9 Mayıs 2014 Cuma

IRAK SEÇİMLERİ VE BÖLGENİN GELECEĞİ

30 Nisan 2014'te Irak'ta milletvekili genel seçimleri yapıldı. Kesin  sonuçların 25 Mayıs'ta açıklanacağı seçimler, gelecekteki tablo açısından, gözlemcilerin ilk yorumlarına göre, kısa vadede bir siyasal değişim getirmedi. Ne var ki soru işaretleri arttı, belki de "belirsizlik durumu" daha da pekişti.
2003'teki ABD işgali öncesinde, Sünni Arap elitin yönettiği BAAS rejimi, 2005 Irak anayasasından sonra, Şii Arap çoğunluk ve Sünni Kürtler arasındaki koalisyonun yönettiği, "yeni Irak"a dönüştü.
Ancak "yeni Irak", 2011 Aralık ayında sona eren ABD işgalinden sonra, Şii başbakan Maliki'nin, "merkezi yönetimi" güçlendirmeye çalıştığı ve diğer unsurlarla çekiştiği bir siyasal-toplumsal rekabete sahne oldu. 2011'de yaşanan Arap Baharı, Irak açısından yeni sorunların da doğmasına yol açtı. Henüz ABD işgali sona ermeden başlayan olaylarda, özellikle Mart 2011'de Suriye'ye yansıyan "gecikmiş Arap Baharı", Irak içindeki etnik, mezhepsel grupların, farklı ittifak ve uzantılarının Suriye'ye yönelik izdüşümlerini ortaya koydu.
Türkiye'deki "deyimle", her bir Irak içi alt kimlik siyasetinin "paralel yapıları", Suriye'de yaşam buldu, Suriye'deki fragmantasyonu arttırdı. Böylece daha karmaşık, kompleks bir büyük fotoğraf, Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne uzanan bir kronik içe dönük patlamayı beslemeye başladı.
Seçim sonuçlarında görünen ilk izlenim, Irak başbakanı Maliki'nin "Hukuk Devleti Koalisyonu", "Sadr Hareketi", Barzani'nin "Kürdistan Demokratik Partisi" ve Allavi'nin "Irak Ulusal İttifakı"nın başat siyasal oluşumlar bağlamında öne çıktıklarıdır. Muwatin olarak bilinen Irak Yüksek İslam Konseyi de, seçimden ikinci parti olarak çıkmıştır. Sünni Araplar'ın El Hadba partisi de üçüncü siyasal parti olarak, parlamentoda yerini almıştır. Maliki, aralarındaki siyasal ayrımlara rağmen, Şii Arap oluşumlarla birlikte koalisyon oluşturma çabası içindedir. Böylece ABD'nin çizdiği "Şii Arap-Sünni Kürt koalisyonu" rotası, Şii Araplar'ın, %60 gibi bir sayısal çoğunluğunun siyaseten de Irak'ı yönetmesi gayreti ile dönüştürülmeye çalıştırılmaktadır.
Sünni Kürtler'in "ayrı Kürt devleti" kartı ceplerinde dursa da, Sünni Araplar için, geriletildikleri Irak siyasetinde, özellikle El Kaide sarmalına girme riskleri büyüktür. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve El Nusra, bu çerçevede Irak El Kaidesi içindeki ayrımları da ifade etmekte, IŞİD, El Kaide tarafından da aforoz edilmektedir. IŞİD ve El Nusra, Suriye içindeki militan unsurlarıyla, dikkat çekmekte, IŞİD, Suriye'de elde ettiği nüfuz bölgeleri dışında, Irak'ta da Felluce-Tuzhurmatu hattında hükümranlık alanı yaratmaktadır. Devletsiz kalan Sünni Araplar, farklı militan grupların etkisinde, daha büyük bir sorunun temelini teşkil edebilirler.
Maliki eğer Şii Arap unsurların dışında koalisyon kurmayı isterse, Barzani ve Talabani ile hükümet kurmaya sayısı yetmemektedir. Her durumda, diğer Şii Arap ve yetmezse Sünni Arap ortaklara gereksinim duyacaktır. Görünen odur ki, Maliki, öncelikle Şii Arap unsurlara ağırlık verecek, bu da İran etkisi, Sünni Kürt ayrılıkçılığı, Sünni Arap isyanı ve El Kaide yapılanması gibi algıları besleyecektir.
Maliki-Barzani arasındaki siyasal gerilim, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin Türkiye dahil, başka ülkelerle imzaladığı petrol protokolleri, merkezi yönetim-bölgesel yönetim ikiliğini daha da derinleştirmektedir. Öte yandan Barzani bölgesi, Suriye'de üç kantonda özerkliğini ilan eden PYD yönetimindeki Rojava bölgesinden çekinmekte, hendekler kazmakta, Suriye Kürtleri'ni ancak kendi vesayeti altıında yaşama hakkına mahkum bırakmaya çalışmaktadır. Rojava'daki Kürt yönetimini, kendi açısından "paralel Kürt yönetimi" olarak değerlendirmekte, rahatsız olmaktadır.  
Hani çok ünlü bir filmden esinlerenerek, "Irak cephesinde yeni bir şey yok" diyebiliriz ancak, Irak ve Ortadoğu'nun geleceği açısından endişe verici bir gelecek, kendisini belirsizlik düzleminde yeniden üreterek, parçalı, yarım devletlerden oluşacak bir haritayı, 1916 Sykes Picot ve 1920 San Remo çerçevesinde güncelledi diye anlatabiliriz...

KAYNAKÇA:

Opinion: "Why Iraq elections can't fix chaos left behind US", Fawaz A. Gerges, CNN, May 1, 2014
http://edition.cnn.com/2014/04/30/opinion/iraq-election-gerges/

"Iraq elections unlikely to bridge sectarian divide", Michael Stephens, Aljazeera, 29 Ap, 2014,  http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/2014/04/iraq-election-unlikely-bridge-sec-2014428882392899.html

"Iraq's election: Shia vs Shia",  Economist Blog, May 7, 2014. http://www.economist.com/blogs/pomegranate/2014/05/iraq-s-election

"Iraq experiences an unusual election season", Abdulrahman al Rashed, Alarabiya, May 5, 2014. http://english.alarabiya.net/en/views/news/middle-east/2014/05/05/Iraq-experiences-an-unusual-election-season.html


8 Mayıs 2014 Perşembe

ÖZERKLİK MESAİSİ?

Türkiye'de medyaya, 8 Mayıs 2014 itibarıyla, ilginç bir haber düştü. Buna göre, HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, hükümet ile PKK terör örgütünün başı Öcalan'ın "özerklik" konusunda anlaştığını, İmralı'ya ziyarete gelen HDP heyetine, sözde "kalıcı barış" için, Öcalan'ın bizzat iki şart ileri sürdüğünü ve aktarılması istediğini kaydetti.
(http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/69477/_Hukumet_ile_Ocalan___ozerklik__icin_anlasti_.html)
Buldan'ın aktardığı iki şart aslında iki yasal düzenlemeyi içeriyor. Birincisi "bölgesel özerklik yasası", diğeri de "demokratik sivil toplum yasası" olarak, Buldan tarafından anons ediliyor.
Başlıkları dile getirilen, içerikleri henüz kamuoyuyla paylaşılmayan yasal düzenlemeler, ne kadar gerçeği yansıtıyor? Öte yandan, bu tür bir mutabakat olmasa, Buldan neden böyle bir demeç versin?
Türkiye'de Özal döneminden beri, iki anayasal değişiklik, farklı fırsatlar kollanarak, ortaya koyuluyor. Başkanlık sistemiyle, Türkiye'de "kararların daha hızlı alınacağı", Anayasa'daki ifadesiyle, "yönetimde istikrar" sağlanacağı belirtiliyor. Diğeri de, gerek şart olarak belirtilmemekle birlikte, "özerklik" adıyla olmasa da, "federasyon" başlığında, "yerinden yönetim" ya da "yerindenlik" parantezinde ele alınıyor.
Ancak tahmin edileceği gibi, Başkanlık sistemi, ABD'deki gibi değil, alaturka bir yaklaşımla, "kuvvetler birliği"ne dayalı, otoriter bir tek adam yönetimi olarak anlatılıyor. Böyle olunca Türk Sağı'nın Rousseau'dan devşirdiği "genel irade"nin "milli irade" hali gündeme geliyor. "Milli iradeci" başkanlık, federatif bir yapılanmayla nasıl buluşacak diye sorulduğunda, işler karışıyor. İstihbari anlamda yapılan yeni yasal düzenlemelerle artık kanuni hale gelen "Öcalan'la İmralı'daki müzakere süreci" ile, belli bir teritoryal alanda, ülke sınırları içinde, farklı bir hukuk uygulanması meşrulaştırılmaya çalışıyor. Böylece "seküler Kürt hareketi" ile "İslamcı iktidar" arasında, bir "Araf noktası" oluşturuluyor.
30 Mart 2014 yerel seçimlerinde de görüldüğü gibi, etnik Kürt hareketi, AKP ile belli uzlaşmaları diri tutmaya çalışıyor, hatta Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi gözlemlendiği üzere, "mahçup bir ittifakı" korumanın telaşı içinde davranıyor. Her ne kadar "biz aslında tüm Türkiye'de özerk bölgeler ve bu çerçevede federasyon istiyoruz" diyorlarsa da, kendi deyimleriyle kurucu irade ve paradigmayı değiştirme konusunda, iktidar ile "mecburi bir birliktelik" içinde duruyorlar. İşin siyasal bilançosuna sıra geldiğinde, teritoryal olarak oy grafiğiyle çizdikleri coğrafi alanda, kamu yönetimi bağlamında "idari vesayet" ve "hiyerarşi"den arınmış bir "yönetim özerkliği" talep ediyorlar.
Teknik anlamda şöyle bir soru gündeme gelebilir. CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu'nun 2011 genel seçimleri öncesinde zikrettiği "Avrupa yerel yönetimler özerklik şartında Türkiye'nin çekincelerini kaldırması" taahhüdü, bir nevi "idari özerklik" konusunu ileri süren bir "çerçeve değişikliği"ni barındırıyordu. İktidar ve  Öcalan arasında iddia edilen mutabakat varsa, Erdoğan'ın olası cumhurbaşkanlığı öncesi, idari mi yoksa siyasi özerklik mi gündeme gelecek. Belki de bir alıştırma devresi olarak, "idari özerklik" ele alınma durumunda olabilir.
Buldan aracılığıyla Türk kamuoyuyla paylaşılan mutabakatta, "müzakere çerçeve yasası" ve "hakikatleri araştırma komisyonu"nun da gündeme geleceği anlatılıyor. Türk hukuk sisteminde "çerçeve yasa" usulü olmasa da, eğer "çerçeve yasa" konusu uygulama aşamasına gelirse, yapılacak anayasal değişikliklerle beraber, tüm yasal değişikliklerin, bir ortak çerçeveye oturtulması sözkonusu olacak.
Zaten "hakikatleri araştırma komisyonu" konusunda, bizzat CHP genel başkan yardımcısı Sezgin Tanrıkulu'nun dile getirdiği üzere, ana muhalefetin de aynı öneriyi paylaştığı gözüküyor.
Peki "özerklik mesaisi", iktidar ve ana muhalefetin, her konuda uzlaşamasa da, belli ortak yaklaşımları ve Öcalan'ın talepleri ile belli bir noktaya mı yaklaşacak? Yoksa, Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması durumunda, yeni bir "zamana yayma" taktiği mi ile karşılaşılacak?
İslamcı, otoriter bir yaklaşımla, silahlı etnik hareket, demokratik bir "ortak payda"da mı buluşacak?
Ve buradan "yeni bir paradigma" mı doğacak?
Sorular zaten verili zemini anlatıyor???

3 Mayıs 2014 Cumartesi

İSRAİL'LE YENİ DÖNEM...

Kendi deyimleriyle "muhafazakar demokrat", dünyaya göre İslamcı ya da Ilımlı İslamcı olan siyasal iktidar, İsrail'le ilişkilerin normalleşeceği sinyallerini ne zamandan beri veriyor.
İsrail'le ilişkilerde normalleşme arayışında, aslında belli bir zamandan beri "gizli bir diplomasi" yürütülüyordu. Özellikle Mavi Marmara'dan dolayı Türkiye'nin İsrail'den talep ettiği 3 maddenin ilkinin, yani "özür" maddesinin aşılması, bir demir leblebi direnişinin çatlaması anlamına geliyordu. 2013 baharında, ABD Başkanı Obama'nın İsrail ziyaretinde, İsrail başbakanı Netenyahu'nun, uluslararası sularda İsrail komandoları tarafından öldürülen 9 Türk yurttaşı için başbakan Erdoğan'dan "özür dilemesi", gözleri ikinci ve üçüncü maddelere çevirdi.
2008 Aralık-2009 Ocak'ta İsrail tarafından Gazze'ye yönelik gerçekleştirilen "Dökme Kurşun Operasyonu"ndan sonra, Davos'taki "one minutes" krizinden itibaren başlayan Türkiye-İsrail gerilimi, arada sözkonusu gerilimi besleyen, "Anatolian Eagle" tatbikatından İsrail'in çıkartılması, "Ayrılık" dizisinde "İsrail karşıtı sahneler"le, İsrail dışişleri bakan yardımcısının Türk büyükelçisini bekletmesiyle, "alçak koltuk krizi"yle beslenmiş, Mayıs 2010'da "Mavi Marmara" baskınıyla zirveye varmıştı.
Türkiye, "Mavi Marmara"dan sonra, İsrail'le siyasi ilişkilerini düşük düzeyde tutmaya başlamış, askeri ilişki ve anlaşmalarını askıya almış, ekonomik önlem alma gereği duymamıştı. Nitekim, son 4 yılda ikili ilişkilerdeki ekonomik hacim, en üst düzeyine vararak, 4 Milyar $ gibi bir rakama ulaştı.
Türkiye, 2011 Eylül'ünde, "Mavi Marmara krizi"ni değerlendiren Palmer Komisyonu'nun raporunda, Türkiye'nin de eleştirilmesi üzerine, komisyon raporunu ağır bir biçimde tenkit ederken, İsrail'den 3 konudaki talebini, bu aşamada ifade etti. 1-Özür 2-Tazminat 3- Gazze'ye yönelik İsrail ablukasının kaldırılması.
İlk iki madde Mavi Marmara hakkında ileri sürülürken, 3. madde, Gazze'ye yönelik bir talebi ortaya koyuyordu. Nedeni son derece belliydi.
AKP iktidarı, Gazze ve Hamas üzerinden, Ortadoğu'da "bölge liderliği" savını ortaya koyuyor, Erdoğan'ın "İsrail karşıtı söylemi"yle, bir bakıma "Arap sokağı"na hitap ediyordu. Gazze'de Erdoğan posterleri, "Arap Baharı"nda AKP modelinin öne çıkması, tam da bu çerçevede bir siyasal ve bölgesel liderlik gösterisini ete kemiğe büründürüyordu.
2010-2013 arasında yaşanan soğuklukta, 2013 "özür"le bir kapının aralanması olarak yorumlandı. AKP, 2011'de "gecikmiş Arap Baharı"nın Mart'tan itibaren Suriye'ye yansımasıyla, tam da bölge liderliği çerçevesinde, Suriye'ye yönelik bir askeri müdahale ile sadece ekonomik değil askeri açıdan da  bir "vurucu güç" olabileceğini ispat etmeye çalıştı. 2010'a kadar "kardeşim Esad" diye hitap ettiği Suriye lideri Esad'a karşı, çeşitli militan güçlere Türkiye tarafından çeşitli destekler verildi. Türkiye sınırının içine giren mülteci kamplarında, militan unsurların bulunduğu iddiaları, IŞİD ve El Nusra'ya zaman zaman gösterilen kolaylıklar, hala açıklığa kavuşturulamayan ve yeni istihbarat yasasıyla "devlet sırrına" dönüşen tırlar derken, Suriye'nin Rojava bölgesinde "nurtopu" gibi yeni bir Kürdistan doğdu. Üstelik Suriye'de konumlanan "yeni Kürdistan", Irak'ta Türkiye'nin de desteklediği "Barzani'nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi" ile ters düştü. Barzani güçleri, Rojava'yı yöneten PYD'nin "kantonlardaki özerk modeli"ne karşı, derin hendekler kazarak, kendi bölgesinin "bütünlüğünü" korumaya çalıştı.
2010 Mayıs'ında Brezilya ile "Tahran Deklarasyonu"nu deklare eden, 2010'un Haziran'ında BM Güvenlik Konseyi'nde, İran'ın "uranyum zenginleştirme programı"na karşı "ek yaptırımlar"a, hayır oyu veren iktidar, İran'a göstermelik altın ihracatı yaparak, İran'dan doğal gaz başta olmak üzere ticareti ambargoları delme suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı. Ne var ki, İran'la siyasal anlamda pek çok konuda ters düştü. Sözgelimi İran Suriye'de Esad'a karşı dış askeri müdahaleleri kendisine yapılmış kabul edileceğini duyururken, Suriye'de Devrim Muhafızları'nın seçkin birliklerini ve Lübnan'daki Hizbullah'ı, Suriye'de Esad için seferber etti. Öte yandan Irak'ta Barzani'ye destek veren Türkiye, merkezi Şii yönetimi destekleyen İran'la derin bir siyasal ayrılığa düştü. Mısır'da İhvan'a destek veren AKP,  2013'teki askeri darbeden sonra karşıt tavır alırken, karşısında Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini buldu.
Sadece dünyada değil, Ortadoğu'da da "değerli yalnızlık" içine giren siyasal iktidar, neden şimdi İsrail'le "kalıcı barış"a ve ilişkilerin normalleşmesine "yeşil ışık" yakıyor. Hiç kuşkusuz, müstakbel barışın sponsoru ABD ile ilişkiler burada en baş etkeni oluşturuyor.
Bir başka açıdan, Doğu Akdeniz'deki "yeni enerji dengeleri", siyasal vaziyet alışları da etkiliyor. Anımsanacağı gibi, Türkiye'yle askeri ilişkiler askıya alınınca, İsrail Yunanistan'la askeri işbirlikleri ve tatbikatlarını yoğunlaştırmıştı. Yunanistan'la gayet olumlu ilişkileri olan Türkiye için, "özel bir tehdit" algısı oluşmadı. İsrail eş zamanlı olarak Kıbrıs Rum Kesimi ile de ilişkilerini geliştirdi. İsrail açıklarında bulunan ve Azeri Socar şirketinin yatırımlarının da ortak olduğu konsorsiyumlar tarafından çıkartılan zengin doğal gaz kaynaklarının Batı piyasalarına kavuşturulması, Kıbrıs'ın güneyinde de yer alan "münhasır ekonomik alanlar"da Türkiye'nin mevcut hakları, Batı ekseninde, şöyle bir tablo oluşturdu: -İsrail doğal gazı, Türkiye üzerinden Batı'ya ulaştırılacak, Kıbrıs'ta olası bir kalıcı barış, Türkiye-Yunanistan-Federal Kıbrıs ve İsrail arasındaki sıkı ekonomik ve askeri işbirliği, Suriye-İran ve Rusya'nın Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını geriletecek.- Zira İran hem Suriye, hem Lübnan'daki Hizbullah aracılığıyla Doğu Akdeniz'e uzanmakta, yeni çıkışlar aramaktadır. Hamas-El Fetih barışı, Gazze'deki "tek yanlı yönetimi", yeniden Filistin Otoritesi'ne kazandırır mı? Türkiye'nin İsrail'den 3. maddede belirtilen "Gazze ablukası"nın kaldırılması talebi, sadece Türk yardımlarının bölgeye ulaştırılmasıyla, İhvan sonrası Mısır'ında bakışıyla dönüştürülebilir mi, yoksa dönüştürüldü mü?
Vurgulanan veriler ışığında, Türkiye-İsrail barışı, bölgesel liderlikten, Batı ekseninde bir bölgesel işbirliğine doğru ilerlemekte, Atina'dan, Lefkoşa'ya, Mersin'den Hayfa'ya bir Doğu Akdeniz siyaseti, geleceği biçimlendirmektedir.          

25 Nisan 2014 Cuma

BİRLEŞİK FİLİSTİN?

23 Nisan 2014'te dünya medyasına ilginç bir haber düştü. Filistin'in rakip iki örgütü, " 5 hafta içinde ortak hükümet kurmak", "6 ayda genel seçimlere gitmek" gibi konularda uzlaşarak, Filistin'de yeniden ortak bir yönetim kurmaya karar vermişlerdi.  
(http://www.bbc.com/news/world-middle-east-27128902)
Bu çerçevede 2007'den beri fiilen ayrılmış Filistin, siyasal açıdan yeniden birleşecek, ortak bir yönetime kavuşacaktı. El Fetih-Hamas arasındaki son ortak hükümet ya da başka bir deyimle "milli koalisyon", Suudi Arabistan'ın sponsorluğunda, 2007'nin ilk altı ayında vücut bulmuş, Hamas'ın Gazze'deki siyasal darbesiyle, Filistin Otoritesi'nin Gazze'deki varlığı sona ermişti. Filistin devlet başkanı Abbas'a bağlı sınır muhafızlarının Gazze-Mısır arasındaki Refah sınır kapısından kovulması, Gazze'deki El Fetih bürolarının kapatılması, sözkonusu hamlenin somut göstergeleriydi.
Son Filistin koalisyonunun, Filistin topraklarının "bölünmesi"yle sonuçlanması, yeni hükümet hakkında zihinlere pek iyimser yorumlar getirmiyor. Öte yandan 2006'daki Filistin Otoritesi seçimlerini kazanan Hamas'ın, hukuki varlığını İsrail-Filistin Oslo Barış Görüşmeleri'nden alan Filistin Otoritesi'nin "resmi politikaları"na aykırı olarak, İsrail'i tanımaması, 2006 yazında yaşanan II.Lübnan Savaşı'nda Hizbullah'a destek amacıyla Gazze'den İsrail'i roketlerle vurması, son Hamas hükümetinin düşmesine neden olmuştu. Zira pek çok Hamas milletvekili İsrail tarafından tuuklanmış, Hamas Filistin parlamentosundaki çoğunluğunu kaybetmişti.
Hamas'ın 2007 Haziran'ında gerçekleştirdiği siyasal darbe, sadece "Filistin'in bölünmesi" ile sonuçlanmadı. İsrail, Filistin Otoritesi'ni tanımayan Hamas'ı cezalandırmak amacıyla, Gazze'ye sözkonusu tarihten itibaren "deniz ablukası" uygulamaya başladı. "Mübarek'in Mısır'ı" da, "kara ablukası" ile, İsrail'in politikasını tamamladı.
İsrail'in Mısır yönetimiyle birlikte Gazze'ye uyguladığı abluka ve ambargo, silah kaçakçılığını önlemeye yönelik olarak ilan edildi. Ne var ki, gıda ve ilaç gereksinimlerinin karşılanmasındaki zorluklar, bu bölgede insani bir sorunu ortaya koymaya başladı. Bölgede daha önce "yenilmezlik" avantajına sahip olan İsrail, siyasal açıdan II.Lübnan Savaşı'nda olduğu gibi, Aralık-2008-Ocak 2009'da Gazze'ye yönelik ifa ettiği Dökme Kurşun Operasyonu'nda da başarı sağlayamadı. Çünkü ne Lübnan'da Hizbullah'ın varlığına son verebildi, ne de Gazze'de Hamas yönetimini devirebildi. Askeri anlamda üstünlük sağlamış gözükse de, belirlediği siyasal hedeflere ulaşamadı.
31 Ocak 2009'da Davos'ta Erdoğan'la İsrail cumhurbaşkanı Peres ve moderatör Ignatius arasında yaşanan "one minutes" vakası, Dökme Kurşun Operasyonu'ndan sonra gerçekleşti.
31 Mayıs 2010'da yaşanan ve 9 Türk yurttaşının ölümüyle sonuçlanan Mavi Marmara hadisesi de, İsrail'in Gazze'ye uyguladığı ambargoyu delmek için yapılan sivil inisiyatifler içinde gösterildi. Bununla birlikte, AKP yönetiminin, geminin yola çıkış hazırlıklarından itibaren konuyu siyasal bir propaganda malzemesi haline getirmesi, İHH'nın çeşitli İslamcı örgütlerle, konuyu bir ideolojik bir seferberlik olarak sunması, süreci hayli karışık bir tabloya dönüştürdü.
Siyasal iktidarın, Hamas'a yönelik zafiyeti, Filistin Otoritesi'ni elinde bulunduran El Fetih'le önemli mesafelerin oluşmasını sağladı. Bu arada, 2007'den sonra Suriye-İran çizgisine yaklaşan Hamas, 2011'deki "sözde Arap Baharı" ve 2012'de Mursi liderliğindeki İhvan'ın Mısır'da iktidara gelmesinin ardından, bu çizgiden uzaklaşmaya başladı. Sürgünde Suriye'de yaşayan Hamas lideri Meşal, Suriye'yi 2011'den sonra terketti, Katar'a yerleştiği iddia edildi. 2013'de İhvan'ın Mısır'da askeri darbeyle devrilmesi, Hamas açısından, yeni arayışları ortaya koydu.
Gazze'deki "tek taraflı" yönetiminin, hem Suriye-İran çizgisinden siyasal açıdan uzaklaşması, hem de Suriye'nin içine düştüğü kaos ortamında, destek verme şansının kalmamasıyla, Hamas birtakım manevralar hesaplamaya başladı.
El Fetih'in, İsrail'le yürütülmesi planlanan "barış görüşmeleri"ni bitiren "Hamas'la uzlaşma" yaklaşımı ise İsrail karşısında yeni hamle yapma şansının azalması, İsrail'in Batı Şeria'da, yerleşimciler dahil birtakım konularda geri adım atmamasından kaynaklanmaktadır.
2010'da resmen görev süresi olan Filistin devlet başkanı Abbas, 4 yıldan beri, deyim yerindeyse uzatmaları oynamakta, meşruiyet sorunları yaşamaktadır. El Fetih, Batı Şeria'ya sıkışan siyasal konumuna, açılım getirmeye çalışmakta, Gazze'de de vücut bulmaya gayre etmektedir.
"Bölünmüş Filistin"in "Birleşik Filistin"e dönüşmesinde, kuşkusuz en göze çarpan sorun coğrafi olarak Batı Şeria ve Gazze'nin karasal anlamda birbirinden kopuk olmasıdır. Ancak bundan daha önemli olarak, siyasal ayrımlar, farklı sosyolojik ve ekonomik yapılanmalar, iyimser yorumları azaltmaktadır.
İsrail'le "barış görüşmeleri"ne karşı tavırlar koyan bir siyasal ortakla, olası  bir Filistin "ortak hükümeti", El Fetih'i zayıflatacak, Hamas'ı güçlendirecekir. Hele muhtemel bir İsrail müdahalesi olursa, Hamas, Batı Şeria'da bile El Fetih'i geriletebilir.
Siyasal iktidarın "benimsediği", Filistin uzlaşması, Baı tarafından kuşkuyla karşılanıyor.
2014'ün geriye kalanı, bu konudaki ihtilafların artmasına tanık olacaktır.

21 Nisan 2014 Pazartesi

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ...

Yaklaşık 3.5 ay sonra, Türkiye'de ilk kez Cumhurbaşkanı, halk tarafından seçilecek. 2007 baharında "367" denkleminde kilitlenen "cumhurbaşkanlığı seçimleri", Cumhuriyet mitinglerine karşın, 22 Temmuz'da yapılan genel seçimlerin ardından, AKP'nin %47'yle parlamentoda oluşan iktidar çoğunluğunun Abdullah Gül'ü seçmesiyle sonuçlandı. "Cumhurbaşkanı seçememe"nin anayasal zorunluluğu ile gidilen erken seçimde, iktidar partisinin oylarını yükselterek, mevcut konumunu pekiştirmesi, o dönemde oluşan "olağanüstü hava"yı bozdu. Bununla birlikte, seçimden önce alınan referandum kararı sonucu, Ekim 2007'de seçmen, %68.5'luk oy oranı  ile cumhurbaşkanının "halk tarafından", 5 yıllığına ve en fazla iki dönem seçilmesini onayladı.  İlginçtir, 12 Eylül 2010 referandumunda, bu sefer %57.8 ile "anayasa değişiklikleri"ni seçmen kabul etmişti. Sağ'ın "birleşik cephe" oyları, %60 ila %70 bandında değişiyor. Tıpkı, 1980 öncesinde olduğu gibi??
2014 Ağustos'una giderken, artık "rejim krizi"ne yol açan bir "cumhurbaşkanlığı yarışı" yerine, "iktidar partisinin şimdiki cumhurbaşkanı mı tekrar seçilecek, yoksa başbakanı mı cumhurbaşkanı olacak?" sorusu, kamuoyunun gündemini meşgul ediyor.15 Haziran 2012'de Anayasa Mahkemesi'nin parlamento tarafından, 7 yıllığına seçilen Gül'ün, yeni anayasal değişikliklerle, 5 yıllığına "bir kez daha seçilme hakkı" olduğunu tespit etmesi, güncel tartışmalara konu oluyor.
2007'deki "Cumhurbaşkanlığı seçimi", iktidarın otoriter ve hegemonik yönünün ortaya çıkmasını sağlayan bir dönüm noktası olmuştu. Çankaya ve anayasal yargı denetiminin aşıldığı algısı, 2010 referandumundan sonra, verili zemindeki durumu güçlendirmişti. Ne var ki, 7 Şubat 2012'de, MİT müsteşarı Fidan'ın "müzakere süreci"ne binaen, yargı tarafından çağrılması, tutuklanma olasılığı, işin hükümete kadar uzanacağı iddialarıyla, AKP-Gülen arasındaki rekabet su yüzüne çıktı. Sonrası malum, 17 ve 25 Aralık 2013 soruşturmaları, "tapeler" konuşulmaya başlandı. Bu atmosferde, 2 milyon oy kaybı ve 6 puanlık gerilemeye rağmen, iktidar %43'le birinci parti olma konumunu devam ettirdi, seçim gecesi yapılan "balkon konuşması" ile, daha otoriter ve sert bir döneme girileceğinin işareti verildi.
Peki şu soruyu sormayacak mıyız? 10 Ağustos'ta ve 24 Ağustos'ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde, iktidar bu kadar "seçeneksiz" mi ki, konuşulan adaylar, hep iktidar eksenli çıkıyor. Hatta iktidarın potansiyel adaylarından  hangisine oy verilebileceği dile getiriliyor.
Siyasal İslam paradigması, Ortadoğu'da işlevini kaybederken, Türkiye'de, kimi zaman milliyetçi, kimi zaman mezhep temelli, ama mutlaka otoriter bir tonla varlığını pekiştiriyor. Muhalefette, hem şaşkınlık, hem de çaresizlik egemen.
Bir yandan "merkez Sağ"a zorla oturtulmaya çalışılan CHP, bir yandan AKP'ye muhafazakar, CHP'ye ulus-devlet milliyetçisi yüzleriyle muhatap olan MHP, bir yanda da, artık kendince Kürt özerkliğinin peşinde, modern ve seküler bir "bölgesel model" olmaya çalışan BDP.
AKP'nin karşısında, "benzemezler"den oluşan bir muhalefetin varlığı, "AKP ve diğerleri" algısını güçlendiriyor, muhalefet şimdiden "yenilgiyi kabullenmiş" gözüküyor.
Erdoğan'ın sadece "cumhurbaşkanı" seçilmekle yetinmeyeceği görülüyor. Bu bağlamda, çok eleştirdikleri 1982 anayasasının, cumhurbaşkanını yalnız devletin değil aynı zamanda "yürütmenin başı" görmesinde kaynaklanan konumunu, fiili "yarı başkanlık"la dönüştürmek, dar bölgeyle oluşacak parlamentoda getireceği anayasal değişiklikler ile "başkanlık" olarak değiştirmesi hedefi somutlaşıyor.  
"Kuvvetler birliği" ve "güdümlü yargı"ya, "istihbarat vesayeti"ne dayanacak böyle bir bakış, demokrasiyi korkarım unutulmuş bir ütopya konumuna getirecektir.
Peki gerçekten muhalefetin hazırlığı nedir?   

14 Nisan 2014 Pazartesi

SEÇİMDEN SONRA...

30 Mart 2014'te düzenlenen yerel seçimlerden sonra, çok şey yazılıp çizildi. Özellikle, seçim gecesi ya da akabindeki günlerde bir değerlendirme yapmamaya gayret ettim. Sapla samanın oldukça karıştığı seçim kampanyası sürecinde, yeni birtakım siyasal pozisyonların tanığı olduk.
17 Aralık ve 25 Aralık 2013'te başlatılan yolsuzluk operasyonlarında, aralarında yakınlarda salıverilen bakan çocukları ve şimdilerde Ziraat Bankası yönetim kuruluğu üyeliğine getirilen Halkbank eski genel müdürünün de olduğu kişiler gözaltına alındı.  
Aralık 2013-Mart 2014 arasında internet üzerinden servis edilen "tape"lerle, siyasal iktidarın, gerek yolsuzluklar, gerekse de medyayı manipüle etme çerçevesinde pek çok kayıt yayınlandı.
7 Şubat 2012'de MİT müsteşarının ifadeye çağrılmasıyla su yüzüne çıkan Gülen cemaati ve AKP arasındaki kavga, Mart 2014 yerel seçimlerinde, inanılmaz boyutlara geldi. Asimetrik koalisyon dağıldı. Koalisyonun büyük ortağı AKP, seçimlerdeki performansıyla ayakta kalan taraf olduğunu ortaya koyarken, Gülen cemaatinin, bürokrasi ve yargıdaki uzantıları siyasal iktidar tarafından tasfiye edildi.
Dikkat edilecek olursa, seçimlerdeki koz paylaşımında, AKP-Gülen rekabetini anlatıyoruz. Muhalefet açısından yapılacak analizlerde, CHP "Sağ"da yer alan birtakım adaylarla ve İstanbul'da Sarıgül'le seçimin gidişatını değiştirebileceğini düşündü. Gittikçe muhafazakarlaşan toplumda, "muhafazakar seçmene" hitap eden "transferlerle", oy artırılabileceği hesap edildi. Ancak 1980 sonrasında, halen HP'nin 1983'teki %30.46'lık oy oranına şimdiye kadar ne SHP-CHP çizgisi, ne de DSP ulaşamadı. CHP, 2011 genel seçimlerinde elde ettiği %26'ya yaklaşan oy oranını ancak koruyabildi.
MHP, büyükşehirlerden oy alamamasına karşılık, 2011'deki %13'e yaklaşan oylarını %17'lere taşıdı. BDP-HDP çizgisinin geneldeki oy oranı, toplamda %6'ya ancak yaklaşırken, güneydoğudaki belediye sayısını olduça arttırdı ve "özerk yönetim", "petrolden pay alma" gibi, iddialı yaklaşımları da gündeme getiriyorlar. 
MHP ve BDP'nin, siyasal güçlerini arttırması, önümüzdeki günlerde "çözüm süreci" ve karşıtlığı odaklı bir siyasal tabloyla karşılacağımızı gösteriyor.
AKP'nin otoriter ve hegemon yapısında, Kürt muhalefetiyle "anayasal pazarlıklar" ve "çözüm süreci" başlıklı diyalog sürse de, Gülen cemaatinin "ortaklığı" kaybedilince, "otoriterlik" ağır basmaya, milliyetçi tonlar  yükselmeye başladı. Üstelik, demokratik rejim açısından kaygı veren, "internet yasası", "MİT yasası" derken, şimdi de Anayasa Mahkemesi'nin varlığını sorgulayan, tehlikeli bir bakış açısı pekişmeye başladı. 30 Mart gecesi yapılan "balkon konuşması", Ağustos 2014'te gerçekleştirilecek "cumhurbaşkanlığı seçimi" öncesinde baskının daha da artacağı kaygısını uyandırdı. 30 Mart öncesinde, yayınlanan "tape"lere karşı, kendi tabanını tahkim eden, mağduriyet algısı yaratan iktidar, siyasal açıdan kazançlı çıktı.  
CHP, kendi içinde bir siyasal hesaplaşma yapmayı tercih etmedi. Zira Ağustos'ta cumhurbaşkanlığı seçimi var. Haziran 2015 genel seçimleri öncesinde, olağan kurultay takvimi işletilirse, belki bir siyasal tartışma ortamı doğar. Ne var ki, milletvekili genel seçimleri öncesinde, "adayları belirleyecek" genel merkez yönetimine karşı, vitrinde sınırlı değişiklik talebinin dışında, siyasal bir sürecin işleyeceğini ileri sürmek ham bir hayal olarak gözükmektedir. 
Peki bu seçim neyi değiştirdi diye soracak olursak, herhalde cumhurbaşkanlığı seçiminin bir provası oldu. Endişe verici konu, siyasetteki gerilim ve kutuplaşmanın azalmaması, siyasal iktidarın bu yolla oylarını yükseltme ya da en azından koruma avantajını, yüksek ateşin devamından yana bir tercihle ortaya koymasıdır. 
Suriye politikası hakkında Batı medyasında dile getirilen korkunç savlar, nasıl bir çıkmaz yola girildiğini, "değerli yalnızlık" adı altında, hibrit bir rejimin, yargı engeli de tanımadan kurumsallaştırılmaya çalıştırıldığını gösteriyor. 
Nefret söylemine, şiddete ve gerilime son vermeye, demokrasiye, uzlaşmaya, barışın diline ulaşmaya ihtiyacımız var. 
Yarınlar çok geç olmadan... 
    

18 Mart 2014 Salı

NATO'NUN "KIRIM" SINAVI?

Ukrayna'da Yanukoviç'in gösterilerle devrilmesi, Batı yanlısı yeni bir "geçici yönetim"in işbaşına gelmesi, ardından Dinyeper nehrinin doğusundaki Ortodoks ve kimi yerlerde "etnik Rus" nüfusun farklı bir duruş sergilemesi, Rusya'nın Kırım'daki donanması ve askeri güçlerini harekete geçirerek, "fiili durum" yaratması, aylar alan değil, günler alan bir başdöndürücü gelişmenin özeti oldu.
2004'ten beri çeşitli siyasal gel-gitlerle, Batı ve Rus yanlı yönetimlerin el değiştirdiği Ukrayna'da, artık somutlaşan bir durum var. Donetsk-Odesa hattında, Doğu Ukrayna ve Kırım'ı içine alan bir "Rus yayılmacılığı", geriye kalan topraklarda AB-NATO ekseninde bir Batı Ukrayna gerçeği ortaya çıkıyor. Rusya, NATO'nun Bükreş Zirvesi'nden beri süregelen, Gürcistan ve Ukrayna'nın olası NATO üyeliği hayalini de tamamen suya düşürüyor.
Peki, Soğuk Savaş sonrası prestiji artan, neredeyse rakipsiz konuma gelen NATO'nun "yaptırım gücü" ne oluyor sorusu gündeme geliyor. Bu bağlamda Soğuk Savaş boyunca, "alandışılık" konusu üzerinde hassasiyeti olan NATO, yeni dönemde 1995 Bosna, 1999 Kosova, 2001 Afganistan ve 2011 Libya operasyonlarıyla, kimi zaman yeni siyasal dengeler yaratır, kimi zaman da siyasal kaosu sona erdiremezken, 2014'te Ukrayna operasyonu dosyası neden gündeme gelemiyor? Afganistan operasyonu dışındaki askeri harekatlar, "insani müdahale" kapsamında ele alnırken, Afganistan'da halen süren NATO operasyonu, Washington Antlaşması'nın "ünlü 5.maddesine" atıfta bulunularak gerçekleştirildi. Malum madde, 11 Eylül 2001 saldırılarını, ABD'ye ve dolayısıyla NATO müttefiklerine yapılan saldırı olarak NATO olağanüstü zirvesinde kabul edilirken, "kollektif savunma" çerçevesinde, El Kaide'nin barındığı, Taliban yönetimindeki Afganistan, hedef olarak değerlendirildi.
Rus yetkililerin Kosova'ya atıfta bulunmaları boşuna değil. 1999'da gerçekleştirilen NATO operasyonu, "insani müdahale" başlığı altında, Sırbistan'a bağlı Kosova'da, öncelikle bir NATO bölgesi ya da antitesi kurdu. 9 yıl sonra da, BM'de ele alınan Ahtisaari raporunun ardından, Sırbistan ve Rusya'ya rağmen, Kosova Batı ülkeleri tarafından "bağımsız" olarak tanındı. Yanıtı da Ağustos 2008'de Rusya-Gürcistan arasında yaşanan Kafkas savaşından sonra, Gürcistan'a bağlı özerk bölgeler, G.Osetya ve Abhazya'nın Rusya tarafından "bağımsız" olarak tanınıp, Gürcistan'dan tamamen kopartılmasıyla verildi. Bu arada Batı ülkeleri, bu iki bölgenin bağımsızlığını tanımadı.
16 Mart 2014'teki referandumdan sonra, Kırım'ın bağımsızlığı Rusya tarafından tanınırken, Batı ülkeleri, bu arada NATO, referandumu yasadışı ve gayrımeşru ilan etti. ABD ve Avrupa ülkelerinden, Rusya'ya çok sert eleştiriler var. Üstelik G.Osetya ve Abhazya, fiilen Rusya'nın kontrolünde olmalarına karşın, yine Rusya tarafından "kağıt üstünde" bağımsız olarak tanınırken, Kırım'ın Rusya'ya alelacele yetiştirilen ve Rusya tarafından onaylanan bir "katılma" başvurusu var. Dolayısıyla Rusya, her ne kadar Batı tarafından tanınmasa da, uluslararası kamuoyuna, "referandum"dan dolayı, Kırım'ı topraklarına kattığını anlatacak. Donetsk'e kadar, kuzeydoğuya uzanan yayda, başka toprakların da Rusya'ya "katılma istekleri" sırada bekleyecek.
NATO ne yapacak? Sert eleştiriler ve olası yaptırımlar, Rusya'yı caydıramadığına göre, "aciz" bir güç olarak mı ele alınacak? Rusya'yla askeri anlamda karşı karşıya gelinmeyeceği, 2008 Kafkas savaşında da teyit edilmiş, Batı'ya güvenen Saakaşvili, tepesine yediği bombalarla yetinmişti. Şimdi de Gürcistan'da İvanişvili liderliğinde, Rusya'ya yakın bir yönetim var.
NATO'nun Kırım ve Ukrayna'daki "sınavı", kimi zaman, ABD Başkanı Obama'nın "iktidarsızlığı" ile ele alınıyor. Neo-con oğul Bush, Gürcistan'a 2008'de yardım edebilmiş miydi?
Tüm sözkonusu değişkenler ele alınınca, NATO'nun Rusya'yla doğrudan askeri mücadeleyi göze alamadığı yüzeyde, "yeni Soğuk Savaş"ın emareleri tek tek gün yüzüne çıkmaktadır. Rusya en azından kısmi de olsa, "eski arka bahçesi"ne dönmektedir. Aradaki fark, Doğu Avrupa artık AB ve NATO üyesidir...