30 Temmuz 2015 Perşembe

İSRAİL'İN KIBRIS'TAKİ ARAYIŞI...

2010'daki "Mavi Marmara" hadisesinden sonra, Türkiye-İsrail ilişkilerinde, önemli sorunlar doğduğu bilinen bir gerçek. Batı ülkelerinin ulusal parlamentolarında ardarda "Filistin devleti"nin tanınma kararlarının alındığı, İran'ın BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ve Almanya (P5+1) ülkeleriyle vardığı "nükleer uzlaşma" sonrası ABD-İran arasındaki diyaloğun geliştiği bir ortamda, İsrail başbakanı Netenyahu'nun "tecrit" halinden kurtulma stratejisinde, Doğu Akdeniz'in konumu ayrı bir önem taşıyor.
Netenyahu hükümeti, 2010 sonrasında, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi'yle ilişkilerini geliştirmeye başladı. Türkiye-İsrail gerginliği sonrası, İsrail askeri uçaklarının "hava eğitimi" konusunda, Türkiye tarafından iptal edilen Konya yerine, Yunan hava sahasında etkinlik icra etme uzlaşısı, işbirliğinin ilk adımı olarak kaydedilebilirdi. Oysa işin, askeri olduğu kadar ekonomik cephesinde, enerji kaynakları ve İsrail doğal gazının Batı piyasalarına ulaştırılması gereksinimi ortaya çıktı. Kıbrıs ve Yunanistan üzerinde, binlerce kilometreyi aşan bir boru hattıyla bu iş başarılabilir mi? Yunanistan'ın üyesi olmakla birlikte, sorunlu olduğu AB, bu çerçevedeki maliyetli bir projeye sponsor olur mu? Bu bağlamda ister istemez Türkiye'nin de dahil olduğu, "münhasır ekonomik alanlar" ve Doğu Akdeniz'deki petrol, doğal gaz ve balıkçılık dahil, "ekonomik paylaşımlar" konusu ön plana çıkıyor. Türkiye'yi dışlayan bir Doğu Akdeniz uzlaşısında, son zamanlarda yoğunluğu artan Kıbrıs görüşmelerinin akibeti nasıl etkileniyor? Zira KKTC'nin yeni cumhurbaşkanı ile Kıbrıs Rum Kesimi'nin lideri, Kıbrıs'ta kalıcı barışın Türkiye'nin lehine olacağını, bu sayede Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarından yararlanma yolunun açılacağını vurguluyorlar. Tam da bu zeminde İsrail'in işlevi ve siyasaları göze çarpıyor. Uçuş mesafesiyle 45 dk.'lık bir mesafedeki adaya, İsrailli yatırımcıların ilgisi büyüyor. Türkiye-İsrail arasında, "özür" maddesinin aşıldığı, "tazminat" ve "Gazze ablukasının kaldırılması" koşullarının masada durduğu bir yüzeyde, "topyekün barış" konusu gündeme gelir mi? Bu soruyu yanıtlamak için henüz erken. Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerini normalleştirdiği ve Kıbrıs'ta kalıcı barışın sağlandığı bir momentumda, Doğu Akdeniz politikaları rahatlayacak mı? Cazip açıklamalar ve gergin bekleyişler, çelişik beklentileri eş zamanlı olarak harmanlıyor.
Netenyahu, Kıbrıs Rum Kesimi'ne yaptığı ve 12 saatin altında süren günü birlik ziyaretinde, enerji konularının yanısıra, İran ve Hizbullah tehdidine dikkat çekti. İran'la ilgili endişeleri, Batı kamuoyundan eskisi kadar ilgi çekmeyen İsrail başbakanı, Kıbrıs üzerinden Avrupa'ya "terör tehdidi"ni vurgulamayı tercih etti. Geçen ay Kıbrıs Rum Kesimi'nde hapsedilen bir Lübnanlı'nın üzerinde patlayıcı yapımında kullanılan amonyum nitrat bulunması ve bu kişinin Hizbullah'la bağlantılı olduğunun ortaya çıkarılması, Netenyahu için önemli bir fırsattı. Dolayısıyla Hizbullah'ın sadece Lübnan'da değil, Kıbrıs'ta ve AB ülkelerindeki olası terör faaliyetlerini ifade eden bir argüman kazanmış oldu.
Netenyahu Kıbrıs'taki değerlendirmelerinde sadece Hizbullah'a ve İran'a değil, IŞİD'e de dikkat çekti. Son zamanlarda Sina üzerinden IŞİD tehlikesini daha çok hisseden İsrail, bu vesileyle Ortadoğu'daki terör tehditleri ve Avrupa ülkeleri, ABD açısından İsrail'in konumunu öne çıkartmaya çabaladı.
İsrail Kıbrıs üzerinden sadece Yunanistan'la değil, AB ile de "ekonomik-güvenlik" ekseninde işbirliği kurmak, tecrid algısını kırmak için ilişkilerini yoğunlaştırmaya gayret ediyor.
Türkiye'nin dahil olmadığı bir Doğu Akdeniz ikliminde, buna benzer çabaların tek başına sonuç değiştirici bir tablo ortaya koyamadığı gözüküyor.  
İsrail de Batı dünyasıyla ilişkilerini, şimdilik olsa da Yunanistan-Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden, "düşük profilli" bir parantezle sürdürmeye çalışıyor.
Enerji işbirliği beklentileri yüksek olsa da, maliyetler ve AB'nin tutumu, çok parlak bir atılım vaat etmiyor...  

http://cyprus-mail.com/2015/07/28/netanyahu-in-cyprus/

http://www.jpost.com/Israel-News/Politics-And-Diplomacy/Netanyahu-Iran-and-Hezbollah-have-terrorist-network-throughout-Europe-410409

26 Temmuz 2015 Pazar

ORTADOĞU EKSENİNDE TÜRKİYE'DEKİ TERÖR SARMALI...

Türkiye, gündemin kolaylıkla değiştiği, bir önceki ay, bir sonrakinin tahmin edilmesinde güçlük yaşandığı bir ülke. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinin üzerinden, neredeyse 2 ay geçecek. Parlamentoda hiçbir siyasal parti salt çoğunluğe ele geçiremediğinden dolayı, teknik olarak 'koalisyon hükümeti' kurulması, bir başka deyimle, tek bir partinin değil, en az iki siyasal partinin işbirliğiyle bir kabinenin oluşturulması gerekiyor. AKP'nin 2002'den beri devam eden siyasal iktidarında, 3 genel seçim, 3 yerel seçim, 2 referandum, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi başarısı bulunuyordu. Bu çerçevede AKP, 2 cumhurbaşkanı, 3 başbakan seçtirdi.
AKP'nin 'siyasal İslam'da, 'Milli Görüş'ten ayrılan siyaseti, özellikle 2007'deki cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, Ortadoğu'ya dönük, Osmanlıcı, bölgesel nüfuzu planlayan bir dış politika ile belirlendi. ABD'nin 2001'deki '11 Eylül saldırıları'ndan sonraki siyasetiyle örtüşen, piyasa ekonomisi, biçimsel demokrasi ve ABD çıkarlarıyla barışık 'Ilımlı İslam' siyasası, AKP açısından, 2011 sonrası, Suriye özelindeki kaos ve Mısır'daki kısa dönemli İhvan siyasetiyle bir ivme kazandı. Ne var ki, Mısır'daki askeri darbe ve Suriye'de 4.5 yıldan beri direnen Esad iktidarı, bölgedeki iddialı AKP siyaseti için, bir kabusa dönüşmeye başladı. 
'7 Haziran sonrası'nın 'AKP sonrası'na dönüşememesi, HDP'nin parlamentodaki varlığının, hem AKP'nin 'tek başına iktidarı'na ve 'başkanlık hayali'ne set çekmesi, hem de siyasal iktidarın, bürokrasi aracılığıyla, PKK terör örgütü başı Öcalan'la İmralı cezaevinde yürüttüğü ve adına 'çözüm süreci' verilen müzakereler, işleri bir 'siyasal çıkmaz'a sürükledi. Seçim öncesinde, 'Dolmabahçe mutabakatı' diye ifade edilen AKP-HDP'nin 'kurumsal kimlikleri'nde pekiştirilen 'süreç', 21 Mart 2015'te Diyarbakır'daki Nevruz kutlamaları'nda 'anayasal değişimi' de kapsayan bir 'öneriler paketi'yle ilerleyecekti. Tüm hesaplar, AKP-HDP arasında 'başkanlık-federasyon' pazarlığı zemininde vurgulanıyordu. Gelgelelim, Erdoğan, Mart 2015'te hem 'Dolmabahçe mutabakatı'nı reddeti, hem Nevruz beklentilerini boşa çıkardı, hem de seçim öncesinde 'milliyetçi bir söylem' kullandı. Erdoğan, AKP dönemindeki 'reformların' yeterli olduğunu belirterek, "Kürt sorunu yoktur' çizgisine geldi. Böylece 2005'ten itibaren, "Kürt sorunundaki ezberleri bozma" yolunda süren, 'AKP'nin Kürt açılımları", bir on yılın sonunda, klasik bakış açısına döndü.
Bir başka çerçevede, AKP'nin 'Suriye politikası', Suriye'deki İslamcı gruplara verilen destek, IŞİD'in Suriye'deki kazanımlarına karşı sessizlik ve Irak'taki Kürt bölgesinde Barzani'yle yaşanan işbirliğinin tersine, Suriye'de PKK'nın uzantısı PYD'den duyulan rahatsızlık, PYD'nin Afrin'le, Kobani ve Cizire kantonlarının devletleşmeye başlaması, AKP'nin politikalarında bir birikim yarattı.
Seçim sonrasında, henüz koalisyon kurulmadan, ya da erken seçimin netleşmediği zeminde, verili zeminde baş döndürücü ve de ne yazık ki kanlı gelişmeler yaşanmaya başlandı. 11 Temmuz'da PKK terör örgütünün KCK yapılanması, 'çözüm süreci'nin ve 'sözde ateşkes'in bittiğini açıkladı. AKP-HDP'nin seçim sonrasındaki siyasal  zıtlaşması, HDP-PKK yüzeyindeki siyasal beklentilerin karşılanamadığı gibi daha da geriye düşmesi, 'terör'ün yeniden bir siyasi araç haline getirilmesi, başka siyasi stratejilerle karşılaştırıldı. Şöyle ki, siyasal iktidar ve cumhurbaşkanlığının, 45 günlük süreçte hükümet kurulamaması durumunda, olası 'tekrar seçim'de, PKK'nın yoğunlaşacak terör eylemleriyle, HDP'nin baraj altında kalması ve AKP'nin yeniden iktidar olmasına endekslenen bir 'kaos siyaseti' dillendirildi. 
Bu arada 20 Temmuz'da, Kobani'ye giden gençlerin, Suruç'taki basın açıklaması sırasında, canlı bombanın hedefi olmaları, 31 yurttaşımızın acı kaybı,  IŞİD tehdidinin geldiği noktanın sergilenmesi açısından bir dönüm noktası oldu. IŞİD, 23 Temmuz'da Türk askerini şehit ederek, Libya'dan Afganistan'a uzanan ekseninde, Türk Silahlı Kuvvetlerini de çatıştığı güçlerin arasına kattı. 
24 Temmuz sabahı Türk Hava Kuvvetleri'nin Suriye'de IŞİD ve Irak't PKK mevzilerine başladığı bombardıman, Türk emniyetinin IŞİD ve PKK terör yapılanmalarına karşı gerçekleştirdiği operasyonlar, bir yandan da PKK'nın askerlerimizi ve polisimizi şehit eden saldırıları, işçi kaçırmalar, iş makinaları yakmalar, yol kesmeler, büyük şehirlerde de benzer terör eylemlerinin tekrarı, bir anda kamuoyunun paniğe sürüklenmesine neden oldu. Bir haftadan beri, 'güvensizlik' yaşayan yurttaşlar, yaşanan süreçle ilgili tatmin edici açıklamalara muhatap olamıyorlar.
ABD'nin 1. ve 2 Körfez savaşları sonucunda Irak'ta tasfiye edilen 'devlet otoritesi', Suriye'de 2011'den beri yaşanan iç kargaşa, IŞİD'e geniş alanda bir yapılanma olanağı sağlarken, Hatay'dan Hakkari'ye uzanan 1300 km'lik sınırımızın kontrol edilemez bir yüzeye dönüşmesine neden oldu.
Türkiye, devletsizleşen Ortadoğu coğrafyasında, Suriye'den sadece mülteci akını değil, gelen mültecilerin arasına karışan, farklı terör grup ve yöneticilerinin sızmasına neden olan bir durumla karşı karşıya geldi.
Ülkemiz, IŞİD ve PKK dahil, pek çok terör grubunun tehdidi altında. Uygulanan dış politika ve Suriye özelindeki yanlışların ağır faturası ödeniyor. Öte yandan, Türkiye'yi de aşan bir sürekli kaos ve kargaşa, bölünen coğrafyalar gerçeği var.
Terörle mücadele ve demokratik rejimi bir arada yürütecek, yeni bir iradeye ihtiyaç var. 'Terör sarmalı', bir günlük değil, bölgeyi orta vadede belirsizlikle besleyecek bir potansiyeli içeriyor.
Kaos ve düzen, birbirleriyle zıt, aynı zamanda da karşılıklı olarak, kendi içlerinde birbirini belirleyen bir sürekli sarmalı işaret etmektedir. Her düzen, bir kaos sonrasıdır. Bugünkü dünya düzeni de, ikinci dünya savaşındaki kaos ve savaşın ardından yapılandırılmıştır.
Yeni bir düzenden söz edebilmek için bir dizi soruya yanıt vermek gerekmektedir:
1- "Çözüm süreci"nin eleştisi ya da özeleştirisini kim verecek. Eğer doğru idiyse, bugün yaşananlar nedir? Yanlışsa hesabını demokratik zeminde kim verecek?
2- "Suriye politikası"nın hesabı nasıl verilecek? IŞİD'le ilgili ülkemizi işaret eden iddialara açıklık getirilebiliyor mu?
3- Yaşanan "terör sarmalı"nın geleceği nasıl olacak?
4- Yeni irade ve düzen, hangi yüzeyde kendisini ortaya koyacak?
Bu sorulara yanıt vermeden, mevcut siyasetin eleştirisi verilmeden uygulanacak politikalar, belirsiz bir geleceği işaret etmektedir.
Sorunlarsa ivedi ve yaşamsaldır...

15 Temmuz 2015 Çarşamba

"ÇÖZÜM"DE KİLİTLENEN SİYASET...

7 Haziran 2015 sonrası Türk siyasal yaşamı, 1990'lardan sonra tekrar koalisyon kavramına alışmaya çalışıyor. Uzlaşma kültürünün yerleşemediği, ataerkil toplum yapısının olduğu gibi siyasete yansıdığı, otoriter ve buyurgan siyasal liderliklere 'biat' davranışının 'olağan' görüldüğü siyasal sosyolojik yapımızda, demokratik bir gelişme beklemek, elbette çok zor. Ama imkansız değil.
2002'den beri, kılık kıyafetten, insanların cinsel tercihine, ev yaşamına, inanç ya da inançsızlığına karışan 'total' anlayış, siyasal kurumları, medyayı ve pek çok altyapı-üstyapı kurumunu kısmen de olsa dönüştürdü. Ne var ki küreselleşen sosyo-ekonomik altyapı ve siyasal üstyapı kurumları, bu dönüşümü ya yavaşlattı ya da yön değiştirtti. Dolayısıyla dönüşemeyen ve dönüşemeyecek bir 'total' siyaset, kendi jargonuyla; hem kendini hem de toplumu 'Araf'ta bıraktı.
Medyada genel gündem, adı muhafazakar, kendisi İslamcı olan siyasete değil, daha çok yolsuzluk savlarına odaklandı. Öte yandan, İran'la 'P5+1' ülkelerinin 'nükleer müzakereler'de vardıkları 'tarihi uzlaşma', potansiyel anlamda İran'ı ekonomik-diplomatik yüzeyde yeniden dünya sistemine yönlendirirken, 2000'lerden bugüne uygulanan 'Sünni zeminindeki İslamcı-Osmanlıcı'  söylem ve İhvan'la uygulanmaya çalışılan bölgesel ideolojik vesayet arayışı da sınıfta kaldı.
Yeni bir koalisyon en azından Türk Dış Politikası bağlamında 'fabrika ayarları'na dönüş yaşatır mı? Henüz bu soruyu yanıtlamak için çok erken.
Öte yandan Şubat 2012'de, istihbarat müsteşarını mahkemeye çağıracak kadar ileri giden yargı süreci, 'cemaat-iktidar' kavgasına mal olan 'çözüm süreci' ne alemde diye sormak gerekiyor? Tüm bir sürecin dökümünü yapmayacağım. Yalnız 2015'te yaşananlar, 'çözüm süreci' söyleminin hem ne kadar gel-gitli olduğunu, hem de 2015 parlamentosundaki yeni dengelerle, işin daha da karmaşık bir boyut taşıdığını gösteriyor. Pek çok siyasal gözlemci, 2015 seçimlerinden sonra AKP-HDP arasında, süregelen 'çözüm süreci'nin bir adım öteye geçeceği bir 'siyasal işbirliği' öngörüyordu. Bu elbette dar anlamda 'koalisyon'la açıklanacak bir işbirliği değildi. Anayasanın 'başkanlık-özerklik' ya da 'başkanlık-federasyon' pazarlığıyla değişeceği, ülkenin anayasal-toplumsal yapısının, iki partinin tabanlarının ve küresel-bölgesel dinamiklerin desteğiyle tamamen yeni bir biçim alacağı, neredeyse bir 'mutasyon' tahmini yapılıyordu. Rejimin 'değişmezleri', parlamentoda, olası referandumlarla, terör örgütü liderinin oluruyla, siyasal iktidarın hamleleriyle alt üst olacaktı?
 Oysa, seçimlere 3 ay kala, Cumhurbaşkanı'nın mevcut beklentileri rafa kaldıran müdahaleleri başladı. Şubat 2015'te, AKP-HDP arasındaki 'Dolmabahçe mutabakatı' Erdoğan tarafından, 2015 Nevruz sürecinde reddedildi. Halbuki 'Dolmabahçe mutabakatı'nın bir sonraki aşaması, 21 Mart 2015'te PKK terör örgütü liderinin Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarındaki yazılı açıklamasıyla yaşama geçecek, özerklik ya da federasyona doğru adımların atılacağı anayasal değişiklik stratejisi, bu toplantıda kamuoyuna duyurulacaktı. Erdoğan 'izleme komitesi'nin oluşturulacağı aşamayı yok sayarken, "Kürt sorunu yoktur" tümcesiyle, Kürt sorununda, Türkiye'nin 'klasik çizgisi'ne döneceği mesajı verdi.
HDP'nin Batı'daki illerden aldığı siyasal oy sinerjisinin altında, Erdoğan'ın 'başkanlık' hedefini engellemek yatıyordu. 'Seni başkan yaptırmayacağız' sloganıyla, AKP-HDP arasındaki olası 'konsensus' ve 'anayasal dönüşüm' tahminleri havada kaldı. PKK terör örgütünün uzantısı durumundaki siyasal parti, AKP'nin 'muhafazakar Kürt' ve CHP'nin 'daha sol'daki seçmenininn yanısıra, 'taktiksel nedenlerle, siyasetin olağan akışında kendisine oy vermeyecek kesimlerden oy aldı.
7 Haziran 2015'teki 'HDP fenomeni', 11 Temmuz 2015'te, HDP siyasetini, 1990'lardaki ayarlarına geri döndürecek bir açıklamayla sarsıldı. PKK'nın KCK yapılanması, 2014 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde uzattığı sözde ateşkes sürecini sonlandırma durumunu kamuoyuyla paylaştı. Söz konusu metinde, baraj yapımı ve karakol-kalekol inşaatlarının sürmesi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görevi gereği 'terörle mücadele' kapsamındaki faaliyetlerine son verdirme gerekçeleri-uyarıları sıralanıyordu. HDP-PKK çizgisinde aktif olan siyasiler ve bazı kalemşörler, sözde ateşkesin bitmediğini, ancak bu açıklamayla bitebileceği ikazları yaptılar. Bir başka deyişle, terör örgütü, kendi koşullarını öne sürerek, kamuoyu nezdinde devlet kurumlarıyla siyasal pazarlığa girişti.
HDP için en temel sorun, PKK'nın terör faaliyetlerini yeniden hızlandırması ve eş zamanlı bir siyasetin sürdürülmesinin olanaksızlığıdır. Bir başka açıdan 'terör've 'parlamenter siyasetin' birlikte yütütülmesi söz konusu değildir. Bu giderek, TBMM'de 80 milletvekili ile temsil edilen bir partinin, 'varoluşsal krize' girmesi demektir. Zira HDP, parlamenter siyasetle, bölge oylarının ve farklı siyasal-kimliksel taleplerinin siyasal sisteme entegre olacağı ve terörün bir daha yaşanmayacağı gibi bir beklentiye yanıt vermeye çalışmıştır. Zaten HDP'ye verilen 'emanet oylar' da tam bu kapsam değerlendirilmelidir.
AKP'nin 'çözüm süreci'nde, 2005 Ağustos'undan beri devam ettirdiği 'zikzaklı politika', artık terör örgütünün 'seçim öncesi geçici sözde ateşkesleri'yle sürüdürülemez bir boyuttadır. Güvenlik eksenli politikalar, 'tozlu raflar'dan çıktığında, PKK terör örgütün Suriye'deki uzantısı PYD ve yönettiği Rojava kantonları, Irak'ta Türkiye'yle iyi ilişkileri süren Kürdistan bölgesel yönetimi ve Barzani liderliği , Suriye-Irak derinliğindeki IŞİD, Türkiye'ye yeni dönemde, İhvan ve S.Arabistan'la ilişkiler yüzeyinde soğuk bakan, dünya sistemine entegre olmaya çalışan Esad'ın müttefiki İran'la muhatap olacaktır.
Yeni bir koalisyonun ilk işi mevcut dosyaları gözden geçirmek ve 'tek kişi'ye dayanan bir siyasal stratejiyi 'tozlu raflar'a kaldırmak mı olacaktır? Yoksa 'tekrar seçim'le çözümsüzlüğün pekişmesi mi yaşama geçecektir? Zaman herşeyin ilacıdır ama hiçbir şey yapmadan, sorunlar bitmez daha da yoğunlaşır.
Şimdi siyaset zamanı...

3 Temmuz 2015 Cuma

3.ŞART VE IŞİD...

Ortadoğu'daki gelişmeler, ana akım medya tarafından, "ilk defa gerçekleşen" olaylar dizisi gibi anlatıldığında, gerçekten de şaşırtıcı bir algı oluşturuyor. Mısır'da, 2007 sonrasında yaşanan "güvenlik sorunu", kimi zaman, sadece 2011'deki "Arap uyanışı", 2012'deki İhvan iktidarı ya da 2013'teki "Sisi darbesi"yle ele alınıyor. Oysa Mısır'daki yapısal sorun haline gelen ve Sina yarımadasının kontrolünün kaybedilmeye yüz tuttuğu gelişmeler adım adım yaşandı.
Bu konuyu irdelemek için, 2007 Haziran ayına dönmemiz gerekmektedir. Hamas, 2007'nin ilk yarısında, Suudi Arabistan'ın "sponsorluğunda" El Fetih'le ortak yürütülen hükümetten, ama bir adım ötesinde, 1993 Oslo süreci çerçevesinde, 1996'da oluşturulan Filistin Otoritesi'nden ayrıldı. Örgüt, Filistin devlet başkanı Mahmut Abbas'a bağlı sınır muhafızlarını, Gazze-Mısır arasında görev yaptıkları, Refah sınır kapısından kovdu. Bunun sonucunda, hem Filistin otoritesi bölündü, hem de Gazze, uluslararası hukuk tarafından tanımlanamayan, bir fiili antiteye dönüştü. Bu arada, Hamas'ın o dönem yakın durduğu İran-Suriye ekseni, Gazze'yi İsrail ve Mısır'a karşı kazanıma dönüştürmeye çalıştı. 

Gazze'deki Hamas yönetiminin, tek taraflı durumuna karşı, Mısır-İsrail işbirliğiyle, "çifte abluka" başlatıldı. İsrail'in "denizden", Mısır'ın "karadan" yürüttüğü abluka, bu bölgeye, silah ve mühimmat girişini engelleme, Gazze'nin bir "silah deposu" olmasına karşı önlem olarak duyuruldu. Ne var ki, ablukanın Gazze'ye yönelik insani sonuçları, özellikle gıda ve ilaç temininde önemli sorunlar yarattı. Bu bağlamda, 2007'den sonra pek çok "insani girişim" ablukayı delme adı altında, Gazze'ye ulaşmaya çalıştı. Mayıs 2010'da, ablukadan 3 yıl sonra, bölgeyi rota olarak belirleyen Mavi Marmara da, bu girişimlerin uzantısıydı. Bununla birlikte, "sefer"in ablukadan 3 yıl sonra planlanması, Türkiye'deki siyasal iktidarın fiili desteği, konunun Türk-İsrail ilişkileri açısından, ilişkileri dondurmakla sonuçlanan bir zemine kayması, işi çok farklı bir noktaya taşıdı.

Tekrar Mısır'daki güvenlik sorununa gelirsek; arşivimi karıştırdığımda El Kaide'nin Gazze yapılanması Cund El Ensar'ın Hamas'a karşı saldırıya geçmesini içeren bir notu tespit ettim. 

(Khaled Abu Toameh, “Jund Ansar Allah leader killed himself”, The Jerusalem Post, August 14, 2009. 
http://www.jpost.com/servlet/Satellite?cid=1249418608949&pagename=JPost%2FJPArticle%2FShowFull )

Notun alındığı tarih, 2009 Ağustos'unu işaret ediyor. Hamas-Mısır sınırı, 2007'den beri, ablukaya karşın "güvensiz" ve "kontrol edilemez" duruma geldi. Üstelik, 2011'deki "Arap Uyanışı"ndan sonra, Mısır Gazze'ye karşı, "kara ablukası"nı kaldırınca, sadece Gazze-Mısır sınırı değil, Sina yarımadası, militan İslamcı örgütlerin "antrenman alanı"na dönüştü. İsrail, 2011 sonrası, 30 bin askerlik Güney Birliği'ni kurarken, konunun çok daha fazla kapsayıcı, Mısır-İsrail barışını zedeleyici bir aşamaya gelmesinden çekindi. Nitekim, 2012'de işbaşına gelen Mursi'nin liderliğindeki İhvan yönetimi, gerek İsrail'in Kahire Büyükelçiliği'nin basılma girişimine karşı kayıtsız kalması, gerekse Gazze-Mısır geçişlerinde, militan ve silah girişine göz yumması gibi suçlamalarla muhatap oldu. 1978'den beri "Soğuk Barış" olarak nitelendirilen İsrail-Mısır barışının tamamen tasfiye edilmesi olasılığı, 2013'deki Sisi darbesinden sonra durdurulsa da, Sina artık "kontrol edilemez" duruma gelmişti. 
İhvan döneminde Hamas "yeni Mısır"a yaklaşırken, Suriye'deki kaostan sonra Suriye-İran ekseninden uzaklaştı, İhvan'ın da devrilmesiyle, arasının çok iyi olmadığı Suudi Arabistan'ın gölgesini, özellikle ekonomik yüzeyde daha çok hissetmeye başladı.   
2007'den sonraki süreçte, Hamas'ı "laik" olarak nitelendiren Cund El Ensar'ın, 2011 sonrası, Arap Uyanışı zemininde, IŞİD'le hedefleri birleşti, Hamas karşıtı "Selefi cephede", yerel hücreler olarak harekete geçecek bir potansiyeli ortaya koydu. Öte yandan konu, artık elbette İsrail'e uzandı. 
İsrail, daha önce Ürdün'de aktifleşen IŞİD'in Batı Şeria'ya sızmasından endişeleniyordu. Şimdi ironik biçimde, en çok savaştığı Hamas, IŞİD'in tehdidi altında. IŞİD son saldırılarıyla, Mısır'da ilk kez toprak elde etmesinin yanısıra, Sina'daki El Ariş limanını ele geçirme durumuna geldi. 
(Cumhuriyet, "IŞİD Mısır'da ilk kez toprak elde etti", 3 Temmuz 2015, 
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/312729/ISID__Misir_da_ilk_kez_toprak_elde_etti.html)
Libya'da da etkili olan IŞİD, Mısır'da Sina ve Libya'da Derne'yi, Kuzey Afrika'dan gelen militanların talimgahına dönüştürürken, Libya'dan Suriye'ye uzanan Doğu Akdeniz ve daha dar kapsamda Levant'ı adım adım devletsizleştirerek ele geçiriyor. 
Türkiye-İsrail ilişkilerini donduran Mavi Marmara hadisesinden sonra, ilişkilerin normalleşmesi açısından ileri sürülen 3. ve en son koşul, Gazze'ye yönelik "deniz ablukası"nın İsrail tarafından kaldırılmasıydı. İnsani gerekçelerle anlaşılabilecek bu taleplerin altı çizilmekle birlikte, Sina'ya sızan ve Gazze'ye yönelik saldırıya geçmeye hazırlanan IŞİD'e karşı, "abluka"nın kaldırılması, Doğu Akdeniz'in reel politiğinde ne kadar geçerli? Hala bir bölümü çadırlarda yaşayan ve "tecrid" koşullarından yakınan Gazzeliler, şimdi de "IŞİD vahşeti"ni yaşama riskiyle karşı karşıya.
Türkiye'nin "3. şart"taki talebi, dondurulan ilişkilerin aktifleştirilmesi ve  Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan dahil, bölgesel bir işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Bir sonraki senaryo, gerçekten ürküntü vermektedir...         

23 Haziran 2015 Salı

ROMA'DAN DOĞU AKDENİZ'E SELAM VAR MI?

Geçenlerde Haaretz gazetesinde çıkan bir haber, Türkiye-İsrail ilişkileri açısından dikkatleri çekti. Gazetenin haberine göre, dışişleri bakanlığı müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile İsrail Dışişleri Bakanlığı genel direktörü Dore Gold, kendi ülkelerinin "ulusal güvenlik danışmanları"ndan habersiz Roma'da bir araya gelmişlerdi. (Haaretz, "In secret meeting, Israel and Turkey renew reconcilation talks", 22.06.2015, http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/.premium-1.662476)
Bu görüşme, iki ülke ilişkileri açısından bir "uzlaşma" arayışı olarak yorumlandı. Türkiye-İsrail ilişkilerinde, her iki ülkedeki genel seçimlerden sonra diplomatik girişimlerin başlaması hiç te şaşırtıcı olmadı. Zira Erdoğan-Netenyahu eksenindeki "muhafazakar siyaset", seçim sürecinde birbirlerine karşı kullandıkları söylemlerden yararlandıktan sonra, reel politiğin eteklerinde dolaşmaya başladılar. Neden böyle bir metafor kullandım. Çünkü ikili ilişkilerdeki yapısal tahribat, 2010'dan itibaren neredeyse onarılamaz uçlara kaydı. AKP iktidarı ve Likud cephesinin, kendi dış politikaları yüzeyinde, "değerli yalnızlık"a varan siyasetlerinde, kısa zaman içinde büyük bir gelişme beklenmese de, Türkiye açısından bakıldığında, "7 Haziran sonrası"nın siyasal ikliminin çok önemli yansımaları olduğunu kaydetmemiz gerekmektedir. AKP'nin "siyasal İslam" çerçevesinde, Ortadoğu'ya dönük bölgesel vesayet arayışında, Suriye'den Libya'ya, oradan da Mısır'a uzanan, soru işaretlerinin yoğunlaştığı siyasalar, olası bir koalisyonda, kısmen de olsa bir geri çekilme potansiyelini barındırıyor.
Türkiye-İsrail ilişkilerinde, "Mavi Marmara" ipoteğinde tıkalı kalan "dondurulmuş ilişkiler"de, yine bu konuyla bağlantılı koşullar gözler önüne seriliyor. Türkiye, uluslararası sularda İsrailli komandolar tarafından öldürülen 9 yurttaşından sonra, siyasal ilişkileri dondurmuş, ilişkilerin normalleşmesi için 2011 sonbaharında 3 temel koşul öne sürmüştü. Bu koşullar, Mavi Marmara hadisesiyle ilgili BM'deki Palmer Komisyonu'nun kararından sonra ifade edildi. Komisyon, İsrail'in sorumluluğunun yanısıra, Türkiye'nin de sorumlulukları üzerinde durmuştu. Bir önceki dönem TBMM'de CHP milletvekilliği de yapan, AİHM eski yargıcı Rıza Türmen, Cenevre'de yer alan BM İnsan Hakları Komisyonu'nun Türkiye'yi haklı bulan raporuna karşın, AKP hükümetinin Palmer Komisyonu'nun kuruluşuna onay vermesini kuşkuyla karşılayan açıklamalar yapmıştı.
Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olarak, hiddetle dile getirdiği 3 koşul, 1-özür 2-tazminat 3- Gazze'ye yönelik İsrail'in 'deniz ablukası'nın kaldırılmasını kapsıyordu.
Türkiye, İsrail'e yönelik ekonomik bir ambargo öngörmemiş, siyasal açıdan ise, dile getirilen koşulları dünya kamuoyuna ilan etmişti. Zorluklara karşın, ABD Başkanı Obama'nın İsrail ziyaretinde, İsrail başbakanı Netenyahu, telefonda dönemin başbakanı Erdoğan'dan özür dilemişti. Bu çok önemli bir adımdı. Tazminat konusunda, Türk ve İsrailli heyetler çeşitli fırsatlarda bir araya geldiler. İddia edilen rakamlarda, farklı spekülasyonlar yapıldı. Ne var ki, İsrail açısından temel konu, 'tazminat' değil, Gazze'ye yönelik 'deniz ablukası'ydı.
İsrail Gazze'ye Haziran 2007'den beri 'deniz ablukası' uygulamaya başladı. Mavi Marmara, bu karardan üç yıl sonra, 'Gazze seferi' yaptı. İsrail'in 'denizden', Mısır'ın 'karadan' uyguladığı ablukanın nedeni, Hamas'ın 1993'teki Oslo süreci bağlamında, 1996'da oluşan Filistin Otoritesi'nden ayrılması, Filistin devlet başkanı Abbas'a bağlı 'sınır muhafızları'nı Gazze-Mısır arasındaki Refah sınır kapısından kovması idi. Hamas böylece, tek taraflı bir yönetim kuruyor, İsrail'le 2006'daki 'ikinci Lübnan savaşı' sırasında olduğu gibi, silahlı mücadeleye giriyordu. Bir yandan da Gazze'de insani ihtiyaçlar açısından gıda ve tıp malzemelerindeki eksiklikler, insani dramların yaşanması, madalyonun diğer yüzüydü. O dönemde Şam'da yaşayan Hamas lideri Meşal, Suriye-İran ekseninde siyaset yapıyor, Suudi Arabistan-Mısır zeminindeki siyasete meydan okuyordu.
Türkiye'nin Mavi Marmara gerekçesiyle, 'abluka'nın konulmasından 4 yıl sonra, 'ablukanın kaldırılması'nı, İsrail'le ilişkileri normalleşme açısından bir koşul haline getirmesi, "işi yokuşa sürmek" ya da Ortadoğu'da "kendisinden özür dilenen lider" olduktan sonra, "Gazze ablukasını kaldırtan Gazze fatihi" ünvanları için mi belirtilmişti? Bunlar elbette birer spekülasyon konusu. Ancak altını çizelim ki, Erdoğan ve Netenyahu, birbirlerine küs girdikleri seçimlerden sonra, yeni arayışlara 'yeşil ışık' yakabilirler. Yine de ihtiyatlı olmak lazım.
Ne var ki, AKP patentli dış politikada türlü manipülasyon ve iddialar son bulmuyor. Seçimlerden hemen sonra İsrail medyasında öne sürülen bir iddiaya göre, Türkiye, Hamas'ın Batı Şeria'daki silahlı eylemlerini yürüten Salih Aruri'yi, bu eylemleri kesmesi için uyarmıştı. Üstelik Aruri, Türkiye'de yaşıyordu.   (Haaretz, "Turkey sends message to local Hamas operatives to cut back on anti Israel terror", 10.06.2015 http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/.premium-1.660431) Bu savlar henüz Türkiye tarafından yalanlanmadı. Ya da sadece bir sav olarak değerlendirilip, göz ardı edilebilir.
Ancak AKP iktidarının Hamas'la gösterdiği siyasal yakınlık, 'ablukasız bir Gazze'den, 'Hamas vesayetinde bir Batı Şeria'ya kadar uzanmaktadır. Abluka, 2011'de Mısır'da yaşanan 'Arap uyanışı'nın ardından, askeri yönetimce 'kara'dan kaldırıldı. Böylece İsrail'in Gazze'ye uyguladığı 'abluka' karadan delinmiş oldu. 2011-2013 arasında, askeri yönetim ve İhvan iktidarı, uyguladıkları politikalarla, Sina yarımadasında, çeşitli İslamcı örgütlerin, militan eğitim merkezine dönüştü. Hatta İsrail bu dönemde, 30 bin askere sahip bir "Güney Birliği" kurdu. 2013'te Sisi'nin İhvan'ı deviren darbesinden sonra, Gazze-Mısır geçişleri kontrol altına alınsa da, Sina'da hala İslamcı militanlar yer alıyor, IŞİD'in Kuzey Afrika'dan dünyaya yayılan "cihatçı" trafiğinde, Libya'daki Derne'den sonra, Sina da önemli bir merkez olarak konumunu sürdürüyor.
İsrail doğalgazının Batı piyasalarına ulaştırılması, Mısır'ın 'doğal gazı', Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki 'münhasır ekonomik alanları', Kıbrs sorununun 'barışçı çözümü'; Doğu Akdeniz'de Yunanistan'dan İsrail'e, oradan Mısır'a ve Türkiye'ye uzanan Doğu Akdeniz Barışı beklerken, AKP'nin İhvan-Hamas çizgisindeki İslamcı politikasının tasfiye edilmesinin zamanı geldi mi?  Bekleyip görelim...

14 Haziran 2015 Pazar

ORTADOĞU DENGELERİNDE KOALİSYON ARAYIŞI?

7 Haziran 2015 genel seçimleri, Türkiye'de yeni bir arayış başlattı. 2002'den beri süregelen baskın iktidar denklemi içerisinde, koalisyon görmeyen genç kuşaklar, yıllar sonra bu kavramla tanıştı. 12 Eylül 1980 askeri yönetiminin dayattığı zemindeki yeni anayasa, siyasal partiler yasası, kapatılan partiler, siyasal yasaklar, sivil toplum örgütleri ve siyasal partiler arasındaki ilişkileri engelleyen hükümler, sendikaların budanması, yüksek barajlı seçim sistemi ve pek çok düzenleme, eleştirilere hep şu başlıkla yanıt veriyordu. "12 Eylül öncesine dönmek mi istiyorsunuz?" Bu çerçevede, darbe öncesine yapılan göndermelerle, güvenliğin bedelinin, özgürlüklerden vazgeçmek olduğu vurgulanıyordu. 
"Deli gömleği" olarak belirtilen 12 Eylül anayasası ve düzenlemelerini, daha sonra en çok savunanların başında, Özal ve ANAP iktidarları yer aldı. Özal da, 1987'de siyasal yasakların kalması ile ilgili referandumda, seçmenleri "12 Eylül öncesine dönmekle" siyaseten tehdit etmişti. 
12 Eylül'ün "yürütmeyi güçlendiren", "cumhurbaşkanını yürütmenin başına getiren", "cumhurbaşkanının yetkilerini arttıran", yapısal anlamda sistemi kadük haline getiren hükümleri, AKP iktidarlarıyla daha da derinleşti. AKP, "cumhurbaşkanını halka seçtiren" düzenlemeyle, sistemi, Evren'in hayalindeki gibi, başkanlık ya da yarı başkanlığa bir adım daha yaklaştırdıysa da, 10 Ağustos 2014'te Evren'den sonra "halk oyuyla ikinci kez" cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan'ın karşısına, 7 Haziran 2015 genel seçimleri çıktı. Özal'ın cumhurbaşkanı seçildiği Ekim 1989'dan, Yılmaz'ın ANAP genel başkanı seçildiği Haziran 1991 kongresine kadar, Akbulut'un başbakanlığı ve ANAP genel başkanlığı sürecinde, ülke fiilen başkanlık-yarı başkanlık sistemine evrilmişti. Mesut Yılmaz'ın kongredeki zaferi ve 1991 erken genel seçimlerinde DYP-SHP koalisyonunun kurulmasıyla, bu dönem sona ermişti. Özal'ın da en büyük hayali başkanlık sistemiydi.
İlginçtir, başkanlık rüyalarının korkulu kabusu hep koalisyonlar oluyor. ABD'deki başkanlık sistemine benzemez bir biçimde, "kuvetler birliğine" dayanan "başkanlık tasarımları", önce parlamento ve hükümetteki siyasal değişimle, "güçler dengesi"ne dönüşüyor. O zaman da otoriter başkanlık arayışı bir başka bahara kalıyor.
Erdoğan'ın "otoriter başkanlık" bakış açısında, Ortadoğu'daki "bölgesel vesayet" arzusunun önemli bir yeri görülmektedir. Menderes'in "küçük Amerika'sı", Özal'ın "bölgesel süper gücü" derken, bugünkü iktidarın temel hırsı, "yeni Osmanlı", "stratejik derinlik", "periferi kurma" gibi başlıklarla devam ettirilmiş ancak fiilen bir mutasyon yaşanmıştır. Bölgesel nüfuz, süper gücün vesayeti altında yaşam bulurken, mevcut siyasal iktidar, Soğuk Savaş sonrasının dengelerini de gözeterek, Rusya-Çin ekseninin de dahil olduğu, farklı angajmanlar arasındaki boşluklardan yararlanarak, bölgesel güç olmaktan, "dünya gücü" olabilecek sıçrama fantezisinin gerçekliğine kitleleri inandırmaya çalışmıştır. Böyle olunca da, hemen her konuda, ABD-Avrupa ve İsrail'in dahil olduğu, "dış komplolar", "üst akıl" değerlendirmeleri ön plana çıkmıştır. Türkiye'nin üyesi olduğu NATO, müttefiki ABD, üye olmaya çalıştığı AB, bölgede ortaklıklarının olduğu S.Arabistan ve Körfez ülkelerini yok sayan, İsrail'i düşmanlaştıran bir dış politika denemesi içinde sarfettiği mesai, deyim yerindeyse, "stratejik anomali" yaratmıştır. 
Özellikle "Suriye politikası", AKP iktidarı için, bir turnusol kağıdına dönüşmüştür. 2010 sonundan başlayarak, 2011'de Ortadoğu'da yoğunlaşan "Arap uyanışı"nı, "İhvan uyanışı" olarak gören AKP, Davutoğlu'nun "stratejik derinlik"e dayanan siyasasıyla, Türkiye-Suriye-Mısır üçgeninde bir "İhvan kuşağı" yaratıp, kendisi de, bu eksenin lideri olmaya soyundu. 2010'da İsrail'le yaşanan "Mavi Marmara krizi" AKP açısından, bölgesel liderlik için önemli bir adımdı. Zira Mısır'da Nasır örneğinde olduğu gibi, "Ortadoğu liderliği"nin yolu, "İsrail karşıtlığı"ndan geçiyordu. Üstelik 9 Türk yurttaşının yaşamını kaybetmesine karşın, yüzlerce ya da binlerce asker kaybedilmeden, sivil anlamda kitlesel kayıplar olmadan, bir "bölgesel liderlik" hayaline kavuşulacaktı.
2012'de ABD'nin Libya büyükelçisinin İslamcı militanlarca öldürülmesi, 2013'te Mısır-İsrail arasında "Camp David dengesi" bağlamındaki "Soğuk Barış"ı bozma emareleri gösteren Mısır'daki İhvan iktidarı ve devlet başkanı Mursi'nin, kendi atadığı komutanlar tarafından askeri darbeyle devrilmesi, siyasal iktidar cephesinde bir "panik havası" yarattı. Bu arada, Suriye'de hala açıklanamayan, çeşitli belgeleri Türkiye ve dünya kamuoyunun gözleri önüne serilen, "kirli savaş", Türkiye sınırlarından Suriye'ye geçen İslamcı militanlar, silah sevkiyatı iddiaları, Esad'ı devirmek adına düzenlenen istihbari faaliyetler, küresel-bölgesel hatta, önemli rezervlerle karşılaştı. IŞİD denilen örgüt, 2014 yazına kadar, Türk kamuoyunun gündemine düşmezken, Musul başkonsolosluğuna yapılan baskınla, konsolosluk görevlileri ve ailelerinin sonbahara uzanan rehinelik hikayaleri, 2014 sonbaharında BM Genel Kurulu esnasında Türkiye'ye dönük uluslararası baskılar, "organize işler"in varlığı kuşkusu doğurdu. Bir yandan Suriye'deki "kanlı ve kirli içsavaş"tan kaçan mülteciler, öte yandan bu savaştan kaçan mülteciler, Türkiye'ye sızan militan örgütlerin hücreleri, denklemi içinden çıkılmaz hale getirdi. Esad'a karşı tutumlarda, "kendi Alevileri"ni söylemsel bazda tenkit eden, "yerli BAAS" sloganıyla CHP'yi hedef alan iktidar, Kobani'deki Kürt direnişiyle, kendi Kürtleri ve HDP ile ters düştü. "Değerli yalnızlık", ülke içinde de, çoğunluk inancı ve mezhebiyle bütünleşen bir agresif-izolasyonist siyasete dönüştü. Suriye ve Irak Kürtleri'nin IŞİD karşıtı direnişi, bölgedeki vesayet arayışlarını, yakın sınır dışında da anlamsız hale getirdi. Nedense tırlarla ilgili iddialar, belgelerle somutlaştıkça, "Bayırbucak Türkmenleri" başlığında savunuldu. 
7 Haziran 2015'te ortaya çıkan parlamento aritmetiğinde, AKP salt çoğunluğu, daha sade deyimiyle, "tek başına iktidarı" kaybetmiş durumda. Son 13 yılda AKP iktidarına atfedilen "dokunulmazlık" ve "imtiyazlı" olma hali, muhalefetin bile içine işlemiş gözüküyor. Libya'dan Suriye-Irak cephesine uzanan coğrafyada, IŞİD'in kurduğu "nüfuz alanı", uluslararası zemindeki türlü savlara karşı bir restorasyon hükümetine gereksinim duyulmaktadır. CHP-MHP-HDP zemininde, "üç benzemezler"in koalisyon ya da azınlık hükümeti kurmalarının zorluğu ortadadır. Ne var ki, siyaset cesaretle yapılan bir hizmet biçimidir. Türkiye seçmeni, yaşanan terör sürecine karşın, HDP'yi "taktiksel oylar"la parlamentoya sokarak, AKP'yi iktidardan düşürmüştür. O zaman, herkes kendi hesaplarını bırakarak, hareket etmek durumundadır. 
En azından, bölgedeki yaşananlardan dolayı, öne konulacak faturaları hesap ederek, Türkiye'de IŞİD'le "göbek bağı" olmayan, IŞİD'i tasfiye etmeyi öngören, O.Doğu'daki vahim ilişkileri tasfiye edecek bir koalisyon kurulması gerekmektedir. 
Bu çerçevede, "çözüm süreci"nin şimdiye kadar açıklanmayan müzakerelerinin de kamuoyunun önüne saydamlıkla segilenmesi elzemdir. 
Yazdıklarım hayal olarak gelebilir. Ancak durum, hayalden öte, bir "acil durum" sorunudur. Umarım, Ortadoğu daha da mahvolmadan, Türkiye'de demokratik ve ekonomik istikrara dayalı bir hükümet kurulur. Yoksa, siyasal iktidarı meşrulaştıracak her adım, bir kaç aylık kırmızı plaka uğruna, muhalefet açısından, ülkeden ve partilerinden vazgeçmek demektir.  

8 Haziran 2015 Pazartesi

"STRATEJİK TERCİH"LE "STRATEJİK DÜŞÜŞ"...

7 Haziran 2015 genel seçimleri, 2002'den beri ülkemizde süregelen siyasal hegemon zeminde ciddi bir erozyon yarattı. Aslında Ilımlı İslam söylemiyle, laboratuvar koşullarında tasarlanan iktidar partisinin, sınıfsal, küresel ve kültürel açıdan 'tarihsel blok" kurma yeteneğinden uzakta olduğunu, eklektik bir düzlemde kaldığını ifade etmiştim. Bu bağlamda seçim öncesinde ele aldığım son yazıda, sonuçlarla ilgili olasılıkların üzerinde detayıyla durmuştum.
( 2015 Genel Seçimlerinde Stratejik tercih,  http://deniztansi.blogspot.com.tr/2015/06/2015-genel-secimlerinde-stratejik-tercih.html )
Son yazımda, değerlendirmemin devamının seçimin akabinde olacağını duyurmuştum. Bu çerçevede, iki başlık yüzeyinde konuyu ele alacağım.
Birincisi, siyaseten kullandığım "koridor metaforu"yla ilgilidir. Bu çerçevede, CHP-MHP bandındaki siyasal-toplumsal potansiyeli, "koridor" olarak nitelemiştim. Şehirler arası otobüslerde, "pencere yanı" ve "koridor" tercihlerimizi anımsayalım. CHP-MHP "koridor"da, siyaseten sıkışmış bir izlemim verirken, seçimde "pencere kenarı"nda oturanlar, AKP-HDP olarak gözükmektedir. Seçim adeta, iki parti arasında geçmiştir. HDP'nin %13'ü aşan oyları, AKP'nin hegemon söylemine ve iktidarına karşı, sadece Sol çevrelerin değil, yıllardır AKP'ye oy veren "muhafazakar Kürt seçmeni"nin de tepkisini dile getirmektedir. Konu eğer "kimlik"le açıklanırsa, o zaman "dinsel kimlik" konumunu korumakla birlikte, "etnik kimlik" mi ağır bastı denilecektir? Bu bir döngüyü işaret etmektedir.
Analizimdeki ikinci başlık ta, tam bu bağlamda gündeme gelmektedir. Seçim öncesinde, mevcut siyasal spektrumda, "oyunu değiştiren" bir siyasal aktöre gereksinim duyulduğunu belirtmiştim. İşte HDP, tam da bu rolü üstlendi. Ülkedeki "ezilmişlerin", "ötekileştirilmişlerin" sesi olma savı, genel başkanı Demirtaş'ın genç, esprili, eleştirel ve öfkeli olmayan yüzü bu arayışa yanıt verdi. Dolayısıyla, siyasette seçenek, "pencere kenarı"ndan çıktı. Pencere kenarındaki simetrik rakip AKP ise, 8 Haziran sabahı, başbakan yardımcısı Akdoğan'ın öfkeli ses tonuyla, "HDP çözüm sürecinin artık ancak filmini yapar" diyerek, hala seçim sonuçlarının ısrarla mesajını almak istemediklerini teyit etti. Buna benzer tavır, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Davutoğlu'nun, Balkanlar ve Ortadoğu'ya uzanan, ancak Büyükşehir Belediyesi işçilerinin toplandığı alanda, ayakları Ankara'ya basmayan "zorlama balkon konuşması"nda görüldü. Zannederim, bu konudaki şaşkınlığı en iyi ifade eden, bir başka başbakan yardımcısı ve 3. dönemi dolan Bülent Arınç'ın yüz ifadesine yansıyan duygularıydı. AKP, kendi siyasal lugatında yer almayan, "uzlaşma" ve "barış" sözcüklerine yanaşacak mı? Bu zor görünse de, olası bir erken seçimde, mevcut oyunu korumakta zorlanacağı, hatta "HDP karşıtı" söylemiyle, HDP'ye "Syriza etkisi" yaratacağı görüntüsü, işaret edici olarak durmaktadır.
"Koridor"a gelince... AKP-HDP'nin simetrik rekabetinde, ortak gözüken bakış açısı, ulus-devlete karşı mesafeli bakışlarını, kurucu değerlerle sorunlu olan altyapılarını ortaya koymaktadır. AKP, 2002'de klasik İslamcılık'ı "Milli Görüş gömleğini çıkardık" diyerek aşmış, çöken Merkez Sağ'ın oylarını kendi içine çekmişti. HDP ise terör geçmişine dayanan "siyasal Kürtçülük"ü, 2015 seçiminde "Türkiyelileşerek", Batı'dan, kendilerine oy vermeyen kesimlerden oy alarak, aşmaya başlamış mıdır? Bu soruya yanıt vermek için henüz erken olmakla birlikte, HDP'nin İstanbul ve İzmir'de aldığı oylar, barajı aşmasına önemli bir ivme kazandırmıştır. Bu bağlamda, yurtdışı oylarında da HDP'nin ikinci olduğunu kaydetmekte yarar vardır.
"Koridor"a bür türlü gelemedik ancak "koridor"da oyu yükselen parti MHP, oyunu koruyan parti de CHP'dir. İlk günden "koalisyonlar"a kapıyı kapayan, AKP ve CHP'yi "HDP'yle kategorize eden parti MHP'dir. 2013'te medyaya yansıyan Oslo görüşmeleri ve İmralı müzakereleri ile sadece HDP'yi değil, PKK'yı da kamoyu gündemine getiren, Öcalan'ı "İmralı" ismiyle adeta meşrulaştıran iktidar partisi, şimdi de "HDP karşıtlığı"na odaklanmaktadır. Bu zeminde ise, kaybettiği muhafazakar Kürt oylarını, "milliyetçi Türk oyları"yla telafi edebilmiş midir? Ya da edebilecek midir? Artık çok geç. O kompartman zaten doluydu, şimdi de MHP açısından pekişti. İslamcı, Türkçü ve Kürtçü kimlik partileri yüzeyinde, ulus-devleti kuran, "Atatürk'ün partisi", 1960'larda sosyal demokrat/demokratik sol özellikler kazanan CHP'nin konumu ne olacaktır? "Koridor"da daha da sıkışacak mı, yoksa yeni bir çıkış yakalayacak mı?
Olası erken seçim ve hükümet kurma heyecanı arasında, "küçük olsun benim olsun" arayışıyla araya sıkışan "kurultay takvimi"ndeki öncelikler, "mahalle kongreleri"nde yaşanacak heyecan, ne zaman sokağa yansır ve çözüm "neoliberalizm"de aranmazsa, o zaman bir şeylerden söz edebiliriz.
AKP mevcut tavrını sürdürdükçe, ekonomide ve toplumsal olaylarda gerginlik arttıkça, siyasetin iki kazananı, HDP ve MHP olacaktır. Her iki parti de, var olan siyasal spektrumu alt üst edebilecek bir aşamaya gelebilecektir.
Demedi demeyin...