14 Haziran 2015 Pazar

ORTADOĞU DENGELERİNDE KOALİSYON ARAYIŞI?

7 Haziran 2015 genel seçimleri, Türkiye'de yeni bir arayış başlattı. 2002'den beri süregelen baskın iktidar denklemi içerisinde, koalisyon görmeyen genç kuşaklar, yıllar sonra bu kavramla tanıştı. 12 Eylül 1980 askeri yönetiminin dayattığı zemindeki yeni anayasa, siyasal partiler yasası, kapatılan partiler, siyasal yasaklar, sivil toplum örgütleri ve siyasal partiler arasındaki ilişkileri engelleyen hükümler, sendikaların budanması, yüksek barajlı seçim sistemi ve pek çok düzenleme, eleştirilere hep şu başlıkla yanıt veriyordu. "12 Eylül öncesine dönmek mi istiyorsunuz?" Bu çerçevede, darbe öncesine yapılan göndermelerle, güvenliğin bedelinin, özgürlüklerden vazgeçmek olduğu vurgulanıyordu. 
"Deli gömleği" olarak belirtilen 12 Eylül anayasası ve düzenlemelerini, daha sonra en çok savunanların başında, Özal ve ANAP iktidarları yer aldı. Özal da, 1987'de siyasal yasakların kalması ile ilgili referandumda, seçmenleri "12 Eylül öncesine dönmekle" siyaseten tehdit etmişti. 
12 Eylül'ün "yürütmeyi güçlendiren", "cumhurbaşkanını yürütmenin başına getiren", "cumhurbaşkanının yetkilerini arttıran", yapısal anlamda sistemi kadük haline getiren hükümleri, AKP iktidarlarıyla daha da derinleşti. AKP, "cumhurbaşkanını halka seçtiren" düzenlemeyle, sistemi, Evren'in hayalindeki gibi, başkanlık ya da yarı başkanlığa bir adım daha yaklaştırdıysa da, 10 Ağustos 2014'te Evren'den sonra "halk oyuyla ikinci kez" cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan'ın karşısına, 7 Haziran 2015 genel seçimleri çıktı. Özal'ın cumhurbaşkanı seçildiği Ekim 1989'dan, Yılmaz'ın ANAP genel başkanı seçildiği Haziran 1991 kongresine kadar, Akbulut'un başbakanlığı ve ANAP genel başkanlığı sürecinde, ülke fiilen başkanlık-yarı başkanlık sistemine evrilmişti. Mesut Yılmaz'ın kongredeki zaferi ve 1991 erken genel seçimlerinde DYP-SHP koalisyonunun kurulmasıyla, bu dönem sona ermişti. Özal'ın da en büyük hayali başkanlık sistemiydi.
İlginçtir, başkanlık rüyalarının korkulu kabusu hep koalisyonlar oluyor. ABD'deki başkanlık sistemine benzemez bir biçimde, "kuvetler birliğine" dayanan "başkanlık tasarımları", önce parlamento ve hükümetteki siyasal değişimle, "güçler dengesi"ne dönüşüyor. O zaman da otoriter başkanlık arayışı bir başka bahara kalıyor.
Erdoğan'ın "otoriter başkanlık" bakış açısında, Ortadoğu'daki "bölgesel vesayet" arzusunun önemli bir yeri görülmektedir. Menderes'in "küçük Amerika'sı", Özal'ın "bölgesel süper gücü" derken, bugünkü iktidarın temel hırsı, "yeni Osmanlı", "stratejik derinlik", "periferi kurma" gibi başlıklarla devam ettirilmiş ancak fiilen bir mutasyon yaşanmıştır. Bölgesel nüfuz, süper gücün vesayeti altında yaşam bulurken, mevcut siyasal iktidar, Soğuk Savaş sonrasının dengelerini de gözeterek, Rusya-Çin ekseninin de dahil olduğu, farklı angajmanlar arasındaki boşluklardan yararlanarak, bölgesel güç olmaktan, "dünya gücü" olabilecek sıçrama fantezisinin gerçekliğine kitleleri inandırmaya çalışmıştır. Böyle olunca da, hemen her konuda, ABD-Avrupa ve İsrail'in dahil olduğu, "dış komplolar", "üst akıl" değerlendirmeleri ön plana çıkmıştır. Türkiye'nin üyesi olduğu NATO, müttefiki ABD, üye olmaya çalıştığı AB, bölgede ortaklıklarının olduğu S.Arabistan ve Körfez ülkelerini yok sayan, İsrail'i düşmanlaştıran bir dış politika denemesi içinde sarfettiği mesai, deyim yerindeyse, "stratejik anomali" yaratmıştır. 
Özellikle "Suriye politikası", AKP iktidarı için, bir turnusol kağıdına dönüşmüştür. 2010 sonundan başlayarak, 2011'de Ortadoğu'da yoğunlaşan "Arap uyanışı"nı, "İhvan uyanışı" olarak gören AKP, Davutoğlu'nun "stratejik derinlik"e dayanan siyasasıyla, Türkiye-Suriye-Mısır üçgeninde bir "İhvan kuşağı" yaratıp, kendisi de, bu eksenin lideri olmaya soyundu. 2010'da İsrail'le yaşanan "Mavi Marmara krizi" AKP açısından, bölgesel liderlik için önemli bir adımdı. Zira Mısır'da Nasır örneğinde olduğu gibi, "Ortadoğu liderliği"nin yolu, "İsrail karşıtlığı"ndan geçiyordu. Üstelik 9 Türk yurttaşının yaşamını kaybetmesine karşın, yüzlerce ya da binlerce asker kaybedilmeden, sivil anlamda kitlesel kayıplar olmadan, bir "bölgesel liderlik" hayaline kavuşulacaktı.
2012'de ABD'nin Libya büyükelçisinin İslamcı militanlarca öldürülmesi, 2013'te Mısır-İsrail arasında "Camp David dengesi" bağlamındaki "Soğuk Barış"ı bozma emareleri gösteren Mısır'daki İhvan iktidarı ve devlet başkanı Mursi'nin, kendi atadığı komutanlar tarafından askeri darbeyle devrilmesi, siyasal iktidar cephesinde bir "panik havası" yarattı. Bu arada, Suriye'de hala açıklanamayan, çeşitli belgeleri Türkiye ve dünya kamuoyunun gözleri önüne serilen, "kirli savaş", Türkiye sınırlarından Suriye'ye geçen İslamcı militanlar, silah sevkiyatı iddiaları, Esad'ı devirmek adına düzenlenen istihbari faaliyetler, küresel-bölgesel hatta, önemli rezervlerle karşılaştı. IŞİD denilen örgüt, 2014 yazına kadar, Türk kamuoyunun gündemine düşmezken, Musul başkonsolosluğuna yapılan baskınla, konsolosluk görevlileri ve ailelerinin sonbahara uzanan rehinelik hikayaleri, 2014 sonbaharında BM Genel Kurulu esnasında Türkiye'ye dönük uluslararası baskılar, "organize işler"in varlığı kuşkusu doğurdu. Bir yandan Suriye'deki "kanlı ve kirli içsavaş"tan kaçan mülteciler, öte yandan bu savaştan kaçan mülteciler, Türkiye'ye sızan militan örgütlerin hücreleri, denklemi içinden çıkılmaz hale getirdi. Esad'a karşı tutumlarda, "kendi Alevileri"ni söylemsel bazda tenkit eden, "yerli BAAS" sloganıyla CHP'yi hedef alan iktidar, Kobani'deki Kürt direnişiyle, kendi Kürtleri ve HDP ile ters düştü. "Değerli yalnızlık", ülke içinde de, çoğunluk inancı ve mezhebiyle bütünleşen bir agresif-izolasyonist siyasete dönüştü. Suriye ve Irak Kürtleri'nin IŞİD karşıtı direnişi, bölgedeki vesayet arayışlarını, yakın sınır dışında da anlamsız hale getirdi. Nedense tırlarla ilgili iddialar, belgelerle somutlaştıkça, "Bayırbucak Türkmenleri" başlığında savunuldu. 
7 Haziran 2015'te ortaya çıkan parlamento aritmetiğinde, AKP salt çoğunluğu, daha sade deyimiyle, "tek başına iktidarı" kaybetmiş durumda. Son 13 yılda AKP iktidarına atfedilen "dokunulmazlık" ve "imtiyazlı" olma hali, muhalefetin bile içine işlemiş gözüküyor. Libya'dan Suriye-Irak cephesine uzanan coğrafyada, IŞİD'in kurduğu "nüfuz alanı", uluslararası zemindeki türlü savlara karşı bir restorasyon hükümetine gereksinim duyulmaktadır. CHP-MHP-HDP zemininde, "üç benzemezler"in koalisyon ya da azınlık hükümeti kurmalarının zorluğu ortadadır. Ne var ki, siyaset cesaretle yapılan bir hizmet biçimidir. Türkiye seçmeni, yaşanan terör sürecine karşın, HDP'yi "taktiksel oylar"la parlamentoya sokarak, AKP'yi iktidardan düşürmüştür. O zaman, herkes kendi hesaplarını bırakarak, hareket etmek durumundadır. 
En azından, bölgedeki yaşananlardan dolayı, öne konulacak faturaları hesap ederek, Türkiye'de IŞİD'le "göbek bağı" olmayan, IŞİD'i tasfiye etmeyi öngören, O.Doğu'daki vahim ilişkileri tasfiye edecek bir koalisyon kurulması gerekmektedir. 
Bu çerçevede, "çözüm süreci"nin şimdiye kadar açıklanmayan müzakerelerinin de kamuoyunun önüne saydamlıkla segilenmesi elzemdir. 
Yazdıklarım hayal olarak gelebilir. Ancak durum, hayalden öte, bir "acil durum" sorunudur. Umarım, Ortadoğu daha da mahvolmadan, Türkiye'de demokratik ve ekonomik istikrara dayalı bir hükümet kurulur. Yoksa, siyasal iktidarı meşrulaştıracak her adım, bir kaç aylık kırmızı plaka uğruna, muhalefet açısından, ülkeden ve partilerinden vazgeçmek demektir.  

8 Haziran 2015 Pazartesi

"STRATEJİK TERCİH"LE "STRATEJİK DÜŞÜŞ"...

7 Haziran 2015 genel seçimleri, 2002'den beri ülkemizde süregelen siyasal hegemon zeminde ciddi bir erozyon yarattı. Aslında Ilımlı İslam söylemiyle, laboratuvar koşullarında tasarlanan iktidar partisinin, sınıfsal, küresel ve kültürel açıdan 'tarihsel blok" kurma yeteneğinden uzakta olduğunu, eklektik bir düzlemde kaldığını ifade etmiştim. Bu bağlamda seçim öncesinde ele aldığım son yazıda, sonuçlarla ilgili olasılıkların üzerinde detayıyla durmuştum.
( 2015 Genel Seçimlerinde Stratejik tercih,  http://deniztansi.blogspot.com.tr/2015/06/2015-genel-secimlerinde-stratejik-tercih.html )
Son yazımda, değerlendirmemin devamının seçimin akabinde olacağını duyurmuştum. Bu çerçevede, iki başlık yüzeyinde konuyu ele alacağım.
Birincisi, siyaseten kullandığım "koridor metaforu"yla ilgilidir. Bu çerçevede, CHP-MHP bandındaki siyasal-toplumsal potansiyeli, "koridor" olarak nitelemiştim. Şehirler arası otobüslerde, "pencere yanı" ve "koridor" tercihlerimizi anımsayalım. CHP-MHP "koridor"da, siyaseten sıkışmış bir izlemim verirken, seçimde "pencere kenarı"nda oturanlar, AKP-HDP olarak gözükmektedir. Seçim adeta, iki parti arasında geçmiştir. HDP'nin %13'ü aşan oyları, AKP'nin hegemon söylemine ve iktidarına karşı, sadece Sol çevrelerin değil, yıllardır AKP'ye oy veren "muhafazakar Kürt seçmeni"nin de tepkisini dile getirmektedir. Konu eğer "kimlik"le açıklanırsa, o zaman "dinsel kimlik" konumunu korumakla birlikte, "etnik kimlik" mi ağır bastı denilecektir? Bu bir döngüyü işaret etmektedir.
Analizimdeki ikinci başlık ta, tam bu bağlamda gündeme gelmektedir. Seçim öncesinde, mevcut siyasal spektrumda, "oyunu değiştiren" bir siyasal aktöre gereksinim duyulduğunu belirtmiştim. İşte HDP, tam da bu rolü üstlendi. Ülkedeki "ezilmişlerin", "ötekileştirilmişlerin" sesi olma savı, genel başkanı Demirtaş'ın genç, esprili, eleştirel ve öfkeli olmayan yüzü bu arayışa yanıt verdi. Dolayısıyla, siyasette seçenek, "pencere kenarı"ndan çıktı. Pencere kenarındaki simetrik rakip AKP ise, 8 Haziran sabahı, başbakan yardımcısı Akdoğan'ın öfkeli ses tonuyla, "HDP çözüm sürecinin artık ancak filmini yapar" diyerek, hala seçim sonuçlarının ısrarla mesajını almak istemediklerini teyit etti. Buna benzer tavır, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Davutoğlu'nun, Balkanlar ve Ortadoğu'ya uzanan, ancak Büyükşehir Belediyesi işçilerinin toplandığı alanda, ayakları Ankara'ya basmayan "zorlama balkon konuşması"nda görüldü. Zannederim, bu konudaki şaşkınlığı en iyi ifade eden, bir başka başbakan yardımcısı ve 3. dönemi dolan Bülent Arınç'ın yüz ifadesine yansıyan duygularıydı. AKP, kendi siyasal lugatında yer almayan, "uzlaşma" ve "barış" sözcüklerine yanaşacak mı? Bu zor görünse de, olası bir erken seçimde, mevcut oyunu korumakta zorlanacağı, hatta "HDP karşıtı" söylemiyle, HDP'ye "Syriza etkisi" yaratacağı görüntüsü, işaret edici olarak durmaktadır.
"Koridor"a gelince... AKP-HDP'nin simetrik rekabetinde, ortak gözüken bakış açısı, ulus-devlete karşı mesafeli bakışlarını, kurucu değerlerle sorunlu olan altyapılarını ortaya koymaktadır. AKP, 2002'de klasik İslamcılık'ı "Milli Görüş gömleğini çıkardık" diyerek aşmış, çöken Merkez Sağ'ın oylarını kendi içine çekmişti. HDP ise terör geçmişine dayanan "siyasal Kürtçülük"ü, 2015 seçiminde "Türkiyelileşerek", Batı'dan, kendilerine oy vermeyen kesimlerden oy alarak, aşmaya başlamış mıdır? Bu soruya yanıt vermek için henüz erken olmakla birlikte, HDP'nin İstanbul ve İzmir'de aldığı oylar, barajı aşmasına önemli bir ivme kazandırmıştır. Bu bağlamda, yurtdışı oylarında da HDP'nin ikinci olduğunu kaydetmekte yarar vardır.
"Koridor"a bür türlü gelemedik ancak "koridor"da oyu yükselen parti MHP, oyunu koruyan parti de CHP'dir. İlk günden "koalisyonlar"a kapıyı kapayan, AKP ve CHP'yi "HDP'yle kategorize eden parti MHP'dir. 2013'te medyaya yansıyan Oslo görüşmeleri ve İmralı müzakereleri ile sadece HDP'yi değil, PKK'yı da kamoyu gündemine getiren, Öcalan'ı "İmralı" ismiyle adeta meşrulaştıran iktidar partisi, şimdi de "HDP karşıtlığı"na odaklanmaktadır. Bu zeminde ise, kaybettiği muhafazakar Kürt oylarını, "milliyetçi Türk oyları"yla telafi edebilmiş midir? Ya da edebilecek midir? Artık çok geç. O kompartman zaten doluydu, şimdi de MHP açısından pekişti. İslamcı, Türkçü ve Kürtçü kimlik partileri yüzeyinde, ulus-devleti kuran, "Atatürk'ün partisi", 1960'larda sosyal demokrat/demokratik sol özellikler kazanan CHP'nin konumu ne olacaktır? "Koridor"da daha da sıkışacak mı, yoksa yeni bir çıkış yakalayacak mı?
Olası erken seçim ve hükümet kurma heyecanı arasında, "küçük olsun benim olsun" arayışıyla araya sıkışan "kurultay takvimi"ndeki öncelikler, "mahalle kongreleri"nde yaşanacak heyecan, ne zaman sokağa yansır ve çözüm "neoliberalizm"de aranmazsa, o zaman bir şeylerden söz edebiliriz.
AKP mevcut tavrını sürdürdükçe, ekonomide ve toplumsal olaylarda gerginlik arttıkça, siyasetin iki kazananı, HDP ve MHP olacaktır. Her iki parti de, var olan siyasal spektrumu alt üst edebilecek bir aşamaya gelebilecektir.
Demedi demeyin...
    
   

5 Haziran 2015 Cuma

2015 GENEL SEÇİMLERİNDE "STRATEJİK TERCİH..."

2015 genel seçimlerine 48 saatten az bir zaman kaldı. Zaten bu yazının devamı, 7 Haziran sonrasında gelecek. Dış politika ağırlıklı değerlendirmelerimin arasında, iç siyasetle ilgili yorumlarımı da zaman zaman ele almaya çalışıyorum.
Türkiye, 1946'dan beri "çok partili seçimleri" uyguluyor. 1950 seçimlerinden itibaren, Türkiye'de "dürüst" ve "adil" seçimler yaşanırken, oylamalarda "yolsuzluk" savları, sistematik açıdan bu kadar gündeme gelmemişti. 2000'li yıllarda, ülkemizde ABD'nin tasarladığı "Ilımlı İslam" projesi, çöken koalisyonların ardından gündeme geldi. Her ne kadar "iç dinamikler" ve "ekonomik kriz", 2002 seçimlerindeki durumu kolaylaştırdıysa da, ABD Türkiye'nin arayışlarından çok, Ortadoğu'daki gereksinimleri üzerinde durdu. Kısacası, Körfez Savaşı ve 11 Eylül 2001 sonrası, artan ABD ve Batı karşıtı akımlara karşı, "piyasa ekonomisi"yle, Batı'nın çıkarlarıyla uyumlu, yüzeysel bir demokrasi görünümünü içeren bir İslamcılık, laboratuvar koşullarında, iç aktörlerle birlikte imal edildi. Şimdilerde "Bipartisan Policy Center"ın "AKP karşıtı raporları"nı Eric Edelman'la birlikte iştahla hazırlayan Morton Abromowitz ve CIA'nin Türkiye eski istasyon şeflerinden, "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" kitabının yazarı Graham Fuller, AKP'nin adı geçmeyen "akıl hocaları"ndan oldular. AKP iktidarının bugünlerde sert dille tenkit ettiği ana akım medya ve sözde liberal entelektüeller, bu projeye şiddetle destek verdiler.
2007 seçimlerinden sonra, Çankaya'yı da "fetheden" siyasal İslam, önünde bir engel kalmamaının coşkusuyla, iç siyasi ve toplumsal müttefikleriyle yollarını birer birer ayırdı. 2007'de Çankaya'ya çıkan Abdullah Gül başta olmak üzere, Gülen cemaati, liberal etiketli yazar-çizer takımı, merkez Sağ'dan ödünç alınan eski siyasiler, başka yönlere savruldu. 2007'deki anayasa değişikliğiyle, 12 Eylül anayasası ve Evren'in rüyası tamamlandı. 1982 anayasası, Cumhurbaşkanı'nı sadece devletin başı değil "yürütmenin de başı" yaparken, olağanüstü yetkilerle donatmıştı. Tek kanatlı parlamentoda, Cumhurbaşkanı'nın yürütmenin başı olduğu sistem, 2014'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle bir adım daha ilerledi. Halk oyuyla, yürütmenin başına seçilen Cumhurbaşkanı, kurduğu siyasal partinin iktidarında, gücünü yazılı ve yazılı olmayan yetkilerle pekiştirdi.
2015 genel seçimlerine, böyle bir atmosferde giriyoruz. AKP, "Cumhurbaşkanı'nın gölgesinde bir başbakan"la, "çift başlı" bir seçim kampanyasıyla, 13 yıllık iktidarını sürdürmeye çalışırken, Erdoğan'ın "talep ettiği", anayasal çoğunluktan uzak bir parlamento çoğunluğu ile iktidara hazırlanıyor. Üstelik hedef 400'den 276'lara inmiş durumda, Anayasayı tek başına değiştirecek 367 ve referanduma götürecek 330 sandalyenin altında kalacağı riski, AKP açısından tam bir kabusa dönüşmüş durumda. Hatta hükümeti kurmak için gerekli 276'nın bile bulunamayacağı endişesi var. Böyle olunca, AKP "çift başlı" seçim kampanyasında, HDP'nin meclise girmemesine odaklanan bir gündem üzerinde kaldı. HDP, Ağustos 2014'te Demirtaş'ın adaylığında %9'un üstüne çıkan siyasal performansını, Haziran 2015'te "bağımsızlarla" değil ancak parti olarak seçime girerek pekiştirmeyi amaçladı. Buradaki en büyük engel de, yine Evren'in anayasasının getirdiği "doğa dışı" seçim barajıdır. HDP'nin yer aldığı ve yer almadığı formüllerde hem parlamento aritmetiği hem de Türkiye'nin kaderini değiştirecek bir görünüm sergileniyor. Bu da elbette seçimde HDP oylarının "özgül ağırlığı"nı mevcut niceliksel birikiminin üzerine çıkarıyor. AKP-HDP ikilemine indirgenen seçim kampanyasında, CHP ve MHP'nin konumunu irdelemek gerekiyor. İndirgemeci bir yaklaşımla başa güreşen ilk dört partiden, birincisi ve dördüncüsünün "ikili rekabeti"nin öne çıkarılması, CHP-MHP bandında adeta bir "koridor" etkisi yaratıyor. Oysa bu koridor, daha önce yaşanan seçimler ve güncel yoklamalarda %40'ın üzerindeki bir seçmen potansiyelini barındırıyor. Burada iki partinin siyasal yaklaşımları ya da birbirlerine olan siyasal bakışını kastetmiyorum. Ancak AKP-HDP bandında, %50'yi aşan kümülatife baktığımızda, iki partinin ortak kümesi "Kürt seçmenin oyları".. Kürt seçmenden, AKP-HDP arasında bir siyasal oy paylaşımı yaşanırken, HDP'nin AKP'ye giden Kürt oylarını dönüştürmesi ya da parlamentoya girerek, AKP'nin fazladan 50-60 milletvekili kazanmasını engellemesi gibi bir olasılık öne çıkıyor.
Bir başka açıdan ise belirtilen formüllerde, CHP-MHP bandındaki %40'ı aşan oyların, özellikle CHP seçmenine dönük "HDP" kampanyasıyla eritilmeye çalışılması, bir sonraki seçimde, 2014 Cumhurbaşkanlığı ve 2015 milletvekili genel seçimlerinde "özgül ağırlığı" artan HDP'nin "ana muhalefet olma" savıyla eş zamanlıdır.
AKP, ABD think-tank'lerinde tasarlanan Ilımlı İslam projesiyle iktidara gelir ve Batı medyası, ülke içindeki ana akım medyanın desteğiyle iktidara gelirken, Batı'dan hiç şikayetçi değildi. Ne var ki, içerideki ve dışarıdaki ortaklarıyla yolları ayrılan, yargı, medya ve iş dünyasında, kendi tekelini kuran siyasal iktidar, küresel sistemle, İsrail, Suriye ve Mısır politikaları başta olmak üzere, pek çok konuda ters düştü. Libya'da gemisi batırılan, Suriye'ye içinde İslamcı militan gruplara gittiği iddia edilen ve içinin silahla dolu olduğu savlanan tırların teşhir edildiği, Ortadoğu'da hemen her konuda suçlanan Türkiye, "değerli yalnızlık" ve "tek adam" siyasetiyle karşı karşıya.
Ekonomideki sorunların da yapısal olarak derinleştiği yüzeyde, 8 Haziran sonrası senaryolar, seçimlerde usülsüzlük, Suriye'ye savaş, terörün hortlaması, ekonomik kriz, hükümet bunalımları gibi pek çok risk ve olasılığı barındırıyor.
Hegemon siyaset uygulamaya ve paradigmalaşmaya çalışan İslamcılık, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel çerçevede "tarihsel blok" kuracak bir sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel zenginliğe sahip değil. Batı'dan destek alamadıkça, kendi içinde, ve ülke dışında komplo teorileriyle dolu, rövanşist ve reaksiyoner bir eklektik sığlığın içinde debeleniyor.
Kendilerinde olmayanı "din dışı" olmakla, "vatan haini" olmakla niteleyen siyasal iktidar, objektif koşulları kaybetti , Söylemlerinde, Ermenilik, Rumluk, Yahudilik, Alevilik, adeta bir aşağılama nedenine dönüşmüş durumda. Bir bakıma kontrolü kaybetmiş gözüküyorlar. Sübjektif koşullar, "ezici seçim zaferi" beklentisiyle ters biçimde sonuçlanırsa, objektif ve sübjektif koşulların çakıştığı zeminde; siyasal, toplumsal ve ekonomik bunalımlar birbirini besler duruma gelir.
Siyasal iktidarın "otoriter" ve parlamenter düzeni "bekleme odası"na alan yaklaşımı, Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal parti liderliğine indirgenmesi, "kuvvetler birliği"ne uzanan bir siyasal atmosfer, oylarla değişebilecek mi? Pazar günü sandığa giderken, tüm bunlar hatırda tutulmalı. (Benim oyumu soruyorsanız, haber değeri yok ama yine CHP)
  

9 Mayıs 2015 Cumartesi

12 EYLÜL: ILIMLI İSLAM'A GİDEN YOL


[Doktora tezimden faydalanarak, 12 Eylül 1980 müdahalesini değerlendirdirmiştim. http://dtansikemalizm.blogspot.com/2008/09/12-eyll-ilimli-islama-giden-yol.html]

Evren'in ölümüyle birlikte, bu korkunç tarihi yeniden paylaşıyorum...

Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine doğru giden günlerde, sokaktaki şiddetin yoğunlaştığı, yeni ekonomik programın (24 Ocak 1980), artan pahalılığın kitleleri yıldırdığı,küresel kapitalizme entegrasyonun sancılarının hissedilmeye başlandığı bir süreci yaşamakadır. Yeni ekonomik modelin, ancak otoriter bir yönetim altında uygulanabileceği ana muhalefet CHP’nin lideri B.Ecevit tarafından ifade edilmiştir. B.Ecevit’in söz konusu konuşmayı yaptığı gün, Konya’da MSP, ‘Kudüs’ü Kurtarma’ mitingi düzenlemiş, İstiklal Marşı çalınırken, partililerin bir bölümü oturmayı tercih etmiştir.[1] Bu unsurların yanısıra, komünizm tehdidi savlarının SSCB’nin Afganistan’ı işgaliyle güçlenmesi, olası Sovyet işgali düşüncesinin zemin bulması,Türkiye'deki Sol hareketlerin Sovyetler’in ‘5.kolu’ olarak görülmesi, antikomünizm eksenini geliştirmiştir. İran İslam Devrimi ise, ‘irtica’ korkusunu beslemiştir. ABD’nin, Afganistan ve İran’daki çıkarlarının zedelenmesi, Türkiye’nin önemini arttırmıştır. Türkiye’nin ‘kaybedilmesi’riski üzerine, artan şiddetin bastırılması, Türkiye’nin istikrara kavuşturulması gereksinimi, gündeme gelmiştir. Bu çerçevede, mevcut siyasal yapılardan çok, kamuoyunda yıpranmamış, toplumun en çok güvendiği kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, ‘devleti kurtarma’ beklentisi çoğalmıştır. ‘Devleti kurtarma’, Osmanlı’nın Tanzimat döneminden beri, Türk aydınının, öncelikli refleksiolmuştur. Bu beklenti iç ve dış dinamiklerle beslenmiştir. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi, NATO doktrinleri çerçevesinde, antikomünizm ekseninde, ‘devleti kurtarma’ve ‘istikrara kavuşturma’ söylemiyle gerçekleştirilmiştir. Kamuoyu, sokakta artan şiddet çerçevesinde, ‘kurtarıcı’beklemeye koşullandırılmıştır. Askeri yönetim, her tür siyasal ideolojiyi bastırarak, sözde Atatürkçülüğü ya da ‘Atatürk Milliyetçiliği’ni ön plana çıkarmıştır. Bu noktada, MHP’nin milliyetçiliğine tahammül edememiş, zira kendisinin dışında bir milliyetçi yapılanmayı kabul etmemiştir. Askeri yönetimin milliyetçiliğinin dış dinamiği NATO doktrinleri çerçevesinde antikomünizm ekseni, bu bağlamda SSCB’ye karşı ‘yeşil kuşak’ oluşturma stratejisine katkıda bulunma, içeride ise komünizme karşı dinci siyasetin kullanılması, sözde ‘Atatürk Miliyetçiliği’nin eş zamanlı olarak tek ideoloji olarak benimsetilme gayretlerini ifade etmektedir. Bu çelişik çabalar,‘Atatürk Milliyetçiliği’nden yola çıkıp, ‘Türk-İslam Sentezi’ne varacaktır. 

MİLLİ GÜVENLİK DEVLETİ12 Eylül 1980’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koymasında, pek çok neden gösterilmektedir. B.Tanör, müdahaleyi gerçekleştiren Milli Güvenlik Konseyi’nin adının, ABD’nin 1960’larda ürettiği ‘Milli Güvenlik Devleti Doktrini’[2]nden esinlenilerek konulduğunu belirtmektedir.[3]
Türkiye, müdahale öncesi, yaşanan ekonomik ve siyasal karmaşa, sokak terörü açısından, uluslararası alanda, kaygı verici boyutlarda izlenmekteydi. Zira, Türkiye SSCB’nin komşusu, tek NATO ülkesi olması dolayısıyla, iç istikrarını, silahlı kuvvetlerini güçlü tutmak durumundaydı. 1980’lerin başında, ABD; Türkiye, İran ve Afganistan üçgeninde,Afganistan’ı SSCB’nin işgali, İran’da İslam Devrimi’nin gerçekleşmesiyle, geriye kalan Türkiye seçeneğinin de ‘kaybedilmesi’ endişesini taşımaktaydı. Konuyla ilgili, ABD Başkanı J.Carter, görevinden ayrıldıktan sonra yaptığı bir gezide Türkiye’ye uğradığında, 12 Eylül müdahalesiyle ABD’nin ferahladığını, Afganistan ve İran’dan sonra Türkiye’nin istikrarının da kendileri için son derece önemli olduğunu ifade etmiştir.[4] ABD’nin Milli Güvenlik Doktrini, 12 Eylül 1980 Müdahalesi’nin stratejik hedeflerini de şöyle belirlemiştir: Otoriter bir askeri rejim altında, antikomünizm ekseninde ‘Türk Milliyetçiliği’ ve İslami siyasetin bir arada tutulması, bu bağlamda bir yandan Atatürk Milliyetçiliği söylemi kullanılırken, bir yandan da ‘Türk-İslam Sentezi’nin benimsenmesidir. Bu siyasal ve ideolojik duruş, hem 12 Eylül yönetiminin, hem de ardından gelen ANAP iktidarlarının, temel doktrini olacaktır.Bu bağlamda, 12 Eylül 1980 rejiminin milliyetçi söylemi, NATO doktrinleri çerçevesinde oluşmuş bir içerikte yaşama geçmiştir. Milliyetçi söylem; müdahalenin lideri Kenan Evren’in, müdahale günü yaptığı konuşmadan, MGK üyeleriyle birlikte çıktığı yurt gezilerinde ‘halka hitaben yaptığı’konuşmalarda açıklıkla görülmektedir. K.Evren, askeri yönetimin yaptığı icraatı, kamuoyuna açık hava mitingleri ve tek kanallı televizyon aracılığıyla duyurmakta; siyasal meşruiyetini bu biçimde oluşturmaya gayret etmektedir. Askeri yönetimin ideolojik duruşunu, siyasal-toplumsal-ekonomik konulara bakış açısını, konuşmaların mesajlarından algılamak mümkün gözükmektedir.
K.Evren’in tek yanlı propagandası, Hitler’in Kavgam adlı eserinde başarılı propaganda için saydığı kuralları anımsatmaktadır: “a- az sayıda ve belirli düşünceyi, basmakalıp ifadeler kullanarak, sürekli biçimde tekrar edin ve tarafsızlıktan kaçının b- tartışmanın sadece bir yönünü ortaya koyun c- devlet düşmanlarını sürekli biçimde eleştirin d- özellikle yermek için belirgin bir düşman yaratın”[5] K.Evren, devletin komünizm tehdidi içerisinde olduğunu sürekli anımsatarak, ‘milli birlik ve beraberlik’le söz konusu sorunun aşılacağını dile getirmiştir. Karşıt görüşlere süreki atıfta bulunarak, farkında olmadan, düşman ilan ettiği görüşlerin propagandasını yapmıştır. A.Bektaş dikey propaganda türüne yakın olarak gösterdiği bu tür propagandanın, otoritesini kullanan bir siyasal önder tarafından, yukarıdan aşağıya doğru yapıldığını, kitle iletişimin tüm yönlerinin kullanıldığını ve kapsayıcı olduğunu ifade etmektedir. “Dikey propagandada, önderin şevk ya da nefret dolu haykırışları, kalabalığın haykırışlarının bir parçası olmakla birlikte, önder, kalabalıkla iletişime girmez, kalabalığın haykırışları, önderi sadece onaylamak anlamına gelir. Dikey propaganda, gerçekleştirilmesi en kolay olmakla birlikte, etkisi kısa sürede kaybolan propaganda türü olarak değerlendirilmektedir.” [6] K.Evren’in konuşmaları, özellikle, sivil yönetime geçiş arefesinde etkisini iyice kaybetmiş, hatta, T.Özal’ın seçim başarısında, K.Evren’in, seçimden bir gece once, T.Özal aleyhinde yaptığı televizyon konuşmasının etkili olduğu savlanmıştır.
Günümüzde, Ilımlı İslam'a dayanan AKP iktidarının oluşmasında en büyük pay 12 Eylül yönetiminindir.
Fethullah Gülen hareketi, 12 Eylül'den başlayarak, diğer sivil iktidarlar döneminde de süreklilik kazanmış, devleti cemaatleştirme noktasına getirmiştir. 12 Eylül zihniyeti, İslam'ı devletleştirmeye çalışırken, devleti İslamlaştırmıştır. Zorunlu din dersi, sendikalizm, siyasal partiler ve demokratik kitle örgütleri yerine, tarikat ve cemaatlerin desteklenmesi, adım adım ülkeyi çıkmaz bir sokağa götürmüştür.
Sosyal devlet yerine, cemaatlerin DENİZ FENERİ örneğindeki örgütlenmeleri, Fatih Altaylı'nın 11 Eylül tarihli Habertürk'ün internet yayınındaki köşesinde ifade ettiği gibi, alternatif bir sivil toplum yaratmıştır.
İktidar, Kenan Evren'e plaket verse yeridir. Öte yandan, 24 Ocak'ta başlayan neoliberal program, en acımasız reçetelerini Ilımlı İslam ikliminde, sözde Allah korkusuyla uygulayabilmekte, kitleleri sindirebilmektedir. Ekonomik anlamda yabancılaşma, toplumsal anlamda sendikasızlaşma en üst düzeyine varmıştır.
Soğuk Savaş sonrası Milli Güvenlik Kurulu'nda 1992'de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde öncelikli tehdit olarak,komünizm yerine bölücülük konulmuş, 28 Şubat 1997'de irtica eklenmiş, 2005'te küresel terör tehditleri zenginleştirmiştir.
Ilımlı İslam, bu tehditlerin neresindedir? 
ABD ekseninde Ortadoğu'da Ilımlı İslam siyasası tıpkı, 1980'lerdeki Yeşil Kuşak stratejisi zeminindeki Türk-İslam Sentezi'ni andırmaktadır.
Darbelerin çıkmaz sokağı, ABD vesayetindeki müdahalelerin vardığı rotayı göstermektedir. 
DEMOKRASİ'yi tramvay değil, yaşam tarzı kabul edenlerin yaşatacağını unutmadan, bir daha DARBE İSTEMİYORUZ NETEKİM.

KAYNAK:

DENİZ TANSİ, TÜRKİYE’DE 12 EYLÜL 1980 SONRASI YAZILI BASINDAKİ ‘TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’ SÖYLEMİNİN MİLLETVEKİLİ GENEL SEÇİMLERİNE ETKİSİ, Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı,Siyaset ve Sosyal Bilimler Bilim Dalı, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul, 2003.

DİPNOTLAR:[1] K.Evren, müdahale günü yaptığı konuşmada, adı geçen mitingde, İstiklal Marşı’na karşı yapılan saygısızlıktan söz edecektir.
[2] Milli Güvenlik Devleti doktrininin temeli, 24 Ağustos 1962’de ABD’de, Türkçe’ye Ulusal Güvenlik Konseyi olarak çevrilen kuruluşun, ‘NSAM 182’ koduyla yayınladığı‘Counterinsurgency Doctrine’ yani ‘Kontrgerilla Savaşı Doktrini’eylem notasına dayandırılmakta, sözkonusu notada, diğer ülkelerin güvenliği, ABD’nin iç güvenliği olarak kabul edilmekte ve ABD’ye müdahale etme yetkisi tanınmaktadır. (bkz: www.cs.umb.edu/jfklibrary/nsam182.htm)
[3] Bülent Tanör; Türkiye Tarihi 5 Bugünkü Türkiye 1980-1995, İstanbul:Cem Yayınları, 1997, s.26.
[4] ibid, s.29.
[5] Arsev Bektaş; Siyasal Propaganda, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2002, s.153-154
[6] Bektaş; a.g.e., s.201-202.

"OYUNU DEĞİŞTİRMEK" VE BRİTANYA DERSLERİ...

7 Mayıs 2015'te Britanya'da gerçekleştirilen genel seçimlerde, Muhafazakar Parti'nin "birinci parti" olacağı ve olası bir koalisyonda, "büyük parti" olarak yer alacağı kestirilebiliyordu. Oysa Muhafazakarlar, tahminleri aşarak, %36 oyla, salt çoğunluğu aşarak, "tek başına iktidar" oldular. (Bu noktada "dar bölge" sisteminin de dikkate alınması gerekiyor.) Böylece Muhafazakar-Liberal koalisyonunun yerini, Muhafazakarlar'ın tek başına iktidarı aldı. Peki bu seçime "Muhafazakarların zaferi" diyebilir miyiz? Elbette, ancak diğer işaret edici gelişmelerden yoksun bir değerlendirme yaparsak, önemli yapısal hatalara imza atmış oluruz. Eylül 2014 referandumunda, az bir oy farkıyla da olsa, Britanya'da kalan İskoçya, İskoç Ulusal Partisi'nin kaydedici başarısıyla, 58 milletvekili ile Westminster'de yer aldı. İskoçya'dan eskiden de parlamenter geliyordu, ancak İskoç ulusal kimliğine dayalı parti aracılığıyla, ulusal parlamentoda temsil edilmeleri işaret edici bir durumu ortaya koyuyor. Irkçılığa ve yabancı düşmanlığına dayalı UKIP, oylarını dörde katladı. Yeşiller 2 sandalye ile de olsa mecliste temsil görevini yerine getirecek.
Peki, İşçi Partisi'ne ne oldu? Aslında oylarını korudu, hatta 1 puan arttırdı. %30 civarında bir oyla, parlamentoda mücadele edecek. İşçi Partisi Genel Başkanı Miliband, seçim sonuçlarıyla birlikte, 52 dakika içinde görevinden istifa etti. En ağır yenilgiyi, koalisyon ortağı Liberal Demokratlar almış gözüküyorsa da, İşçi Partisi'nde ciddi bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Neden koalisyona karşı seçim kazanılamadı, hatta koalisyonun büyük ortağı "tek başına iktidar"a ulaştı.
Bu konuda daha geniş analizler yapılacak. Ancak ilk izlenimlerde, iki konu ön plana çıkıyor. Birincisi İskoç Ulusal Partisi (SNP), İşçi Partisi'nin İskoçya'daki oylarını eritti. Muhafazakarlar, İskoçya'da varlığını sürdürürken, İşçi Partisi, stratejik bir kayıp yaşadı. İkincisi ise, İşçi Partisi, ülkeyi Muhafazakarlar'dan daha iyi yönetebileceği konusunda, güven vermedi. Blair dönemiinde yaşanan ideolojik kayma ve güç sarhoşluğu, ana muhalefet partisine ciddi bir tahribat yaratmıştı. "Blair sonrası", İşçi Partisi, Sol'a dönüş algısı yaratmaya çalıştıysa da, inandırıcı olamadı. Seçmen, "gerçeği varken", taklidine oy vermedi. Bu süreç içinde, İşçi Partisi, yeni bir gelecek vaat edemedi. İskoç Ulusal Partisi, Sol'a yönelik göreli açılımlarla, İşçi Partisi'nin bu bölgedeki seçim şansına ciddi anlamda zarar verdi.
Küreselleşme-neo liberalleşme dönüşümünden geçen İşçi Partisi, Sağ'a yönelik açılımlarla, beklenen başarıyı yakayalayamadı. Miliband'ın sınırlı gayretleri de yeterli olamadı. Neo-liberal İşçi Partisi kimliği, ne etnik soruna, ne de sosyal sorunlara bir çare olamadı.
Batı siyasal kültüründe ifade edilen, "game changer", yani oyunun akışını ve bütünlüğünü değiştiren, ezberi bozan bir siyasal liderliğe ve siyasal yapıya sahip olmak, ayırt edici özellikleri ortaya koymak, son derece belirleyici bir anlam barındırmaktadır. Britanya ekonomisinin, küresel ekonomik durgunlukta ne kadar başarılı olduğu tartışılabilir. Oysa seçmen, ekonomik veriler parlak olmasa da, işsizlik rakamlarıyla ilgili tatmin edici bir gelecek sergilenmese de, Muhafazakarlar'a oy verdi. Zira "istikrar", kötü bir görünüm sergilese de, seçmen için tılsımlı bir sözcük. Çünkü sorunlara rağmen süren istikrarın yerini, belirsiz bir gelecek alırsa, sade seçmen böyle bir zeminden ürker. Ülkeyi yönetebileceğinize seçmeni inandırmanız gerekir.
Muhafazakar Parti lideri ve Britanya Başbakanı Cameron, seçim zaferini kutlarken, seçim kampanyasında söylediği gibi, Britanya'nın "AB üyeliği"nin sürüp sürmeyeceğini sormak için referanduma gideceğini kuvvetli bir vurguyla anımsattı. Arkasındaki seçmen desteğiyle Britanya, şimdiye kadar dışında kaldığı "Euro" ortak para birimi ve Schengen ortak sınır çerçevelerinden, bir adım öteye giderek, "AB üyeliği"ni sonlandırmayı tartışıyor. 2014 sonbaharındaki referandumda İskoçya şimdilik Britanya içinde kalırken, Britanya AB içinde kalıp kalmamayı bir siyasal konu durumuna getiriyor.
"AB rüyası", Britanya adasında son bulur mu? ABD-AB arasında müzakereleri süren "Transatlantik Ekonomik İttifak" gerçekleşir mi, Fransa-Almanya arasındaki "federalist" yaklaşıma karşı, AB içinde Britanya'nın çektiği restle "işlevselciler" mesafe alır mı, yoksa birlik, farklı parçalara mı bölünür? Bu sorular şimdilik erken gözükse de, artık gündeme gelecek.
İşçi Partisi "game changer" olamadı, diğer ülkelerdeki seçimlerde  (Türkiye dahil), "game changer " bulunup, oyunun akışı değişecek mi? Syriza örneğinde görüldüğü gibi, "AB reçeteleri" merceğe mi alınacak, Türkiye'deki siyasal iktidara gerçek bir seçenek, ana muhalefetten mi çıkacak, yoksa bölgesel-kimliksel yapılar, siyasal retoriği mi değiştirecek?
Küresel-bölgesel etkileşim, mevcut siyasal spektrumları etkiliyor, yeni yapılardaki "yeni gerçekler", bugünkü kaosu unutturacak bir sarsıntıyı potansiyel olarak besliyor.
Post modernizm mi, yoksa benim de savunduğum "geç modernizm" mi kazanacak? Hep birlikte göreceğiz...

18 Mart 2015 Çarşamba

BİBİ "İSRAİL KRALI" MI SEÇİLDİ?

17 Mart 2015 seçimlerinde, İsrail'de gözüken siyasal tablo, pek çok iç ve dış dinamikle birlikte ele alınmalıdır. İsrail başbakanı ve Likud lideri Netenyahu, daha çok "Bibi" lakabıyla anılıyor. Batı medyasında ve İsrail'in İngilizce yayın yapan medya kuruluşlarında, "Kral Bibi"  #KingBibi hashtag'i ile sosyal medyada, ilginç bir algı yaratıldı. Acaba bu isimlendirme, eleştirel bir içerik mi taşıyordu, yoksa Bibi'nin İsrail içinde ve dışındaki şahin politikalarına, Sağ Blok açısından bir pekiştirme, övgü mü içeriyordu?
Bibi hakkındaki tartışmalar, İsrail siyasetindeki kutuplaşma ve her seferinde "Bibi'nin zaferiyle" sonuçlanan seçimler, adeta İsrail siyasetini, bölge dengelerini, ABD politikalarını "kendine mahkum" eden bir finalle sona eriyor. Bu çerçevede, Bibi'nin ABD ziyareti ve ABD Kongresi'nde İran'la ilgili uyarıları ifade eden konuşması, ABD'nin iç politikasında, gittikçe derinleşen bir siyasal kutuplaşmayı, adeta yapısal bir siyasal krize dönüştürdü. ABD yüzeyinde, yürütme ve yasamanın, deyim yerindeyse, birbirine her konuda çelme taktığı bir ortamda, İsrail'deki siyasal kompozisyon, bölgesel-küresel eksende iyi anlaşılmalıdır.
Bibi'nin "dördüncü kez" başbakan olarak hükümeti kurmakla görevlendirilmesinin arefesinde, 2009'dan beri, üçüncü kez İsrail seçmeninin sandık başına gittiğini anımsamamız gerekmektedir. Dolayısıyla, Bibi son 6 yılda, neredeyse 2 yılda bir İsrail halkına seçimde oy kullandırtmaktadır. Üstelik %70'i aşan seçime katılma oranıyla, 2015'te bir önceki seçimden daha çok seçmen sandığa gitmiştir. Bu çerçevede bir "siyasal değişim" umudunun ortaya konulduğunu tesbit etmek mümkündür. Ne var ki, Bibi'nin lideri olduğu Likud'un seçim öncesi anketlerde "ikinci" gösterilmesi dahi, siyasal denklemde bir değişiklik olasılığını dile getirmiyordu. Çünkü Bibi, ikinci olduğu seçimlerde de "Sağ Blok" kurarak, geniş katılımlı koalisyonlarla ülkeyi yönetmeye devam etti. Bibi, dünkü seçim sonrasında da "Ulusal Kamp" kazanmıştır diyerek, "Sağ Blok"un yineleneceğini vurguladı.
Bibi'nin partisi Likud, son seçimde, tahminleri aşarak, birinci parti konumuna yükseldi, 30 sandalye elde etti. Herzog liderliğindeki ve Livni'nin ortak olduğu, "İşçi Partisi-Hatnua" ittifakı ise, 24 sandalye ile yetindi. Seçimde bir başka işaret edici nokta ise, Birleşik Arap Listesi'nin 14 sandalye ile 3. parti konumunda olmasıdır. Olası koalisyonlarda Araplar'ı içerecek bir hükümet kurulması, bugünkü koşullarda uzak bir ihtimal sayılsa da, Bibi için artık İsrail parlamentosu (Knesset) içinde de güçlü bir Arap muhalefeti vardır. http://www.haaretz.com/news/israel-election-2015/1.647304
Birtakım Batılı medya organları, "Obama İsrail'de kaybetti" yorumları yapmıştır ancak söz konusu değerlendirmede, zamanlama hatası vardır. 2009'da Beyaz Saray'da işbaşı yapan Obama, aynı yılın Nisan ayından beri, Bibi'yle çalışmak durumunda kalmış, İsrail-Filistin sorununda, istediği adımları atamamıştır. Bibi'yle sürekli siyaseten çatışmış, Filistin müzakerelerini başlatamadan bitirmek zorunda kalmıştır. Zira Bibi, Batı Şeria'daki yerleşimleri durdurmamıştır. ABD-İsrail ilişkileri, Bibi döneminde, bir başka açıdan Obama yönetiminde, adeta bir "kış" yaşamıştır. Bibi'nin ABD'deki müttefiki ise ABD Kongresi'nin her iki kanadında çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçi Parti'dir. Dolayısıyla, ABD-İsrail geriliminden çok, Obama-Netenyahu geriliminden söz etmek daha doğru olur.
2014 Kasımı'nda ABD Kongre ara seçimlerindeki Cumhuriyetçi zafer, Mart 2015'te İsrail'deki Likud ve Bibi zaferiyle adeta perçinlenmiştir. Obama eğer bir sürpriz olmazsa, görevi devredeceği 2017 başına dek, Bibi'yle çalışmak ya da çalışmamak durumundadır.
Peki, İsrail seçimlerinde, "değişmez siyasal liderliğin" simgesi haline gelen Bibi'nin "İsrail kralı" olması sözü, her ne kadar yakıştırma olsa da, siyaseten birtakım göndermeleri işaret etmekte midir? Bibi, seçimlere giderken son virajda, "İsrail'in başında bulunduğum sürece Filistin devleti olmayacaktır" demecini verdi. 29 Kasım 1947'de BM Genel Kurulu'nda kabul edilen 181 sayılı "taksim planı", 1967 savaşından sonra BM Güvenlik Konseyi'nde alınan 242 sayılı karar doğrultusunda Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri'nin "işgal edilmiş topraklar" sayılması ve pek çok uluslararası hukuk belgesi, geçersiz mi kılınmaktadır? Filistinliler'e yönelik "devletsizlik" siyasetinin, fiili durumdan, resmiyete dökülmesi yaklaşımı, sorunları daha da çözümsüz hale getirmeyecek midir? Sina yarımadasından Lübnan sınırına kadar "güvensizlik kuşağı" içinde bulunan İsrail, güvenlikçi siyasalarla mı çıkış arayacaktır? Bu bakış, elbette Hamas'ı siyaseten güçlendirecek, Batı Şeria merkezli Filistin Özerk Yönetimi ve El Fetih'i zayıflatacaktır.
Bibi, Kudüs'ün statüsü dahil Filistin konusundaki "ödünsüz" politikasını, Batı Şeria yüzeyinde değil de, İsrail'in tarihi devletleri ve krallıkları ile açıklarsa, Judea ve Samaria'da zaten başka bir devletin var olamayacağını ileri sürecektir. İsrail'in iç güvenlik ekseninde, Kudüs-Tel Aviv-Hayfa arasındaki üçgen, bir İsrailli meslektaşımın ifadesiyle ülkedeki "Yahudi varlığının" sürmesi için stratejik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimlerinin sürdürülmesi, tam da bu siyasetin uzantısıdır.
Filistin'e "devletsizlik" ve İran'a yönelik "şahin" politikalar, ABD-İran diyaloğunu engellemeye çalışan bir siyasal strateji, Bibi'yi nereye kadar taşır? IŞİD ve Suriye konusunda nasıl bir siyaset yapılandıracaktır? 2017'den sonra eli daha mı fazla rahatlar, "neo-con" politikalarla bölgede yeni "müdahale" senaryoları mı gündeme gelir? Tartışmak lazım. Türkiye-İsrail ilişkilerinde, her iki taraftaki "muhafazakar" yönetimlerin, ekonomide devam eden, siyasette gerilen ilişkileri tercih ettiği, net biçimde anlaşılabilmektedir.
Bibi, İsrail başbakanı mı yoksa İsrail kralı mı olmaya çalışacak? Modern dünyada başbakanlığı tercih etmesi ve "iki devletli çözüm" için yeni bir süreç başlatılması makul gözükse de, 21. yüzyılda otoriter, şahin ve muhafazakar liderler, daha çok prim yapmaktadır.
Yeni dönemden çok "yeniden" ısıtılan güvenlikçi-muhafazakar yaklaşımlar, kısa dönemde pek te umut vermemektedir.
 

3 Mart 2015 Salı

ABD VE İSRAİL "SAĞ"ININ KOALİSYONU...

Gerçekten de dünya politikasında ilginç gelişmeler yaşıyoruz. Yıllardan beri dilimize pelesenk ettiğimiz "ABD-İsrail" stratejik ortaklığı ve komplo teorileri, neredeyse dip bir noktaya ilerlemiş durumda gözüküyor. Oysa reel politiğin gözlüğünden bakıldığında, yaşananların bir devletler arası kriz olmaktan çok, iki hükümet arasındaki derin siyasal çelişkilerde düğümlendiğini işaret ediyor.
Post-modern siyaset, artık ülkelerin yurtdışındaki seçim kampanyalarının, sadece o ülkedeki yurttaşlarına yönelik değil, diğer ülkenin parlamentosunda konuşma yapmaya varması gibi ilginç bir yaklaşımı sergiliyor.  Günlerden beri, İsrail başbakanı Netenyahu'nun ABD Kongresi'nde yapacağı konuşma üzerine bir siyasal gerilim inşa edilmiş durumdaydı. İsrail'deki seçim kampanyasının bir bölümünü ABD'ye ayıran Netenyahu, ABD'deki Cumhuriyetçi Parti ile kurduğu siyasal müttefiklikle adeta Obama ve Beyaz Saray yönetimine karşı bir koalisyon sergiliyor. İsrail Sağı ve ABD Sağı arasındaki siyasal yakınlaşmada ortak hedef Obama ve Obama'nın Ortadoğu'daki siyasaları olarak göze çarpıyor.
Netenyahu ABD Kongresi'nden önce ABD'deki Yahudi Kongresi'nin en önemli örgütlerinden AIPAC'te  yaptığı konuşmada, Obama'ya karşı bir şov arayışı içinde olmadığını ifade ederken, İran'la ABD'nin yapacağı herhangi bir nükleer anlaşmanın, İsrail'i yok edecek bir sonuca ulaşacağını söyledi. ABD Başkanı Obama, Bibi'nin bu ziyaretinde kendisiyle görüşmeyeceğini açıklarken, ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Bibi'nin Kongre'de konuşma yapacağı gün, 24 Mart'a kadar mühlet verilen süreçle bağlantılı olarak, Cenevre'de İran Dışişleri bakanı ile görüşeceğini duyurdu. (http://www.washingtonpost.com/blogs/post-politics/wp/2015/03/02/samantha-power-on-an-iran-nuclear-bomb-we-will-not-let-it-happen/?postshare=1771425332955361)
Obama ise, Bibi lakaplı İsrail başbakanının sözlerine şöyle yanıt verdi:  "Netenyahu'nun Kongre konuşması, nükleer silaha sahip olacak bir İran'ı engellememizi zorlaştırıyor. İsrail başbakanının nükleer İran'la ilgili endişelerini anlıyorum. Bu ziyaret, ABD-İsrail ilişkilerinde giderilemez zararlar oluşturmasa da, kendisinin ülkesindeki seçimlere günler kala, ABD Kongresi'e gelip konuşma yapması doğru değil..." (http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/1.645058?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter)
Netenyahu'nun ABD ziyareti, Netenyahu-Obama polemiğine dönüşürken, iki ülke arasındaki gerilim, iki devlet arasında bir yapısal krize dönüşür mü endişesi hakim. ABD açısından, Suriye'deki kaosta IŞİD'in öncelikli tehdit haline gelmesi, bölge ve ABD'nin çıkarlarına karşı bütüncül bir soruna dönüşmesi, ABD-İran arasında, dolaylı bir ortak bakışı geliştirdi. Bibi, ABD Kongresi'ndeki konuşmasında, "konu IŞİD-İran olunca, düşmanımın düşmanı benim dostumdur" anlayışının ön plana geçtiğini, oysa İran'ın terörü destekleyen bir ülke olduğunu vurguladı. İsrail başbakanı, İran'ın bölgedeki tehdit kapasitesinin yaşanan gelişmelerle arkaya itildiğini ima ederek, "Obama, İran'la bu kötü anlaşma yapılmazsa, nükleer İran'ın sözkonusu olacağını söylüyor, halbuki kötü anlaşmanın alternatifi daha iyi anlaşmadır" dedi. Netenyahu, ABD-İran arasındaki olası bir anlaşmanın, İran'ı nükleer bomba sahibi yapacağını ısrarla vurguladı, İran dini lideri Hamaney'i suçlayıcı ifadeler kullandı. 
( http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/1.645178 )
Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada ise, Obama'nın Netenyahu'nun Kongre konuşmasını izlemeyeceği, tam o sırada, Ukrayna konusuyla ilgili, Almanya, Fransa, Britanya, İtalya ve Polonya liderleriyle tele-konferans yapacağı duyuruldu.
Obama, Netenyahu'nun konuşmasının ardından yaptığı açıklamada, Netenyahu'nun İran'ın nükleer müzakereleri hakkında yeni bir seçenek önermediğini, mevcut söylemini tekrarladığını vurguladı.   (http://www.haaretz.com/news/diplomacy-defense/1.645189)
17 Mart 2015'teki İsrail seçimleri öncesinde yükselen Netenyahu-Obama tansiyonuna, bir de Kasım 2016'daki ABD Başkanlık seçimleri zemininde bakmak gerekiyor. Obama'nın üçüncü kez seçilme hakkı yok. Obama'ya muhalif Cumhuriyetçi çoğunluğun çağrısıyla ABD Kongresi'nde konuşma yapan Netenyahu, henüz başkan adayı belli olmayan Cumhuriyetçi Parti'nin önemli bir seçim kozuna dönüşmüş durumda.
Bu bilek güreşinin galibi ABD ve İsrail Sağı mı olacak, yoksa son dönemini yaşayan Obama'nın Demokrat Partisi, İsrail'deki merkez güçleri temsil eden Hatnua-İşçi Partisi ile, yeni bir başkan adayının dinamosu mu olacak? Burada avantajlı gözüken, iki ülkedeki Sağ güçler gibi görünse de, İran'la kalıcı bir anlaşma, IŞİD karşıtı geniş bir koalisyon, bölgeye ve yerküreye barış getirir mi?
Ütopyalar doğası gereği pek gerçekçi değil...