15 Ağustos 2013 Perşembe

YEREL SEÇİMLERE GİDERKEN...

Yerel seçimlere, yuvarlak bir hesapla 7.5 ay var. Eylül 2013'den itibaren, hem tatil rehavetinin bitmesi ve siyasetin seçim gündemiyle rotasının belirlenmesi, hem de 6 aylık bir zaman diliminde "geriye sayım"ın başlamasıyla, siyaset daha da hızlanacak. Partiler açısından en önemli konulardan biri "aday belirlemek", en az onun kadar dikkat çeken de "aday belirleme yöntemi".
Sorun aslında, siyasal iktidarın hem kendi değerlerini, hem de siyaset yapma yöntemini, hegemonik olarak, diğer partilere de yansıtmasından kaynaklanıyor. AKP, diğer Sağ partiler gibi, "parti içi demokrasi" diye bir kaygı taşımadığından dolayı, kendi deyimleriyle "temayül" yani "eğilim yoklaması" ve "anket" yöntemini ön plana alıyor. Eğilim yoklaması, siyasal partiler yasasında yeri olmayan, genel merkezin ya da yerel parti örgütünün "denetiminde" yapılan, sonuçları, en son parti genel merkezi olmak üzere, parti üst kurulları tarafından değiştirilebilen bir "parti içi seçim"i öngörüyor. Dolayısıyla, parti örgütünün "gazı alındıktan" sonra, gerek yerel, gerekse de "genel" nedenlerle, adayların yerleri değiştirilebiliyor veya listeden çıkartılabiliyor. Bir de "anket" yöntemi var ki, sorular nasıl belirleniyor, genel merkez hangi araçları, şirketleri kullanıyor, belirsiz?... Bir hayli karışık gibi gözükse de, aslında parti genel merkezi ve partide etkin olan yerel-genel siyasi karar alıcıların, birtakım pazarlıklarla, parti içi vesayeti ortaya koyduğu bir zeminde, adaylar belirleniyor. Göze batmamasının nedeni de, iktidar partisinin, Milli Görüş döneminden beri, üst üste kazandığı seçimlerden dolayı, bu yöntemlerde "bir keramet" olduğu düşünülüyor. Parti içi vesayet, karizmatik liderlik, siyasal başarı, birbiriyle doğrudan bağlantılı olmasa da, adeta adı konmamış bir formül olarak zikrediliyor.
CHP'ye gelince, 1950'lerde "çok partili yaşama" geçilmesinden beri, sistemleştirilmiş bir "önseçim" mekanizmasını yerel ve genel seçimlerde kullanmış ana muhalefet partisi, 1970'lerde Ecevit döneminde çok fazla dokunmadan, 1990'larda Baykal'ın genel başkanlığı ile birlikte, bu yöntemi önce törpülemeye, sonra da "merkez yoklama" ile yer değiştirmeye başladı. Parti içi örgütlenmedeki yapısal koşullar öne sürülerek, sağlıklı üye yapısının olmaması, feodal değerlere göre örgütlenme vb. gibi nedenlerle, örgüte güvenmeden, ancak örgütün seçtiği genel merkezdeki yöneticiler aracılığıyla, yerelde ve genelde adaylar belirlendi. Bunun elbette istisnaları var. Sözgelimi 1999'daki yerel ve genel seçimlerde "önseçim" mekanizması uygulandı ancak bu, partinin baraj altında kaldığı seçimlerdi.
Gelinen noktada, 2010'da genel başkanlığa seçilen Kemal Kılıçdaroğlu'nun Mayıs 2010'da parti örgütüne, kurultayda verdiği söz anımsandığında, "önseçim"in uygulanma umudu doğmuştu. 2011 genel seçimlerinde bu yöntem "bir başka bahara" kaldı. Zira parti "dönüşüm" geçiriyordu ve yönetim henüz yerine oturmamıştı. 2014 Mart yerel seçimleri öncesinde de, "önseçim" umudu, "eğilim yoklaması" ile karşılanmaya çalışılacak gibi gözüküyor. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, henüz resmi kararlar alınmasa da, CHP PM'nin  Temmuz 2013'deki toplantısında "ilke olarak" eğilim yoklamasının belirlenmesi, ancak son kararın MYK'ya bırakılması, ucu açık bir soru olarak gündemde duruyor. Peki "önseçim"in farkı nedir diye sorulduğunda, ilçe seçim kurullarındaki "hakimler"in güvencesinde , parti mekanizmaları tarafından değiştirilemeyen, "resmi seçim yöntemi"nden söz ediyoruz. İlçe kongre üyeleri ve önseçim delegelerinin oy kullandığı bu yönteme karşı, "tüm üyelerle eğilim yoklaması" demek, popülist anlamda hoşa gitse de, hakim teminatında olmayan, sonuçları değiştirilebilir bir metottan bahsediyoruz. Bir de "anket"i eklediğinizde, "eğilim yoklaması"na rağmen, "seçmen böyle istiyor" sürprizinin, sürpriz olmadan hazır edildiğini de görebilirsiniz. Elbette bu yöntemler, iktidar partisiyle, belli boyutlarda, daha insaflı olsa da, benzerlikler gösteriyor.
Tahmin sorarsanız, şunları söyleyebilirim: Belediye başkan adayları, il ve ilçelerde "merkez yoklaması" ile, belediye meclis üyesi adayları, büyükşehirler dışındaki il genel meclisi adayları eğilim yoklaması ve genel merkez ve başkan adaylarının kontenjan adaylarıyla oluşturulur.
Farklı bir yöntem uygulanırsa, ben yanılmış olurum.
Siyaseten, tahmin ettiğimiz yöntemlerin yanında, Sağ'da, toplumun farklı kesimlerinde isim yapmış, "sürpriz adaylar" sözkonusu olur mu? Bu da başka bir yazının konusu...     

6 Ağustos 2013 Salı

KARA PAZARTESİ 2013...

Adli süreci etkilememek adına hukuka saygı duyanlar azami dikkat gösterirken, "yandaş medya" olarak anılan yayın organlarının, yargı ve kolluk kuvvetlerindeki uzantılarıyla yaptıkları işbirliği sayesinde, yıllar önce kamuoyuna duyurdukları hükümler, "hayaldi gerçek oldu."
Yargı süreci, şimdi yargıtay aşamasına gidiyor. Dolayısıyla konu tartışılmaya devam edecek. "Ergenekon" adı verilen davada, hukuki açıdan pek çok değerlendirme yapıldı ve yapılacak. Ancak konuyu, sadece bu dava ve hükümler çerçevesinde ele almamak gerekmektedir.
"Balyoz", "askeri casusluk" derken, hukuki varlığı sona eren Özel Yetkili Mahkemeler'in, belli davalar üzerinde mesaisine devam etmesi de, ayrı bir tuhaflıklar zincirini ortaya koyuyor.
Ne var ki, hukuken mağdur olanların yaşadıkları öncelik taşımakla birlikte, sözkonusu dava hükümlerinin, uzun yıllar süren tutuklama ve duruşmaların ardından, ivedilikle ele alınması, kamuoyuna yönelik "inandırıcılık" sorununun gündeme gelmesiyle koşut bir durumu ifade etmiştir.
Zaman zaman yine bazı sızdırmalar yapılmakta, KCK, PKK hükümlülerinin de içinde yer alacağı bir "genel af"la, infaz sürecinin tamamlanmayacağı mesajı verilmektedir. Bu tür sorular gündeme geldiğinde ise, yetkililer, "gündemimizde genel af yoktur" diyerek, bir bakıma yapay olarak yaratılan beklentiyi rafa kaldırmakta, bir nevi yetkilerin kimde olduğunu anımsatmaktadırlar.
Peki dava sonuçlarıyla birlikte ele alındığında, hukuki zeminde hüküm alanlar, kamu vicdanında mahkum olmuşlar mıdır? Anlaşılan burada, "algı yönetimi" istenen neticeyi vermemiştir. Zira, yıllar süren ve çelişkileri kamuoyunun gözleri önüne konan yüzeyde, "Gezi sonrası" koşullar da eklendiğinde, "temyiz"le, "genel af"la ve "sağlık" koşullarıyla, hükümlerin sertliğine karşın, hükümlülerin sayısıyla ilgili, süreç içinde bir eritme politikası uygulanacak mıdır? Zaman içinde göreceğiz.
Ancak önemli olan nokta, 200 yıllık modernleşme birikimi ve 90 yıllık Cumhuriyet deneyimi sonrası, "kurucu elit"in, bir savaş ya da olağanüstü hal olmadan, ekonomik-sosyal dönüşümler yaşamadan, uluslararası toplumun tepkisini çekerek, 10 yıllık bir zaman dilimi içinde değiştirilebileceği zannıdır.  
2008'de "bağırsakların temizlenmesi"nden söz eden, TV ve gazetedeki köşelerinde "kontrgerilla"nın tasfiyesini iddia edenler, bugünkü manzara karşısında acaba ne diyecekler? Gerçi hala bildik nağmeleri söyleyenler var ama beklemedikleri bir dönemde, "dava bitti".
Yeni bir kurucu elit, YAŞ'la, bürokrasideki kadrolaşmayla hemen devşirilir mi?
Tarih dersini ve Türk siyasal yaşamını okumadan, işte bu kadar oluyor... 

28 Temmuz 2013 Pazar

KKTC SEÇİMLERİ 2013...

28 Temmuz 2013'te yapılan genel seçimler, KKTC'de yapısal bir dönüşüm yaratmaktan çok, bir "nöbet değişimi"ni gündeme getirdi.
İlk bakışta, 2009'dan beri iktidardan uzak kalan ve 2010'da Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden CTP'nin, 2013'te tekrar "1. parti" olması önemli olsa da, "tek başına iktidar" olamaması, hükümet kurmak için Sağ bir ortağa gereksinim duyması, işini güçleştiriyor. Benzer bir tablo Aralık 2003 genel seçimlerinde de görülmüş, CTP-DP koalisyonu, Talat'ın başbakanlığında kurulmuştu. Baba Denktaş, 24 Nisan 2004'teki Annan Planı referandumunda "hayır" için ne kadar karşı bir kampanya düzenlediyse, oğul Denktaş, DP lideri ve başbakan yardımcısı olarak, referandumda "tarafsız" kaldı, seçmenlerini "serbest" bıraktı. Ülkesinin geleceğiyle ilgili bu kadar önemli bir oylamada, "kendi kaderini tayin etme"de "tarafsız" kalmanın ölçütü, "hükümette kalmak" üzerine oturmuştu.
O günlerde Türkiye'de, liberallerin, Batılı başkent ve medyanın etkisiyle, AKP iktidarının bakışında, 2004 Aralık'ta "AB ile müzakere için tarih alma" önceliğiyle "evet" fırtınası esiyordu. KKTC'deki %65 evet, Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki %75 oyla, hükümsüz kaldı. Rum Kesimi tek başına AB üyesi olurken, KKTC dışarıda kaldı. KKTC'ye "evet" oyunda verilen güvence, dışarıda kalınsa da, KKTC'ye yönelik "doğrudan ambargoların" kalkması çerçevesindeydi. Buna rağmen, Talat 2005'te Cumhurbaşkanı seçildi, DP ise sonradan hükümetten tasfiye oldu. Bu arada geçen yıllar süresince, 2005 Temmuz'unda  Türkiye AB ile Ankara Anlaşması'nın yeni AB üyelerine uyarlanması için "ek protokol" imzaladı. O zaman da öncelik 2005 Ekim'inde "müzakerelere başlama" konusuydu ve siyasal iktidar bu noktada kayıp istemiyordu. Ek protokolle, Türkiye'nin hava ve deniz limanlarını diğer yeni üyelerle birlikte, Rum Kesimi'ne de açması öngörülüyordu. Hükümet ek bir deklarasyonla, Rum Kesimi'ni tanımadığını açıklasa da, Eylül 2005'te AB COREPER, deklarasyonu hükümsüz ilan etti.
Müzakerelere simgesel olarak başlandı, bununla beraber "ek protokol"ün uygulanmaması ve  parlamento onayından geçmemesi üzerine, 2006 Kasım'ında 8 müzakere başlığı AB tarafından askıya alındı. O günden bu yana AB müzakereleri ağır aksak yürüyor.
Talat ise, 2010'da BM denetiminde yeni " müzakere süreci"ne bel bağlasa da, 2009 Nisan'ında UBP seçimleri kazandı ve Eroğlu başbakan oldu, 2010'da da Talat görevini Eroğlu'na bırakmak durumunda kaldı.
2013'te gelinen noktada, UBP'nin "yolsuzluk" ve "skandal"larla zedelenen hükümeti, erken seçimle sona ermek durumunda kalırken, bu krizin ardında Cumhurbaşkanı Eroğlu ile kendi partisinden başbakanı İrsen Küçük'ün siyasal çatışmaları yatıyordu.
Talat döneminde, Talat-Hristofyas arasında ifade edilen "sosyalist kardeşlik" zemininde yürütülen "müzakereler"in de sonucu olmadı.
Yeni süreçte CTP lideri Özkan Yorgancıoğlu'nun, oğul Denktaş'la olası koalisyonu, 2015'e kadar Eroğlu'nun cumhurbaşkanlığı ile görev ifa edecek. Eroğlu yeniden seçilirse, bu hükümet değişimi, "tamamlanmamış bir süreci" ortaya koyacak. Talat gelirse, 2010'daki süreci devam ettirecek yeni bir inisiyatif ortaya koyabilir mi?
Soruları yanıtlayalım:
1- Nikos Anastasiades, 2004'te Rum Kesimi'nde %25'te kalan "evet" oyunu destekleyen bir "liberal" olarak, içinde bulunduğumuz senede Cumhurbaşkanı seçildi. 
2- Rum Kesimi, Yunanistan'da olduğu gibi "ekonomik kriz"in içinde ve kısa vadede hareket etmek istemiyor.
3-  "Ek protokol"ün uygulanmamasından dolayı, 8 müzakere başlığının askıya alındığı 2006 Kasım'ından beri, AB çıpası, siyasal anlamda Türkiye için belirleyici değil. Bunda AB üyelerinin başta Almanya ve Fransa olmak üzere tutumları da etkili oldu. 
4- Ekonomik krizle boğuşan, Yunanistan'daki Samaras hükümetinin gündeminde Kıbrıs konusu öncelikli değil.
5- 2004'te Rum Kesimi'ni "tek taraflı içine" alan AB, ne Türkiye, ne de KKTC'ye "doğrudan ticaret" sözünü yerine getiremedi, üstelik Türkiye-AB ilişkileri bir hayli yıprandı.
6- Ekonomik kriz ve Ortadoğu'da dalgalanmalarla uğraşan ABD'nin Türkiye'ye yönelik olası bir Kıbrıs baskısının reel politikte yeri yok.
7- Türkiye'deki mevcut siyasal iktidar ise AB çıpasını eskisi kadar, en azından dış politikada çok hissetmediği için, KKTC'de daha rahat hareket serbestisi arıyor. Kıbrıs açıklarındaki doğal gaz  ve petrol yatakları, pazarlık kozunu arttırıyor ve acelecilik gerektirmiyor. 2003 sonundaki bağlamıyla, Türkiye'den "sınırsız vize almış" bir CTP de yok artık.
Dolayısıyla, KKTC'deki seçim kısa vadede dengeleri değiştirmeyecek. Kıbrıs dışındaki aktörlerin ekonomik kriz ve Ortadoğu dalgalanmalarıyla yoğun gündemi içinde, sadece bir hükümet değişikliği olarak kalacak.   

21 Temmuz 2013 Pazar

ORTADOĞU'DA "ADI KONULMAYAN" REALİTE...

Şimdiye kadar verili zeminde tartıştığımız üzere, hep "Türkiye'deki Kürt sorunu"ndan söz ettik. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri yönetiminin Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere uyguladığı akıl almaz işkence yöntemleri ve baskı politikalarıyla, konu "insan hakları" ve "demokratikleşme" zeminlerinde gündeme geldi. Bu elbette sorunun yaşamsal bir parçasıydı, ne var ki Ortadoğu'da bir "Kürt realitesi" olduğu, genelde görmezden gelindi. Sadece toplumun gözünden kaçırılan bir "gerçek" yoktu, devletin de var olan konuyla ilgili bir hazırlığı ya da uzun vadeli bir perspektifi bulunmamakta idi.
20 Temmuz 2013'te Cizre'den Hakkari'ye dek uzanan hatta "meşaleli kitleler" organize bir kutlama gerçekleştirdiler. Söz konusu kutlama, 20 Temmuz 2012'de Suriye'deki Kürt bölgesinde, PKK'nın uzantısı PYD'nin, "tek taraflı özerklik" ilanının yıldönümünü içeriyordu. Böylece 2011 Mart'ından itibaren, Suriye'de başlatılan, sözde Arap Baharı'nın yansıması bağlamında, Türkiye'deki siyasal iktidarın İhvan, ÖSO ve El Nusra çizgisindeki Esad karşıtı siyasetinin iflası görüldü. Ancak bu işin vurucu yanı değildi. Zaten El Nusra, sadece PYD'yle değil, ÖSO ile de çatışıyor, Suriye dışından gelen "gönüllüler", Suriyeli iktidar ve muhalif tüm grupları rahatsız ediyordu.
Konunun asıl ilginç olan boyutu, Suriye'deki Kürt realitesinin, örgütlü bir yapıyla, belli bir teritoryal alanda "fiili hükümranlık" kurmasıyla ete kemiğe büründü.
Batı'nın Irak-Suriye hakkındaki siyasaları, Kürt gerçeğini, her bir adımda daha da geliştirdi. ABD'nin 1991'deki 1. Körfez Savaşı ve 2003'deki 2.Körfez Savaşı'yla uyguladığı Irak'a yönelik askeri müdahaleler, Barzani'ye Kuzey Irak'ta, 2005 Irak Anayasası'na göre, özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni kazandırdı. Barzani şimdi Türkiye, Suriye ve İran'daki Kürt örgütlere, "Kürdistan Ulusal Kongresi" çağrısı yapıyor. Barzani'nin Kürt gruplar arasında, en dikkat çekici rakibi olan PKK, İran'da PJAK'la, Suriye'de PYD ile bir "siyasal bir varlık" ortaya koyuyor. PYD'nin konumu ise bir "meydan okuma" gösterisi... Suriye'deki PYD antitesinin, Esad tarafından desteklendiği, bir hakikat olsa da, işi tüm derinliğiyle ifade etmiyor.
PKK terör örgütü, Türkiye'de "çözüm süreci" adı altında, İmralı-BDP-DTK yüzeyinde bir "siyasal çıkış" arasa da, PYD aracılığıyla Suriye'de kazanılan "teritoryal alanda" önemli bir "stratejik kazanım"ı sergiliyor.
Gelinen noktada "Ortadoğu'da adı konulmayan realite", günlük değerlendirmelerin ötesinde, geometrik bir sıçrama gösteriyor.
Ortadoğu'da "stratejik derinlik" hayalleri kuran, tarih-mezhep bağlamında bölgesel vesayet kurmaya çalışanlar, derslerine tekrar çalışmak, ezberlerini bozmak zorundalar. Zira Okyanus ötesinde ve bölgedeki "senaryo" çoktan değişti?              

24 Mayıs 2013 Cuma

KADEHLER KİME KALKIYOR???

Oysa herşey ne güzel başlamıştı? 3 Kasım 2002'de iktidara gelen AKP, insanların yaşam tarzına dokunmayacaktı. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası, ABD düşünce kuruluşlarında üretilen, El Kaide'nin Batı düşmanı İslam'ına karşı, piyasa ekonomisi ve demokratik rejimle uyumlu Ilımlı İslam iktidara gelmişti. Üstelik "yeni iktidar" AB sürecine sahip çıkıyor, "müzakere tarihi" almak adına, KKTC gerçeğini "Annan Planı"yla gündemden kaldırmayı dahi göze alıyordu. AKP'nin MGK'yı simgesel hale getirmesi, askeri-sivil bürokratik vesayeti kaldırmasının bir örneği olarak görülüyordu. Laiklik zaten zaman içinde "sakıncalı" ve "1930'lu yılların  demode kavramı" olarak rafa kaldırılıyordu. Ama bu "dincileşme" asla değildi? ABD'nin "seküler" anlayışı, ABD muhafazakarlığıyla nasıl uyumluysa, burada da "laikçilik" yerine, "mahçup" bir sekülarizm, adı konmadan uygulanabilirdi. ABD örneğinden, "küçük bir ayrıntı"yla farkı, belli bir mezhebin dinin tamamını tekeli altına alması ve dinsel yaşam tarzını ülkeye dayatmasıydı.
2007 seçimlerinde halbuki ne kadar heyecanlı idiler? Kendi "AK Partileri"nin oyları arttıkça sevinen, CHP'nin başarısızlığına "oh olsun" diyenler, şimdilerde "kafa çekmeye gitmekten" çekindikleri Asmalımescit'te kadehlerini AKP için kaldırıyorlardı.
Hele 12 Eylül 2010'daki "referandum"da, "yetmez ama evet" sloganları altında, "evet"oylarını yine Asmalımescit'te kutlayan malum tayfa, bu sefer kadehlerini, yargı ve bürokratik vesayetin kaldırılmasına kaldırıyorlardı.
2007'deki cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2010'daki referandum sonucu, "muhafazakar demokrat" iktidarın, otoriterleşmesini, AB hedeflerini ötelemesini hızlandırırken, bunlar hala "yok efendim, abartmayın, herşey demokratikleşiyor" diyorlardı.
Hele 2007 Haziran'ında başlayan, toplu tutuklamalarla 6. yılını dolduran "malum davalar"ı, demokratikleşme, derin devletin tasfiyesi diye nitelendirken, içeride yatanları "oh olsun" diyerek,utanmazca tenkit ederken, hala şaşkınlık içindeydiler. Hukuk felaketlerini,"olur böyle şeyler, Türkiye'nin bağırsakları temizleniyor,şekle takılmayın" demeleri, affedilir gibi değildi.
2011'de de "kadehler", AKP zaferine kalktı. Bu sefer "Arap Baharı" ve "Suriye savaşı" çığırtkanı oldular.
Ancak gün geldi, "kıbleleri" şaştı. AKP'yi eleştiren kimileri, "cemaat" şemsiyesine sarıldılar.
Alkol yasakları gündeme geldiğinde, artık iş işten çoktan geçmişti. Siyasal iktidar, hegemonik kodlarını, simgeler aracılığıyla ortaya koyduğundan, bu uygulama, artık bitmiş bir sürecin, yaldızlı harflerle ilan edilmesiydi. Artık bazıları da "akil" ismini aldılar. Bilmedikleri dinin, belli bir mezhebinin kalemşörü haline gelirken, PKK'yla "mezhep" dayanışması yaparken, Aleviliğin ve Aleviler'in "düşmanı" haline geldiler?
Bir kısmı hala gelinen aşamadaki otoriterliğe "yok canım" derken, bir kısmı, şaşkınlıklarını yaşam biçimi haline getirdiler.
Tahmin ettiniz herhalde? 2.Cumhuriyetçiler, liberaller ve otoriter iktidarın "organik olmayan", üvey evlatları.
Şimdi aralarında şunu konuşuyorlar. "Batı zaten arkamızda, biz de içkilerimizi Avrupa'da, ABD'de ve dünyanın diğer yerlerinde içeriz, varsın avam içmesin" diyorlar?
Kadehlerini, Batı'nın geniş bulvarlarında, keyifle yudumladıkları şaraplarının etkisiyle, ardından baktıkları "laik cumhuriyet"in tasfiyesine mi kaldırıyorlar?
Tarihin "hiçlik" sütununda yerlerini almaktan hiç mi utanmıyorlar??? 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

REYHANLI ATEŞİ...

İçinde yaşadığımız "medya çağı"nda, yaşanan herhangi bir olay, günlük akışın içinde kayboluyor. Bazen, yaşanan hadisenin durumuna göre, gündemde kalma oranı belki en fazla birkaç günü geçmiyor.
Reyhanlı'da yaşanan "araç bombası" olarak açıklanan, farklı bomba türlerinin de iddia edildiği, ardı ardına yaşanan patlamalarda, şimdiye kadar gelen haberlere göre şimdilik en az 42 kişi yaşamını yitirdi, 100 civarında ise yaralı var.
Ölen her insana ve yurttaşlarımıza Tanrı'dan rahmet, yaralılara acil şifalar dilerim.  
İlk açıklamalara bakalım. Sayın Cumhurbaşkanı, "provokasyonlara dikkat" çekerken, sayın başbakan "çözüm süreci"ni sabote etmeye ve Suriyeli sığınmacıları zanlı göstermeye yönelik bir  saldırı olarak değerlendirme yaptı. Sayın dışişleri bakanı "Türkiye'nin gücünü kimseye test etmeye kalkmasın" sözünü, bilmem kaçıncı kez sarfetti.
Demokrasilerin en temel erdemi, özgüven değil özeleştiridir. Siyasal iktidarın kendisine duyduğu aşırı özgüven,   Suriye konusunu "kişisel mesele" haline getirmesi, Davutoğlu'nun "Ortadoğu'ya düzen veren ülke", "imparatorluk mirası" savları, sonunda Ortadoğu'ya Türkiye düzeni getirmedi ama Türkiye'yi "Ortadoğu"laştırdı.
Türkiye, "Suriye"leşiyor mu, Hatay "Lübnan"laşıyor mu, ancak somut bir gerçek var ki, Türkiye klasik dengelerini ne yazık ki kaybediyor. Sayın başbakan, ABD'de 16 Mayıs'ta Obama'yla gerçekleşeceği zirve öncesi, yabancı medyaya verdiği röportajda, Suriye yönetiminin "kimyasal silah" kullanma iddiasını gündeme getirdi ve ABD öncülüğünde BM Güvenlik Konseyi'nin Suriye'de "uçuşa yasak bölge" kurulması önerisini ortaya koydu.
İçişleri Bakanı Muammer Güler, alel acele yaptığı açıklamada, saldırının sorumlusu olarak, Suriye istihbarat örgütü El Muhaberat'ı gösterirken, asıl demek istediğini sonra ifade etti. "Suriyeli sığınmacılar ve Suriye muhalefeti"nin bir suçu yok diyerek, uygulanan politikayı meşrulaştırmaya çalıştı.
İddiaların doğruluğu ispatlanırsa "nihayet", Suriye'ye savaş açmak için, "şartlar olgunlaşmış" olacak mı? Yurttaşlarımızın Suriyeli sığınmacılara yönelen öfkelerinde, siyasal iktidarın Suriye muhalefetini desteklemesi, çeşitli lojistik yardımlarda bulunması hatta silah desteği savları, elbette öncelikli yer kaplıyor. Suriyeli sığınmacıların, mültecilerin elbette potansiyel suçu yok, bu anlamda da hiçbir toplum kesimi "toptan kuşkulu" ya da "suçlu" ilan edilemez. Bununla birlikte "mülteci" görünümünde kimi Hür Suriye Ordusu mensuplarının, ana muhalefet partisi CHP milletvekillerinin bile girmesine izin verilmeyen bazı kamplarda, "savaş talimi" yapmaları, Suriye'ye silahlı saldırılarda bulunup, sözkonusu kamplara dönmeleri, değindiğimiz öfke patlamasını beslemiştir.    
Yandaş medyanın  Alevi yurttaşlarımızı "yerli BAAS'çılar" diye hedef gösterdiği, buna karşılık Suriye'den gelen bazı Sünni Arap sığınmacıları ve Suriye muhalefetini kendine daha yakın gören zihniyeti, gelinen hezeyanın önemli bir göstergesidir. Hatta "çözüm süreci" bile, Sünni Kürt'lerle "Sünni taassubu ve taşra otoriterliği" yüzeyinde bir "kardeşlik" projesini andırırken, acaba Alevi yurttaşlarımız, yeni sistemin "ötekileri" mi oluyor?
Laik bir politika, içeride ve dışarıda uygulanmayınca, içerden dışarıya bir "mezhep" ekseninin yerleştirilmeye çalışılması, akıl alır gibi değil.
ABD'nin bile El Kaide'nin uzantısı "El Nusra Cephesi"ne, siyasal iktidarın verdiği destek için uyarması, Suriye muhalefetinin içinde aynı zamanda İhvan'ın da geriletilmesini istemesi, ABD'li yetkililerin Esad sonrası Suriye senaryolarında "Sünni hegemonyası" değil de, "çok kimlikli" yapı tasarlamaları, işleri gerçekten de çok karıştırdı.
Tam bu sırada, Esad kuvvetlerinin "kimyasal silah" kulanma konusunun ABD tarafından, "kırmızı çizgi" ilan edilmesi, siyasal iktidarın "kimyasal silah" kullanılma savlarını, gelen Suriyeli sığınmacılar üzerinde tespit senaryoları, Erdoğan'ın ABD gezisi öncesi, "beklenen müdahale" için bir birikim oluşturabilir mi sorusu akıllara geldi.
Reyhanlı'daki saldırıda, siyasal iktidar yetkililerinin ısrarla Suriyeli sığınmacılar ve Suriye muhalefetini koruma kaygısı, dikkate değerdir. Sözkonusu saldırıda "görünmeyen el", Türkiye'yi savaşa sürükleyecek mi?
ABD buna izin verir mi? Hizbullah Türkiye ve İsrail'e eş zamanlı taarruza geçer mi? İran Türkiye'ye karşı sessiz durur mu? Rusya ne yapar?
Soru çok, ama Ortadoğu'da sonsuz bir girdaba girmek üzere olduğumuz kesin?

1 Mayıs 2013 Çarşamba

OTORİTERLİĞİN 1 MAYIS SINAVI?

1 Mayıs İşçi Bayramı kutlu olsun.
Ne yazık ki, 1 Mayıs 2013, daha önce yaşanan benzerlerini tekrar eder bir tarzda, yine kolluk kuvvetlerinin göstericilere orantısız müdahaleleri, İstanbul'un fiili sokağa çıkma yasağına uğraması, yurttaşların anayasal seyahat etme özgürlüğünün engellenmesi, biber gazı ve tazyikli suyla kayda geçti. Önemli bir gösterge olması bağlamında, ana muhalefet partisi CHP kortejinin ve yöneticilerinin de bu şiddetten payını alması dikkat çekti.
Burada vurgulayacağım nokta, 2014'te "başkanlık sistemi"ne geçiş öncesi, otoriterliğin hegemonik bir zeminde yaşama geçmesi değil sadece. Sözkonusu durumla bağlantılı olarak, ısrarla görmezden gelinen bir "liberal-ikinci cumhuriyetçi" çabanın, tarihteki yerini nasıl alacağıyla ilgili bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.
Çok değil, bundan bir sene öncesine gidelim. 1 Mayıs 2012'de, kamuoyuna verilen mesaj, siyasal iktidarın, 1 Mayıs'ı "resmi bayram" ilan etmesi ve Taksim'e 1 Mayıs'ı açmasıyla, "ileri demokrasi"nin geldiği nokta, vesayet rejiminin ortadan kalkması vs. gibi çok umutvar sözlerle betimlendi. 12 Eylül 2010'da "yetmez ama evet" propagandası da, siyasal iktidarın "eski mağdur" olarak, demokrasinin önünü açtığı, sivil ve askeri bürokratik vasiliği tasfiye ettiği ile ilgiliydi. Burada elbette "Cumhuriyet"in kurucu değerleri ve bizzat kendisi medyada hedef alındı.
1 Mayıs 2012 sonrasında, Ulusal Bayramlar'ın "ritüelik" niteliklerinin ortadan kaldırılmasının yanısıra, 21 Mart 2013'te Nevruz, "çözüm süreci"nin? etkisiyle, "Apo'nun mesajları"yla Diyarbakır Meydanı'nda kutlandı. Yeni otoriter-hegemonik dönemin üvey evlatları olan "sözde liberal-ikinci cumhuriyetçiler"in bir bölümü "akil adam" olma "mertebesi"ne ulaşırken, 21 Mart'tan 1 Mayıs'a gelemediler, "kuzuların sessizliği"ne gömüldüler.
İktidar milletvekili Bahçekapılı, muhalefet milletvekillerine "Türkiye'de artık sizin gibilere yer yok" derken, BDP'yi istisna olarak bıraktıysa, AKP-BDP eksenli yeni bir siyasal alan mı inşa edilmektedir? İslamcı-Kürtçü bir tahteravalli üzerinden gidildiğinde, Türkiye'deki Kürtler'in PKK-BDP çizgisinden ziyade Hizbullah-Hüdapar çizgisine kayacakları hesabı, "İslam kardeşliği" üzerine bir "çözüm seçeneği"ni gündeme getirir mi? Bu seçenek, "otoriter başkanlık" sistemine, rahatlıkla razı olur mu?
"Nevruz'a evet, 1 Mayıs'a hayır" diyen yaklaşım, Hüdapar'da karşılığını kolaylıkla bulabilir.
"Solsuz bir Türkiye" başlığında, otoriter-muhafazakar bir başkanlık sistemi arayışında, 1 Mayıs ve 1 Mayıs'lara yer yok elbette.
Kimlik siyaseti var, sınıf siyaseti yok bu yüzeyde.
Halbuki, sınıfsal, kimliksel, cinsel, tüm özgürlük arayışlarının temelinde Sol'un özgürlükçü anlayışı ve mücadelesi var.
Demokrasi mücadelesi, tam da 1 Mayıs ikliminde başlayacak.
CHP'nin 1 Mayıs'ta hedef alınması, bir rastlantı değil. Demokrasi mücadelesinin "amiral gemisi" CHP, Cumhuriyet'i korurken, Demokrasi'nin, Sosyal Demokrasi'nin bayrağını yükseltmek durumunda.
1 Mayıs burada bir sonuç değil, başlangıçtır...