdurmasa da, en azından söz konusu trendi dindiren bir ara durak işlevi gördü.  2015 genel seçimlerinin galibi Muhafazakarlar, 2016’da Brexit oylaması sonucunda, Britanya’nın AB’den ayrılmasını öngören 50. maddenin işletilmesini sağlayan süreci başlattılar. Resmen 2017 ilkbaharında başlayan yeni süreç, Muhafazakar Parti liderliğinde, 2016 referandumu sonrası nöbet değişimi getirmiş, kararsız kalan Başbakan David Cameron ise yerini “yeni demir Lady” olarak anılan Theresa May’e bırakmak durumunda kalmıştı. May, “Brexit” konusundaki kararlılığını her fırsatta dile getirmiş, buna koşut olaraksa, İskoçya’da “Scotexit” yani İskoçya’nın Britanya’dan ayrılması kampanyası ifade edilmeye başlanmıştı. Anımsanacağı üzere, 18 Eylül 2014’de İskoçya’nın Britanya’dan ayrılması hakkındaki referandumda, % 55 civarındaki “hayır” oyları, İskoçya’nın Birleşik Krallık’ta kalmasını sağlamıştı. Westminster partileri olarak anılan, Muhafazakarlar, İşçi Partisi ve Liberaller, “hayır” üzerinde önemli bir işbirliği sağlamışlar, ülkede birlik sağlama refleksi ön plana geçmişti.
Ne var ki, 2016 Brexit sonrası, İskoçya’daki tartışmalar, 2014 öncesi gibi ses getirmedi. Bununla birlikte, Muhafazakar iktidarın erken seçim talebinde görüldüğü üzere, daha kuvvetli bir Brexit vurgusunu yaşama geçirmek için, siyasal iradeyi tazeleme gereksinimi doğdu. İşte tam da bu çerçevede, İşçi Partisi’nde 12 Eylül 2015’ten beri Genel Başkanlık görevini üstlenen Jeremy Corbyn faktörü ön plana geldi. Partide Tony Blair’in neoliberal “yeni sol” söyleminin tersine, Marksist çizgiye ve Marksist sol’un klasik değerlerine yakın olan Corbyn, gençler içindeki popülaritesiyle beklenmedik bir ilerleme sağladı ve de en önemlisi İskoç Ulusal Partisi’ne kaptırılan oyları da geri alarak, önemli bir çıkış yakaladı. 2015’te % 30,4 oyla 232 sandalye kazanan İşçi Partisi, dünkü seçimlerde oylarını % 40,3’e çıkardı ve 261 milletvekiline ulaştı. Gerçi Muhafazakarlar da oylarını % 36,9’dan % 42,4’e çıkardı, ancak 330 olan sandalye sayısı 315 ya da 316 civarında kaldı. Sonuçta, Muhafazakarlar mutlak çoğunluğu kaybetti, İşçi Partisi çok önemli bir çıkış yakaladı ve İskoç Ulusal Partisi’nin oyları ise % 4,7’den % 3,1’e, sandalye sayısı da 54’den 35’e düştü.
2017 uk hung parliament
Seçim grafiği
Muhafazakar hükümetin 2015’e kadar ortağı olan Liberaller, % 7,9’dan % 7,1’e düşen oy oranlarına karşın, sandalye sayılarını 9’dan 12’ye çıkardılar. 2016 sonrasında muhalefet düzeyi daha da artan Tim Farron’un Liberal Demokrat Partisi, yeni dönemde koalisyona girer mi, ya da hangi koşullarla girer, Brexit ne olur, Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi daha yoğun bir çalışmayla, güçlü ve belirleyici bir ana muhalefet olarak sadece Britanya’da değil, dünya siyasetinde de  sol bir karşı duruşu geliştirir mi? Bu gibi sorulara yanıtları önümüzdeki günlerde göreceğiz…
Muhafazakarlar ise, “burunlarından kıl aldırmayan”, sol’u küçümseyen, AB’den kopuşu hızlandıran ve Trump Amerikası ile birlikte görüntü çizen anlayışlarını, yeni dönemde koalisyon zorunluluğu ile törpülemek durumunda kalırlar mı? Aslında bu bile parlamenter sistemin önemini, demokratik işleyişin konumunu bize anımsatıyor. Uzlaşmaya dayalı bir yönetim, çoğunlukçu değil ama çoğulcu bir anlayışla mümkün olabiliyor.
Kendi içindeki çelişkilere karşın, Britanya demokrasisi yine dünyaya dersler vermeyi sürdürüyor, ancak bundan en çok rahatsız olanların başında, daha düne kadar İşçi Partili Müslüman kökenli Londra Belediye Başkanıyla, Twitter’da polemiğe giren Trump’da hissedilebiliyor. ABD’nin klasik stratejik ortağı Britanya’da sol iktidara gelmese de, güçlü ana muhalefet, üstelik Liberallere gereksinim duyan bir Muhafazakar iktidar, Trump için kabusa dönüşmüş gözüküyor. Herhalde, son yıllardaki Muhafazakar girdabın, en azından hızının kesilmesi açısından, geleceğe yönelik umutlar için, küçük de olsa bir ışık belirdi.
Britanya’da Brexit ve Scotexit, sandıkta ciddi yara aldı. Herhalde ülke içinde birliği sağlamak, yine sol’un birleştirici söyleminde ve siyasetinde olacak…
Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

8 Haziran 2017 Perşembe

KATAR’DA ‘KILIÇ DANSI’


http://politikaakademisi.org/2017/06/07/katarda-kilic-dansi/

Son yıllarda Türkiye’de adı en çok geçen ülkelerden birisi de Katar olarak kaydediliyor. Aslında sadece ülkemizde değil,  Ortadoğu ve dünya politikasında da sıklıkla vurgulanan, haritada çok dikkat çekmese de, doğalgaz zenginliğiyle ve farklı ülkelerdeki devasa yatırımlarıyla dikkat çeken bir Emirlik’ten söz ediyoruz. Basra Körfezi’nde Suudi Arabistan’a yakın Sünni rejimler kısaca “Körfez ülkeleri” olarak adlandırılırken, Katar, 1990’ların sonundan itibaren bölgesel anlamda da Suudi Arabistan’dan farklılaşan politikasıyla, tepki çeken bir unsur haline geldi.
2010 sonu ve 2011 başında “sözde Arap Baharı” olarak geçen olaylarda, Katar sermayesine ait El Cezire kanalı adeta “bölgesel CNN” olmaya soyundu. Katar’da olmayan demokrasi, Tunus, Mısır, Libya ve en son da Suriye’de talep edildi. “Naklen devrim” gerçekleştirme girişimlerinde, Mısır’da İhvan destekli bir yönetim istense de, Mursi’nin liderliğindeki İhvan sadece bir yıl dayanabildi ve ABD destekli bir askeri darbeyle devrildi. Sisi yönetimine, ertesi gün, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkeleri 8 milyar $ verdiler; bir nevi “darbenin sponsoru” oldular. Libya’da El Kaide ve IŞİD’in güçlenmesi ve Suriye ve Irak derinliğinde “IŞİD imparatorluğu”nun kurulma girişimlerinde de hep Katar’ın adı geçti. Hamas’ın Gazze’deki konumu ve yaşanan çeşitli saldırılarda, Katar, özellikle Suriye kaosu başladıktan sonra, Hamas yöneticilerini ağırlayarak, İhvan-Hamas ekseninde bölgede belirleyici bir güç olmaya soyundu. Türkiye ile yakın siyasi, askeri ve ekonomik müttefik görünümünde, Körfez ülkelerinin son kararları da değerlendirildiğinde, ikili bir “değerli yalnızlık” senaryosunun pekiştiğini gözlemlemek mümkündür.
Bölgesel vesayet arayışlarında, ABD Başkanı Donald Trump’ın Mayıs’ta Suudi Arabistan ve İsrail temaslarında görüldüğü üzere, “İran karşıtı cephe”nin mimarisi dikkat çekti. İsrail ve Suudi Arabistan’ın yanısıra, Körfez ülkeleri ve Mısır bu çerçevede ele alınırken, Türkiye dengeleri gözetirken, Katar, İran’la da yakın ilişkiye sahip olmanın olumsuzluklarını bu eksende hissetmeye başladı. Körfez’de İran’la Kuzey Gaz Sahası’ndaki ortaklığı ve yoğun ilişkileri, soru işaretlerini ciddi anlamda pekiştirdi (http://www.sozcu.com.tr/2017/dunya/trump-geldi-ortadoguda-enerji-kavgasi-basladi-1884531/). Öte yandan, İran meclisine ve Humeyni’nin mezarına yapılan IŞİD saldırıları, İran’ın da yeni dönemde terörün hedefi  olacağını göstermektedir (https://t.co/xoO2P4ESEw). Ne var ki, krizin ilk başından beri, ABD, Katar’a karşı daha mesafeli bir tutum sergiledi. Zira Saddam Hüseyin’in devrilmesinde ve halen devam eden Afganistan’daki NATO operasyonlarında, Katar’daki ABD üslerinin konumunu yok saymak olanaksızdır.
Bununla birlikte, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır, Maldivler, Moritanya, Ürdün’ün diplomatik ilişkileri askıya alan, Körfez ülkeleri ve Mısır’ın, hava sahasını kapatma, kara sınırlarını Suudi Arabistan başta olmak üzere bloke etme davranışı, kendi vatandaşlarını ivedilikle çağırma, gıda ambargosuna varan yaptırımlar, bölgesel ablukanın perde arkasında, ABD taleplerinin de dile getirildiğini gösteriyor. El Cezire’den @faisaledroos’un aktarımıyla, Suudi Arabistan, Kuveyt aracılığıyla, 6 Haziran 2017 gecesi, 10 ön koşul ileri sürerek, Katar’a ilişkilerin normalleşmesi için 24 saat mühlet verdi. Suudi Arabistan’ın Katar’a ültimatom verdiği 10 ön koşullar şöyle aktarılmaktadır:
1-) İran’la acilen diplomatik ilişkileri kes.
2-) Hamas üyelerini sınırdışı et.
3-) Hamas üyelerinin banka hesaplarını dondur ve anlaşmaları durdur.
4-) Müslüman Kardeşler (İhvan) üyelerini sınırdışı et.
5-) Körfez İşbirliği Konseyi karşıtı unsurları sınırdışı et.
6-) Terör örgütlerini desteklemeyi durdur.
7-) Mısır’ın iç işlerine müdahaleyi durdur.
8-) El Cezire’nin yayınlarına ara ver.
9-) El Cezire’nin Körfez yönetimlerine karşı tacizleri için özür dile
10-) Körfez İşbirliği Konseyi’nin temel antlaşmasına aykırı eylemleri durdur.
Buradan yola çıkarak, Suudi Arabistan’ın da bir dönem destek verdiği siyasaları unuttuğu, Trump’la Suudi Kralı’nın birlikte oynadığı simgesel “kılıç dansı”nın, etkilerini hissettirdiği görülmektedir. Tüm bu tartışmalar zemininde, nasıl bir pazarlık sergileneceği görülecektir. Diplomatik teamüllerde, verilen mühletin sonunda yaptırımlar beklenir. Yemen örneğindekine benzer silahlı bir müdahale ivedilikle tahmin edilmese de, ekonomik yaptırımların kalıcı hale gelmesi, Katar’da “ekonomik kriz” yaşanması olasılığı masada durmaktadır. Türkiye’nin iktisadi işbirliği ne kadar işe yarayacak ya da  Suudi Arabistan’la farklı eksenlere mi düşülecektir?
Soruları hemen yanıtlamak zor gözükse de, Katar merkezli ekonomik düşler, bölgesel vesayet, bölgeyi biçimlendirme arayışları ve “ılımlı İslam” hayalleri suya düşmüş gözükmektedir. Yeni dönemi bu yönüyle anlamak, Obama fantezilerinin yanıltıcı büyüsünü, ABD yardımıyla, bölgesel güç olma arayışlarını unutmak gerekmektedir.
Rakka’ya SDG görüntüsü altında yapılan operasyon, IŞİD’i tasfiye sürecinin hızlanması, Suriye’deki ham beklentilerin, ABD-Rusya desteğinde bir PKK terör oluşumuyla sonlandığını göstermektedir. Sil baştan da o kadar zor ki, resimleri Türkiye’de statlara asılan Katar Emiri, ileride hangi komplolarla anılacaktır hep birlikte göreceğiz…
Yrd. Doç. Dr. Deniz TANS