28 Aralık 2012 Cuma

"YENİ ORTADOĞU"DA TÜRKİYE'YE DÜŞEN PAY?

Başlık böyle atılınca, akıllara ister istemez siyasal iktidarın Ortadoğu'ya yönelik, gerek Ilımlı İslam gerekse de Yeni Osmanlıcılık akımlarıyla ifade edilen dış politika bakışı geliyor. Ne var ki söz konusu süreçle bağlantılı ama ısrarla görmezden gelinen bir konu, Türkiye'nin ve bölge ülkelerinin gündemini daha fazla meşgul ediyor ve daha fazla edecek gibi gözüküyor.
Evet, 1992'de dönemin başbakanı Süleyman Demirel ve başbakan yardımcısı Erdal İnönü'nin ifade ettikleri bir olgudan söz ediyorum. Çiçeği burnunda koalisyon ortakları, Diyarbakır'a yaptıkları bir gezide "Kürt realitesini tanıyoruz" demişlerdi. Köprünün altından çok sular aktı hatta akabinde, Özal'ın ölümüyle çalkalanan siyasette,  Demirel Çankaya'ya, İnönü istirahate çekilirken, Tansu Çiller "rastlantılarla" başbakan oldu ve 1993-1996 arasında "derin devlet" uygulamaları, "faili meçhuller" en acımasız yöntemlerle gündeme geldi. 1999'da PKK terör örgütünün başı Öcalan, Ecevit'in başbakanlığındaki Türkiye'ye müttefiki ABD  tarafından teslim edilirken, Ecevit siyasetten ayrıldıktan sonra son yıllarında "Öcalan bize niye teslim edildi, hala anlayamadım" demişti.
2003'teki II. Körfez Savaşı'ndan sonra, Irak'ta Barzani ve Talabani güç kazanırken, PKK da "sözde ateşkesini", Haziran 2004'te bozmuştu. 1999-2004 arasında görünürde olmayan terör, 2004'ten bu yana, boyut değiştirerek etkinliğini arttırdı. Artık PKK siyasal taleplerle sürece girmekte, "etnik özerklik", "konfederasyon", "iki uluslu federasyon" gibi önerileri, hem parlamentodaki siyasal kanadı BDP ile hem de kendi örgüt yöneticileri ile vermeye başladı.
Yalnız konunun eksik kalan çerçevesi, "dış Kürtler" konusudur. I. ve II. Körfez Savaşları ile 1916 Sykes-Picot öncesine dönen (Osmanlı'ya değil elbette:) Irak'ta, 2005 Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi anayasal bir resmiyet kazandı. 2011 Mart'ında Suriye'de başlayan "sözde bahar" ile Kürtler açısından PYD ile "özerk bir Kürt bölgesi" daha oluştu. Geriye kalan parçalar da Türkiye ve İran'daki tartışmaları işaret etti. 2011 Aralık ayında Irak'tan çekilen ABD ise, "buraların güvenliği"ni, bölgedeki "tek NATO üyesi"ne bıraktı.
Şimdilerde İran yanlısı Irak merkezi hükümetinin başbakanı Maliki yönetimi ile Barzani'nin Kürt bölgesi arasında bir savaş çıkarsa, Türkiye'nin Barzani'ye yardım sözü verdiğinden söz ediliyor? Aslında bu savlardan değil ama ABD müttefiki Türkiye'nin, Irak'taki "tek ABD müttefiki" Barzani ile yakın olmasının doğallığından, 1200 Türk şirketinin buradaki aktifliğinden defalarca söz etmiştim. Tıpkı Esad yanlısı İran ile Suriye'deki muhalif güçlerin yanındaki Türkiye'nin rekabetinde olduğu gibi.
Türkiye-İran rekabeti, Arap Baharı derken, "Kürt realitesi" aradan sıyrılıp çıkıyor. 1881'de  modern Kürt isyanı sayılan Şeyh Ubeydullah isyanınından 130 yıl sonra, "ulus inşa süreci" tamamlanıyor.
28 Aralık 2012 akşamı TV mülakatında Erdoğan, "İmralı'yla görüşmeler sürüyor" dedi.
Herhalde gelinen noktada Yeni Ortadoğu'da Türkiye'ye düşen pay da "Kürt realitesi" oluyor...

16 Aralık 2012 Pazar

"TARAF" SOLCULUĞU...

İbret dolu günler yaşıyoruz. Taraf adındaki gazetenin "görevinin" bittiği, tam da 13 Aralık 2012'de davanın ertelenen "esas hakkındaki mütalaası" yani son aşamasında görüldü. Gazetenin önde gelen yazarları Ahmet Altan, Yasemin Çongar ve Neşe Düzel istifa ettiler. Gerekçe ise kurumsal uyuşmazlıklar... İsmet Paşa'dan gelen bir anımsatmayla: "Hadi canım sen de"...
Aslında ilginç ve tarihsel derslerle dolu sürecin en önemli açıklaması AKP kurmaylarından, başbakan yardımcısı sayın Arınç'tan geldi. "Bitaraf oldukları için bertaraf oldular" dedi. Nereden nereye?
Oysa Taraf, asıl işlevini, bu yazarların eksantrik görüşlerinden değil, Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda kendilerine ulaştırılan "çuvallarla" getirdi. Taraf'ın "suç duyuruları", Özel Yetkili Mahkemelerin "iddianamelerine" dönüştü. Bu olaylar, tüm bir kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşti.
İşin tuhaf yanı, Taraf'a dayanarak Solculuk yapmaya çalışan "kaybedenler"dir. Türkiye o kadar garip bir ülke ki, Sosyal Demokrasi savı da "sözde liberallere" kaldı. Merkez Sol'da  "Sol kanat" oluşturmaya çalışanlardan bazıları, "liberalleşme"yi Solculukla izah etmeye çalıştılar. Halbuki ifade ettikleri liberalizm de değildi. 12 Eylül 2010 referandumunda Taraf öncülüğünde "yetmez ama evet" diyenler, Solculuk adı altında "Kemalistleri tasfiye edeceğiz" demeye başladılar. Post modern mi desem, şaşkın mı desem, cahil mi desem, artık diyecek söz bulamıyorum.
Taraf'ta hala Ahmet Altan'ın "sözde cesur yazıları"ndan söz edenler artık mahçup bir edayla Zaman'a dönmek durumundalar. Sosyal-liberal bir yaklaşımı Sol, Kemalizm'i Sağ kabul eden konformist yaklaşımlar, Kemalizm ile Sosyal Demokrasi/Demokratik Sol/Demokratik Sosyalizm'in sentezini, tarihsel bağlamda, Türkiye pratiğinde göremediler.
Kemalizm'e karşı olma obsesyonu, bu sözde Solcularımızı AKP'nin kucağına itti. İşin kötüsü artık AKP de işleri bittiği için onları istemiyor. Şimdi nefret ettikleri hala medyada yerel yönetimlerini yerden yere vurdukları CHP'yi ele geçirmeye, liberal sapmalarını Solculuk diye yutturmaya, CHP'nin kuruluş felsefesini inkar ettirmeye çalışacaklar.
Nafile, başka kapıya...

7 Aralık 2012 Cuma

Deniz Tansi: AVAMLIK HALLERİ...

Deniz Tansi: AVAMLIK HALLERİ...: Türkiye sosyolojik açıdan ilginç bir dönüşüm geçiriyor. Aslında modernizmin aşamaları çerçevesinde, sanayileşme süreciyle birlikte, köyden ...

5 Aralık 2012 Çarşamba

YEREL YÖNETİMLERDE SIKIYÖNETİM...

5 Aralık 2012'de Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanan "Büyükşehir Yasası", yeni bir siyasal-sosyal yapının inşası olarak değerlendirilmektedir. Kimi çevreler yeni yasal düzenlemeyi, federasyon-yerelleşme hattında ele almaktadır. Aslında yerelleşme ve federasyon terimleri arasında bir orantısal ilişki yoktur. Pekala Türkiye gibi merkezden yönetim esasları çevresinde idari yapıya sahip ülkelerde de, "yerinden yönetim" esasları uygulanmaktadır.
"Ratingi" yüksek komplo teorilerinde, eyaletleşme ve federe yapılar kurma biçiminde ifade edilen gelişmeler aslında tevatürdür. Öncelikle yasal düzenlemede, il genel meclisleri ve il özel idarelerinin büyükşehirlerden kaldırılması ve yetkilerinin büyükşehir belediyelerine devredilmesi; bu bağlamda büyükşehir sınırlarının il sınırı kabul edilmesi kesinlikle bir yerelleşme adımı değildir. Tam tersine, siyasal iktidar, 2014'te öngördüğü "süper başkanlar"la, bir otoriter hiyerarşiyi ortaya koymaktadır. Zira, pek çok denetim mekanizması ortadan kaldırılmakla kalmamakta, yerel yönetimler zayıflatılmakta, ilçe belediyeleri tırpanlanmaktadır. İmar yetkisi fiilen bakanlık ve TOKİ'ye devredilmektedir.
Muhalif  büyükşehir belediyeleri ise, valilere bağlı olan "yatırım izleme komisyonları" ile kıskaç altına alınmaktadır. Sayın başbakanın söz ettiği "valilerin seçimle işbaşına gelmesi" önerisi de, aslında belediye ve vilayeti birleştirmek, devlet mekanizmasını, iktidar partisinin tekeline ve vesayetine bırakmak biçiminde yorumlanmaktadır.
CHP milletvekili ve yöneticisi olan Prof.Dr. Birgül Ayman Güler, 2004'te gündeme getirilen "kamu yönetimi çerçeve tasarısı" üzerine yaptığı değerlendirmelerde, neo-liberalizm ve piyasalaşma üzerinde durmuş, Türk kamu yönetiminin temel zemini olan idari vesayet ve hiyerarşinin budanması riskini gündeme getirmişti.
Yeni düzenlemeyle otoriter, vesayetçi bir "tek adam" sisteminin altyapısı örülmektedir. Küresel piyasalar artık yerel otoritelerle değil, "süper başkanlarla" muhatap olacaklardır. Anıtlar Kurulu'nun yetkileri geriletilmiştir. Güneydoğudaki büyükşehir belediyelerinde "özerklik" gündeme gelir mi? Bu tam anlamıyla bir gündem saptırmadır. Süper başkanlar ve siyasal iktidar, otoriter muhafazakarlığın yüzeyini ete kemiğe büründirmektedir.
2014 yerel seçimleri öncesi bin kusur belediye tarihe karışmış olacaktır. Ve seçimin asıl gündemi de burada kendisini ortaya koymuştur.
Yerelleşme engellenmekte, katıksız bir merkezileşme, "daha fazla yerelleşme" adı altında yaşama geçirilmektedir.
Yeni yapı YEREL YÖNETİMLERDE KALICI BİR SIKIYÖNETİMDİR. Uyanmak dileğiyle...     

1 Aralık 2012 Cumartesi

FİLİSTİN DEVLETİ...


Bu tabir bir özlemi ifade etmekle birlikte, teknik bir terimi de dile getiriyor. Zira 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda kabul edilen 181 sayılı karar göre, Britanya Filistin mandasını terk etmeden önce bu bölgede “iki devletli çözüm” olarak nitelenen bir “taksim planı” ortaya koymuş, ve terk edeceği bölgede bir Arap ve bir Yahudi devleti öngörmüştü. O zaman Araplar, şiddetle söz konusu karara muhalefet etmiş, “hayır” oyu kullanmış ve tek bir Filistin devletinden yana tavır almışlardı.
            1948’de İsrail, 181 sayılı karara dayanarak, Britanya mandası sona erer ermez bağımsızlığını ilan ederken, Arap ülkeleri bir Filistin-Arap devleti kurdurmaktansa, İsrail’le savaşta kazandıkları toprakları, ilhak etmeyi tercih ettiler. Batı Şeria Ürdün’ün, Gazze Mısır’ın eline geçti. Ta ki 1967’ye kadar. 6 Gün Savaşı’ndan sonra, İsrail’in Ürdün’den aldığı Batı Şeria, Mısır’dan aldığı Gazze ve Suriye’den aldığı Golan Tepeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararına göre “işgal altında topraklar” olarak nitelendirildi. Golan’ın Suriye toprağı olduğu belliydi, Batı Şeria ve Gazze ise, 1967’den sonra yeni bir vasıf kazandı. Mısır ve Ürdün, kurulacak bir Filistin devleti karşılığında, bu topraklarda hak iddia etmeyeceklerini açıklarken, inisiyatif FKÖ’ye geçti. FKÖ İsrail’e göre 1960’lardan 1990’lara kadar “terörist”sayılırken, 1993 Oslo Süreci ile FKÖ-İsrail karşılıklı olarak birbirini tanıdı ve 1996’da Filistin Otoritesi “özerk” olarak kuruldu. 15 Kasım 1988’de Cezayir’de sürgünde toplanan Filistin Ulusal Konseyi, FKÖ’nün yasama olarak, Filistin Devleti’ni ilan etmiş, Türkiye dahil pek çok ülke tarafından da tanınmıştı. Tarihi olarak ta 181 sayılı kararı 41 yıl sonra kabul ettiyse de artık çok geçti ve hiç olmazsa 1967 sınırları elde edilmeye çalışılıyordu.
1996’da kurulan Filistin Otoritesi, 2000’de başlayan II.İntifada ve 2004’te Arafat’ın ölümüyle sarsıldı. 2005’te göreve seçilen Mahmut Abbas ise şu anda devlet başkanlığında “kaçıncı uzatmaları” oynuyor. 2006’da iktidara gelen Hamas, FKÖ’nün ve onun en büyük bileşeni El Fetih’in kurucu iradesinin dışına çıkan bir anlayışın sahibi, İslamcı bir örgüttü. Nitekim, II. Lübnan Savaşı sırasında Hizbullah’a destek için roketler atan Hamas’ın milletvekilleri tutuklanınca, İslamcı  örgüt Filistin parlamentosunda çoğunluğunu kaybetti ve ulusal birlik hükümetinden sonra 2007 Haziran’ında yaptığı darbeyle Gazze’de ayrı bir yönetim kurdu. 2007-2011 arasında Mısır da, karadan İsrail’in Gazze ablukasına katıldı, 2008 Aralık-2009 Ocak Dökme Kurşun Operasyonu’nda İsrail-Hamas çatıştı. “One minutes”, “Mavi Marmara” derken, AKP İsrail politikasında “şov”a girişti ama etkisiz eleman oldu.
Geldik 29 Kasım 2012’ye. Bu karar Filistin’de “kapsamlı ve kalıcı” bir barış olmadıkça, bir değer kazanmaz. Hamas’ın Gazze’sine hakim olamayan bir Filistin yönetimi ciddiye alınmaz. İsrail’in hemen yanıt olarak Maaleh Adumim ile Doğu Kudüs arasında, Batı Şeria’nın fiilen kuzeyden-güneye bölünmesine yol açacak, 3000 yerleşimi içeren “E-1 Koridoru”na yeniden başlama kararı (2009’da durdurmuştu) işlerin hiç te kolay olmayacağını gösteriyor.     
            İsrail ve Hamas arasında sıkışan Filistin Devleti’nin işi çok zor gözüküyor…       

21 Kasım 2012 Çarşamba

GAZZE OPERASYONU'NDAN ARTA KALAN...

İsrail'in Gazze'de Hamas'a  yönelik "Savunma Kolonu Operasyonu", beklenenden daha önce ilan edilen bir ateşkesle bitti. 14-21 Kasım 2012 tarihlerinde gerçekleşen operasyonda 140'dan fazla Gazzeli'nin öldüğü ifade ediliyor.
Bu çerçevede İsrail'in müdahalesi, Hamas silahlı kuvvetler şefi Cabari'nin "roketle" öldürülmesiyle başlamıştı. Ardından Hamas'ın stratejik noktaları vurulurken, sivil ve çocuk kayıpları yine ağırlığı oluşturdu. Hamas İsrail'e karşı Fecr 5 füzelerini kullanırken, Tel Aviv, Kudüs ve Hayfa'yı hedef aldı. Hamas'ın bu meydan okuması, bölgedeki dengeler açısından da yeni soru işaretlerini getirdi. Bu meyanda Hamas, en son Tel Aviv'de sivil bir otobüsü havaya uçuracak kadar ihtirasını ortaya koydu ve "kent terörü"nü anımsattı.
Ama asıl soru, ateşkesin ilanında bile görülmektedir. İsrail-Hamas arasındaki çatışmayı bitiren nokta, ABD Dışişleri Bakanı Clinton'un bölgeye ziyareti sürecinde gerçekleşti. Clinton Mısır Cumhurbaşkanı Mursi'ye özellikle teşekkür etti. Deyim yerindeyse iki taraf arasında "aracılık" rolü, Mısır tarafından gerçekleştirildi. Erdoğan'ın İsrail operasyonu sürerken Mısır'a yaptığı ziyarette ve sonraki toplantılarda ortaya koyduğu söylem ve duygusallık hali, Türk Dış Politikası ve Türkiye'nin algısı üzerinde soru işaretlerini pekiştirdi.
Bu "yeni bir durum" olmasa da, Türkiye'nin Ortadoğu'ya dönük politikaları açısından, Batı sistemi zemininde "olası açmazlar"ın işaretlerini de ortaya çıkardı. Başbakan'ın "Ortadoğu eski Ortadoğu değil" demesi, "öleceksek adam gibi ölelim" sözleri, ve İsrail'i "terörist devlet" olarak nitelendirmesi, Batı siyasal sisteminin dışında bir "bakış açısını" vurguladı. Öte yandan Erdoğan'ın Avrasya İslam Şurası'nda BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri arasında Müslüman bir ülke olmaması çerçevesindeki eleştirisi, İslam'ın "tek belirleyici olması gerekliliği" anlatımı, altı çizilen bakış açısı bağlamında kaygı ve endişeleri arttırdı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun ölümler karşısındaki "insani duyarlığı" elbette takdire değer bir durum. Duygusallığın vardığı boyut ise Türkiye değil Mısır'ın ateşkesi sağlayan bir ülke olarak ABD tarafından övülmesi karşısında ne anlama gelmektedir? Elbette tartışılır. 
Operasyonun başlangıcındaki yorumumda "ikinci one minutes" olur mu demiştim. ABD Başkanı Obama ve Batılı başkentlerin İsrail'in "silahlı müdahalesi"nin ilk gününden beri "İsrail'in kendini savunma hakkı"ndan bahsetmesi Erdoğan'ı "çileden çıkaran" bir yaklaşım oldu. Erdoğan'ın karşı argümanı İsrail'in işgalciliğine karşı, Hamas'ın direnişte olması ve Hamas'ın "tek yanlı silah kulanması"na İsrail ve Batılı ülkelerin, bu arada Rusya ve Çin'in razı olması gibi bir kurgu içinde gerçekleşti.
"Arap sokağı"na seslenen Türkiye, "sorun çözücü" olamadı. İnisiyatif İhvan'ın Mısır'ında kaldı. Tıpkı Mübarek'in Mısır'ında olduğu gibi.
Gün geçtikçe artan ve duygusallaşan İslami söylem, Ortadoğu'daki karmaşık sorunlar çerçevesinde yetersiz, gündemden uzak ve "tribünlere oynanan" bir çabaya dönüşüyor. Ortadoğu'ya "düzen vermeye" çalışan AKP yaklaşımı, Batılı müttefikleriyle artan çelişkileri de beraberinde getiriyor. Suriye'de Türkiye müdahalesine "yeşil ışık yakılmaması", Irak'ta Dicle Ordusu ve Peşmerge Ordusu'nun "iç savaş" düzeyine yaklaşan çatışmaları, İran'ın Suriye hattında bölgedeki Batı aksına meydan okuması ve uranyum zenginleştirme programı, duygusallığa izin vermeyen bir dikkati getirmektedir.
Rövanşist ve reaksiyonist akımlara prim veren bir AKP söylemi, gittikçe marjinalleşen, ABD ve diğer müttefiklerle siyaseten çatışan ama yine de söz konusu eksenden ayrılmayan bir "zikzaklar bütünü"nü resmetmektedir. 
Ve Gazze'den arta kalan, yaşamını kaybeden çoğu Filistinli ve İsrailli'nin dışında, Türkiye'nin "yol haritası" hakkındaki soru işaretleridir?

14 Kasım 2012 Çarşamba

İSRAİL'DEN "SAVUNMA KOLONU OPERASYONU"..

Uzun zamandır beklenen İsrail-Hamas çatışması, 14 Kasım 2012'de, "kapsamlı bir operasyonel" hamleyle tekrar başladı. Anımsanacağı gibi son geniş operasyon Aralık 2008-Ocak 2009 sürecinde yaşanmıştı. Aralık 2008'de Hamas'ın kendi "kuruluş yıldönümü"nün akabinde, Mayıs 2008'den beri süren ateşkesi bozması sonucu başlattığı roket saldırılarına karşı, İsrail "Dökme Kurşun Operasyonu" adıyla bir müdahalede bulunmuştu. Aslında siyasal bir bilanço çıkartıldığında, Hamas'ın Gazze'deki "ayrı yönetimi"nin sürmesi, siyasal gücünü kaybetmemesi, İsrail'in ikili karşılaştırmada, "orantısız güç dengesi" ve "askeri üstünlüğüne" karşı "başarı" Hamas'ın hanesine yazılmıştı. Bu operasyonun ardından, İsrail hem dünyadan ağır eleştiriler aldı, hem Türkiye'yle "dostluk süreci" sarsıldı, hem de en önemlisi "askeri caydırıcılığı" ve "psikolojik özgüveni"nde sorunlar yaşadı.
İsrail Savunma Kuvvetleri sözcüsü Yoav Mordeach, Savunma Kolonu Operasyonu adı verilen yeni müdahalede, iki temel hedefin altını çizdi. Birincisini güney İsrail'de sükuneti sağlamak, ikincisi de terör örgütlerini vurmak olarak sıraladı. Mordeach, iki örgütün özellikle adını verdi. Hamas zaten tahmin edilen örgüttü, diğeri de İslami Cihad olarak ifade edildi. J
( Yaakov Lappin,  JPost Com Staff, Reuters, The Jerusalem Post, 14/11/2012, http://www.jpost.com/Defense/Article.aspx?id=291779&rz=n_14nov12)
İsrail'in daha henüz yeni başlayan operasyonunda çok çarpıcı askeri eylemler gerçekleştirildi. Öncelikle Hamas'ın "genelkurmay başkanı" olarak açıklanan, kimi zaman da "ikinci askeri adam" olarak nitelendirilen Ahmet Cabari, hava saldırısında, roketle öldürüldü. Tıpkı 2004'te Hamas'ın efsanevi lideri Şeyh Ahmet Yasin'in "tekerlekli sandalyesi"nde öldürüldüğü gibi. Öte yandan İsrail yeraltında aynı zamanda  füze rampası olarak ta kullanılan 20 askeri hedefi vurdu. Bu alanlardan özellikle Fecr 5 ve diğer roketler atılıyordu. İsrail askeri kaynaklarının "tweet"lerinde, "kara harekatı" seçeneğinden de söz ediliyor.
Ahmet Cabari, hem roketlerin fırlatılmasında hem de İsrailli asker Gilad Şalit'in kaçırılmasında başrolde yer almış bir örgüt kurmayıydı. İsrail'in bu hamlesini sadece Ocak 2013 seçimleri arefesinde bir eylem olarak görmemek gerekir.
Özellikle sözde Arap Baharı sonrasında, İsrail askeri açıdan kendisini "daha fazla risk" altında hissetmeye başladı. Mübarek devrildikten sonra, Mısır'da askeri yönetim henüz iktidarı devretmeden, Mayıs 2011'de Gazze'ye yönelik "kara ablukası"nı kaldırdı. Bu abluka Haziran 2007'den beri, Gazze'de Hamas'ın yönetimi darbeyle devralması ve 1993 Oslo süreciyle kararlaştırılan ve 1996'da kurulan Filistin Otoritesi'nden ayrılmasıyla başladı. İsrail "deniz"den, Mısır "kara"dan bu ablukanın uygulayıcısı oldular. Gerekçe olarak ta o zaman İran-Suriye eksenine yakın görülen Hamas'ın "askeri yardım" almasını engellemekti. Tabi bununla birlikte, "gıda-ilaç" krizi, "insani yardım" konuları gündeme geldi.
Yeni Mısır'ın "kara ablukası"nı kaldırması, Kahire'deki İsrail büyükelçiliğinin göstericilerce basılması girişimi, İsrail açısından 1978'den beri süren "Camp David dengesi"nin bozulması endişesine yol açtı. Gerçi Hamas artık Şam'dan ve İran-Suriye ittifakından ayrılmıştı ama Yeni Mısır ve esin kaynağı olan İhvan'la "müttefik" olmuştu. Yeni Mısır'ın İhvan yönetiminde Sina yarımadasında güvenlik sağlayamadığı savları, İslami Cihad'ın Sina'daki yapılanması ve Gazze'ye "cephane" girişi, İsrail'e Camp David'ten yıllar sonra "Güney Birliği" kurma ihtiyacı doğurdu ve 30 bin kişilik bir "kara birliği"ni Mısır sınırına yerleştirdi.
İsrail bu operasyonu derinleştirir mi bilinmez ama Yeni Mısır'a da "gözdağı" verme gereği hissettiği aşikar. Öte yandan Bahar'ın uğradığı Ürdün'de Kral Abdullah devrilirse İsrail karşıtı bir İhvan yönetimi gelirse durum İsrail için "kendine dönük bir abluka"ya dönüşebilir. Suriye'deki "iç karışıklık" zemininde, İsrail kendisine sıçrayan askeri hareketlilik karşısında, iki kez karşılık vermekle kalmadı, Suriye'nin "havan mevzileri"ni yok etti. İşin ilginci Esad-İran ittifakı düşerse, Suriye İhvanı da Suriye'ye talip.
Obama ikinci döneminde Ocak 2013 seçimlerinde kuvvetlenmesi beklenen Netenyahu hükümetine sıcak bakmıyor ancak İsrail'in güvenlik kaygılarını paylaşıyor. Suriye'de "yeni muhalefet"te İhvan'ı gerileten ABD, diğer ülkelerde ne yapar? Zaman içinde göreceğiz.
Dökme Kurşun Operasyonu, Türkiye-İsrail ilişkilerine "one minutes"i getirmişti. "Savunma Kolonu", ikinci bir "one minutes" getirir mi? Mavi Marmara dahil pek çok gerginlik Dökme Kurşun'un ardından gelmişti. Ve herşey dönüp dolaşıp Gazze ablukasına dayandı.
Operasyonun Türkiye-İsrail ilişkilerine yansıması, başka yazıların konusu olmaya devam edecektir.