7 Aralık 2012 Cuma

Deniz Tansi: AVAMLIK HALLERİ...

Deniz Tansi: AVAMLIK HALLERİ...: Türkiye sosyolojik açıdan ilginç bir dönüşüm geçiriyor. Aslında modernizmin aşamaları çerçevesinde, sanayileşme süreciyle birlikte, köyden ...

5 Aralık 2012 Çarşamba

YEREL YÖNETİMLERDE SIKIYÖNETİM...

5 Aralık 2012'de Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanan "Büyükşehir Yasası", yeni bir siyasal-sosyal yapının inşası olarak değerlendirilmektedir. Kimi çevreler yeni yasal düzenlemeyi, federasyon-yerelleşme hattında ele almaktadır. Aslında yerelleşme ve federasyon terimleri arasında bir orantısal ilişki yoktur. Pekala Türkiye gibi merkezden yönetim esasları çevresinde idari yapıya sahip ülkelerde de, "yerinden yönetim" esasları uygulanmaktadır.
"Ratingi" yüksek komplo teorilerinde, eyaletleşme ve federe yapılar kurma biçiminde ifade edilen gelişmeler aslında tevatürdür. Öncelikle yasal düzenlemede, il genel meclisleri ve il özel idarelerinin büyükşehirlerden kaldırılması ve yetkilerinin büyükşehir belediyelerine devredilmesi; bu bağlamda büyükşehir sınırlarının il sınırı kabul edilmesi kesinlikle bir yerelleşme adımı değildir. Tam tersine, siyasal iktidar, 2014'te öngördüğü "süper başkanlar"la, bir otoriter hiyerarşiyi ortaya koymaktadır. Zira, pek çok denetim mekanizması ortadan kaldırılmakla kalmamakta, yerel yönetimler zayıflatılmakta, ilçe belediyeleri tırpanlanmaktadır. İmar yetkisi fiilen bakanlık ve TOKİ'ye devredilmektedir.
Muhalif  büyükşehir belediyeleri ise, valilere bağlı olan "yatırım izleme komisyonları" ile kıskaç altına alınmaktadır. Sayın başbakanın söz ettiği "valilerin seçimle işbaşına gelmesi" önerisi de, aslında belediye ve vilayeti birleştirmek, devlet mekanizmasını, iktidar partisinin tekeline ve vesayetine bırakmak biçiminde yorumlanmaktadır.
CHP milletvekili ve yöneticisi olan Prof.Dr. Birgül Ayman Güler, 2004'te gündeme getirilen "kamu yönetimi çerçeve tasarısı" üzerine yaptığı değerlendirmelerde, neo-liberalizm ve piyasalaşma üzerinde durmuş, Türk kamu yönetiminin temel zemini olan idari vesayet ve hiyerarşinin budanması riskini gündeme getirmişti.
Yeni düzenlemeyle otoriter, vesayetçi bir "tek adam" sisteminin altyapısı örülmektedir. Küresel piyasalar artık yerel otoritelerle değil, "süper başkanlarla" muhatap olacaklardır. Anıtlar Kurulu'nun yetkileri geriletilmiştir. Güneydoğudaki büyükşehir belediyelerinde "özerklik" gündeme gelir mi? Bu tam anlamıyla bir gündem saptırmadır. Süper başkanlar ve siyasal iktidar, otoriter muhafazakarlığın yüzeyini ete kemiğe büründirmektedir.
2014 yerel seçimleri öncesi bin kusur belediye tarihe karışmış olacaktır. Ve seçimin asıl gündemi de burada kendisini ortaya koymuştur.
Yerelleşme engellenmekte, katıksız bir merkezileşme, "daha fazla yerelleşme" adı altında yaşama geçirilmektedir.
Yeni yapı YEREL YÖNETİMLERDE KALICI BİR SIKIYÖNETİMDİR. Uyanmak dileğiyle...     

1 Aralık 2012 Cumartesi

FİLİSTİN DEVLETİ...


Bu tabir bir özlemi ifade etmekle birlikte, teknik bir terimi de dile getiriyor. Zira 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda kabul edilen 181 sayılı karar göre, Britanya Filistin mandasını terk etmeden önce bu bölgede “iki devletli çözüm” olarak nitelenen bir “taksim planı” ortaya koymuş, ve terk edeceği bölgede bir Arap ve bir Yahudi devleti öngörmüştü. O zaman Araplar, şiddetle söz konusu karara muhalefet etmiş, “hayır” oyu kullanmış ve tek bir Filistin devletinden yana tavır almışlardı.
            1948’de İsrail, 181 sayılı karara dayanarak, Britanya mandası sona erer ermez bağımsızlığını ilan ederken, Arap ülkeleri bir Filistin-Arap devleti kurdurmaktansa, İsrail’le savaşta kazandıkları toprakları, ilhak etmeyi tercih ettiler. Batı Şeria Ürdün’ün, Gazze Mısır’ın eline geçti. Ta ki 1967’ye kadar. 6 Gün Savaşı’ndan sonra, İsrail’in Ürdün’den aldığı Batı Şeria, Mısır’dan aldığı Gazze ve Suriye’den aldığı Golan Tepeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararına göre “işgal altında topraklar” olarak nitelendirildi. Golan’ın Suriye toprağı olduğu belliydi, Batı Şeria ve Gazze ise, 1967’den sonra yeni bir vasıf kazandı. Mısır ve Ürdün, kurulacak bir Filistin devleti karşılığında, bu topraklarda hak iddia etmeyeceklerini açıklarken, inisiyatif FKÖ’ye geçti. FKÖ İsrail’e göre 1960’lardan 1990’lara kadar “terörist”sayılırken, 1993 Oslo Süreci ile FKÖ-İsrail karşılıklı olarak birbirini tanıdı ve 1996’da Filistin Otoritesi “özerk” olarak kuruldu. 15 Kasım 1988’de Cezayir’de sürgünde toplanan Filistin Ulusal Konseyi, FKÖ’nün yasama olarak, Filistin Devleti’ni ilan etmiş, Türkiye dahil pek çok ülke tarafından da tanınmıştı. Tarihi olarak ta 181 sayılı kararı 41 yıl sonra kabul ettiyse de artık çok geçti ve hiç olmazsa 1967 sınırları elde edilmeye çalışılıyordu.
1996’da kurulan Filistin Otoritesi, 2000’de başlayan II.İntifada ve 2004’te Arafat’ın ölümüyle sarsıldı. 2005’te göreve seçilen Mahmut Abbas ise şu anda devlet başkanlığında “kaçıncı uzatmaları” oynuyor. 2006’da iktidara gelen Hamas, FKÖ’nün ve onun en büyük bileşeni El Fetih’in kurucu iradesinin dışına çıkan bir anlayışın sahibi, İslamcı bir örgüttü. Nitekim, II. Lübnan Savaşı sırasında Hizbullah’a destek için roketler atan Hamas’ın milletvekilleri tutuklanınca, İslamcı  örgüt Filistin parlamentosunda çoğunluğunu kaybetti ve ulusal birlik hükümetinden sonra 2007 Haziran’ında yaptığı darbeyle Gazze’de ayrı bir yönetim kurdu. 2007-2011 arasında Mısır da, karadan İsrail’in Gazze ablukasına katıldı, 2008 Aralık-2009 Ocak Dökme Kurşun Operasyonu’nda İsrail-Hamas çatıştı. “One minutes”, “Mavi Marmara” derken, AKP İsrail politikasında “şov”a girişti ama etkisiz eleman oldu.
Geldik 29 Kasım 2012’ye. Bu karar Filistin’de “kapsamlı ve kalıcı” bir barış olmadıkça, bir değer kazanmaz. Hamas’ın Gazze’sine hakim olamayan bir Filistin yönetimi ciddiye alınmaz. İsrail’in hemen yanıt olarak Maaleh Adumim ile Doğu Kudüs arasında, Batı Şeria’nın fiilen kuzeyden-güneye bölünmesine yol açacak, 3000 yerleşimi içeren “E-1 Koridoru”na yeniden başlama kararı (2009’da durdurmuştu) işlerin hiç te kolay olmayacağını gösteriyor.     
            İsrail ve Hamas arasında sıkışan Filistin Devleti’nin işi çok zor gözüküyor…       

21 Kasım 2012 Çarşamba

GAZZE OPERASYONU'NDAN ARTA KALAN...

İsrail'in Gazze'de Hamas'a  yönelik "Savunma Kolonu Operasyonu", beklenenden daha önce ilan edilen bir ateşkesle bitti. 14-21 Kasım 2012 tarihlerinde gerçekleşen operasyonda 140'dan fazla Gazzeli'nin öldüğü ifade ediliyor.
Bu çerçevede İsrail'in müdahalesi, Hamas silahlı kuvvetler şefi Cabari'nin "roketle" öldürülmesiyle başlamıştı. Ardından Hamas'ın stratejik noktaları vurulurken, sivil ve çocuk kayıpları yine ağırlığı oluşturdu. Hamas İsrail'e karşı Fecr 5 füzelerini kullanırken, Tel Aviv, Kudüs ve Hayfa'yı hedef aldı. Hamas'ın bu meydan okuması, bölgedeki dengeler açısından da yeni soru işaretlerini getirdi. Bu meyanda Hamas, en son Tel Aviv'de sivil bir otobüsü havaya uçuracak kadar ihtirasını ortaya koydu ve "kent terörü"nü anımsattı.
Ama asıl soru, ateşkesin ilanında bile görülmektedir. İsrail-Hamas arasındaki çatışmayı bitiren nokta, ABD Dışişleri Bakanı Clinton'un bölgeye ziyareti sürecinde gerçekleşti. Clinton Mısır Cumhurbaşkanı Mursi'ye özellikle teşekkür etti. Deyim yerindeyse iki taraf arasında "aracılık" rolü, Mısır tarafından gerçekleştirildi. Erdoğan'ın İsrail operasyonu sürerken Mısır'a yaptığı ziyarette ve sonraki toplantılarda ortaya koyduğu söylem ve duygusallık hali, Türk Dış Politikası ve Türkiye'nin algısı üzerinde soru işaretlerini pekiştirdi.
Bu "yeni bir durum" olmasa da, Türkiye'nin Ortadoğu'ya dönük politikaları açısından, Batı sistemi zemininde "olası açmazlar"ın işaretlerini de ortaya çıkardı. Başbakan'ın "Ortadoğu eski Ortadoğu değil" demesi, "öleceksek adam gibi ölelim" sözleri, ve İsrail'i "terörist devlet" olarak nitelendirmesi, Batı siyasal sisteminin dışında bir "bakış açısını" vurguladı. Öte yandan Erdoğan'ın Avrasya İslam Şurası'nda BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri arasında Müslüman bir ülke olmaması çerçevesindeki eleştirisi, İslam'ın "tek belirleyici olması gerekliliği" anlatımı, altı çizilen bakış açısı bağlamında kaygı ve endişeleri arttırdı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun ölümler karşısındaki "insani duyarlığı" elbette takdire değer bir durum. Duygusallığın vardığı boyut ise Türkiye değil Mısır'ın ateşkesi sağlayan bir ülke olarak ABD tarafından övülmesi karşısında ne anlama gelmektedir? Elbette tartışılır. 
Operasyonun başlangıcındaki yorumumda "ikinci one minutes" olur mu demiştim. ABD Başkanı Obama ve Batılı başkentlerin İsrail'in "silahlı müdahalesi"nin ilk gününden beri "İsrail'in kendini savunma hakkı"ndan bahsetmesi Erdoğan'ı "çileden çıkaran" bir yaklaşım oldu. Erdoğan'ın karşı argümanı İsrail'in işgalciliğine karşı, Hamas'ın direnişte olması ve Hamas'ın "tek yanlı silah kulanması"na İsrail ve Batılı ülkelerin, bu arada Rusya ve Çin'in razı olması gibi bir kurgu içinde gerçekleşti.
"Arap sokağı"na seslenen Türkiye, "sorun çözücü" olamadı. İnisiyatif İhvan'ın Mısır'ında kaldı. Tıpkı Mübarek'in Mısır'ında olduğu gibi.
Gün geçtikçe artan ve duygusallaşan İslami söylem, Ortadoğu'daki karmaşık sorunlar çerçevesinde yetersiz, gündemden uzak ve "tribünlere oynanan" bir çabaya dönüşüyor. Ortadoğu'ya "düzen vermeye" çalışan AKP yaklaşımı, Batılı müttefikleriyle artan çelişkileri de beraberinde getiriyor. Suriye'de Türkiye müdahalesine "yeşil ışık yakılmaması", Irak'ta Dicle Ordusu ve Peşmerge Ordusu'nun "iç savaş" düzeyine yaklaşan çatışmaları, İran'ın Suriye hattında bölgedeki Batı aksına meydan okuması ve uranyum zenginleştirme programı, duygusallığa izin vermeyen bir dikkati getirmektedir.
Rövanşist ve reaksiyonist akımlara prim veren bir AKP söylemi, gittikçe marjinalleşen, ABD ve diğer müttefiklerle siyaseten çatışan ama yine de söz konusu eksenden ayrılmayan bir "zikzaklar bütünü"nü resmetmektedir. 
Ve Gazze'den arta kalan, yaşamını kaybeden çoğu Filistinli ve İsrailli'nin dışında, Türkiye'nin "yol haritası" hakkındaki soru işaretleridir?

14 Kasım 2012 Çarşamba

İSRAİL'DEN "SAVUNMA KOLONU OPERASYONU"..

Uzun zamandır beklenen İsrail-Hamas çatışması, 14 Kasım 2012'de, "kapsamlı bir operasyonel" hamleyle tekrar başladı. Anımsanacağı gibi son geniş operasyon Aralık 2008-Ocak 2009 sürecinde yaşanmıştı. Aralık 2008'de Hamas'ın kendi "kuruluş yıldönümü"nün akabinde, Mayıs 2008'den beri süren ateşkesi bozması sonucu başlattığı roket saldırılarına karşı, İsrail "Dökme Kurşun Operasyonu" adıyla bir müdahalede bulunmuştu. Aslında siyasal bir bilanço çıkartıldığında, Hamas'ın Gazze'deki "ayrı yönetimi"nin sürmesi, siyasal gücünü kaybetmemesi, İsrail'in ikili karşılaştırmada, "orantısız güç dengesi" ve "askeri üstünlüğüne" karşı "başarı" Hamas'ın hanesine yazılmıştı. Bu operasyonun ardından, İsrail hem dünyadan ağır eleştiriler aldı, hem Türkiye'yle "dostluk süreci" sarsıldı, hem de en önemlisi "askeri caydırıcılığı" ve "psikolojik özgüveni"nde sorunlar yaşadı.
İsrail Savunma Kuvvetleri sözcüsü Yoav Mordeach, Savunma Kolonu Operasyonu adı verilen yeni müdahalede, iki temel hedefin altını çizdi. Birincisini güney İsrail'de sükuneti sağlamak, ikincisi de terör örgütlerini vurmak olarak sıraladı. Mordeach, iki örgütün özellikle adını verdi. Hamas zaten tahmin edilen örgüttü, diğeri de İslami Cihad olarak ifade edildi. J
( Yaakov Lappin,  JPost Com Staff, Reuters, The Jerusalem Post, 14/11/2012, http://www.jpost.com/Defense/Article.aspx?id=291779&rz=n_14nov12)
İsrail'in daha henüz yeni başlayan operasyonunda çok çarpıcı askeri eylemler gerçekleştirildi. Öncelikle Hamas'ın "genelkurmay başkanı" olarak açıklanan, kimi zaman da "ikinci askeri adam" olarak nitelendirilen Ahmet Cabari, hava saldırısında, roketle öldürüldü. Tıpkı 2004'te Hamas'ın efsanevi lideri Şeyh Ahmet Yasin'in "tekerlekli sandalyesi"nde öldürüldüğü gibi. Öte yandan İsrail yeraltında aynı zamanda  füze rampası olarak ta kullanılan 20 askeri hedefi vurdu. Bu alanlardan özellikle Fecr 5 ve diğer roketler atılıyordu. İsrail askeri kaynaklarının "tweet"lerinde, "kara harekatı" seçeneğinden de söz ediliyor.
Ahmet Cabari, hem roketlerin fırlatılmasında hem de İsrailli asker Gilad Şalit'in kaçırılmasında başrolde yer almış bir örgüt kurmayıydı. İsrail'in bu hamlesini sadece Ocak 2013 seçimleri arefesinde bir eylem olarak görmemek gerekir.
Özellikle sözde Arap Baharı sonrasında, İsrail askeri açıdan kendisini "daha fazla risk" altında hissetmeye başladı. Mübarek devrildikten sonra, Mısır'da askeri yönetim henüz iktidarı devretmeden, Mayıs 2011'de Gazze'ye yönelik "kara ablukası"nı kaldırdı. Bu abluka Haziran 2007'den beri, Gazze'de Hamas'ın yönetimi darbeyle devralması ve 1993 Oslo süreciyle kararlaştırılan ve 1996'da kurulan Filistin Otoritesi'nden ayrılmasıyla başladı. İsrail "deniz"den, Mısır "kara"dan bu ablukanın uygulayıcısı oldular. Gerekçe olarak ta o zaman İran-Suriye eksenine yakın görülen Hamas'ın "askeri yardım" almasını engellemekti. Tabi bununla birlikte, "gıda-ilaç" krizi, "insani yardım" konuları gündeme geldi.
Yeni Mısır'ın "kara ablukası"nı kaldırması, Kahire'deki İsrail büyükelçiliğinin göstericilerce basılması girişimi, İsrail açısından 1978'den beri süren "Camp David dengesi"nin bozulması endişesine yol açtı. Gerçi Hamas artık Şam'dan ve İran-Suriye ittifakından ayrılmıştı ama Yeni Mısır ve esin kaynağı olan İhvan'la "müttefik" olmuştu. Yeni Mısır'ın İhvan yönetiminde Sina yarımadasında güvenlik sağlayamadığı savları, İslami Cihad'ın Sina'daki yapılanması ve Gazze'ye "cephane" girişi, İsrail'e Camp David'ten yıllar sonra "Güney Birliği" kurma ihtiyacı doğurdu ve 30 bin kişilik bir "kara birliği"ni Mısır sınırına yerleştirdi.
İsrail bu operasyonu derinleştirir mi bilinmez ama Yeni Mısır'a da "gözdağı" verme gereği hissettiği aşikar. Öte yandan Bahar'ın uğradığı Ürdün'de Kral Abdullah devrilirse İsrail karşıtı bir İhvan yönetimi gelirse durum İsrail için "kendine dönük bir abluka"ya dönüşebilir. Suriye'deki "iç karışıklık" zemininde, İsrail kendisine sıçrayan askeri hareketlilik karşısında, iki kez karşılık vermekle kalmadı, Suriye'nin "havan mevzileri"ni yok etti. İşin ilginci Esad-İran ittifakı düşerse, Suriye İhvanı da Suriye'ye talip.
Obama ikinci döneminde Ocak 2013 seçimlerinde kuvvetlenmesi beklenen Netenyahu hükümetine sıcak bakmıyor ancak İsrail'in güvenlik kaygılarını paylaşıyor. Suriye'de "yeni muhalefet"te İhvan'ı gerileten ABD, diğer ülkelerde ne yapar? Zaman içinde göreceğiz.
Dökme Kurşun Operasyonu, Türkiye-İsrail ilişkilerine "one minutes"i getirmişti. "Savunma Kolonu", ikinci bir "one minutes" getirir mi? Mavi Marmara dahil pek çok gerginlik Dökme Kurşun'un ardından gelmişti. Ve herşey dönüp dolaşıp Gazze ablukasına dayandı.
Operasyonun Türkiye-İsrail ilişkilerine yansıması, başka yazıların konusu olmaya devam edecektir.  

2 Ekim 2012 Salı

"ENDİŞELİ MUHAFAZAKARLAR"...

1 Ekim 2012 gündemi, daha çok futbolla ve efsanevi kaptan Alex'in Fenerbahçe'den apar topar gönderilişi ile doluydu. Bu konuyu daha sonra "bir taraftar" olarak ele alacağım.
Ne var ki, Türk siyasal yaşamını derinden etkileyecek tarihi bir çıkış yaşandı söz konusu tarihte. 1 Ekim'de TBMM'nin yeni yasama yılı açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,  içinden geldiği siyasal parti AKP'nin iktidarını ilk kez somut ifadelerle eleştirdi. Konuşmada üç konu dikkatleri çekti. Birincisi başkanlık sistemini benimsemediğini ortaya koydu. İkincisi "tutuklu vekillerin durumu" hakkında sitem etti. Üçüncüsü ise AKP kongresindeki "akreditasyon konusu"nu imalarla doğru bulmadığını ortaya koydu. İlginçtir ki, 2 Ekim 2012'de Türk medyasına Fethullah Gülen'in "sağ kolu" olarak lanse edilen, Zaman yazarı Hüseyin Gülerce "tek adam yönetimi", "akreditasyon eleştirisi" gibi konularda, oldukça sert ve net ifadelerle AKP iktidarını hedef aldı.
Bu bağlamda son günlerde muhafazakar basında, değişik içeriklerle dile getirilen "endişeli muhafazakarlar" başlığının, Gül-Erdoğan ikileminde başka bir zeminde ortaya çıktığını görüyoruz. Şöyle ki, son zamanlarda iddia edilen Gülen cemaati-AKP iktidarı zıtlığı, yanıltmaca bir durumu anlatmıyor. Gerek Gülen cemaati, gerekse de Çankaya, Erdoğan'ın "tek adam" yönetiminden oldukça endişeli. Erdoğan AKP kongresinde bu algıyı pekiştirecek bir üslupta konuştu. Numan Kurtulmuş'u AKP yönetimine monte ederek, Abdullah Gül'ün 2014 sonrası, AKP genel başkanı ve başbakan olmasını olanaksız hale getirmeye çalışıyor. 2013'e yerel seçimlerin alınma girişiminin nedeni, öncelikle Erdoğan'ın AKP'nin yerel yöneticilerini belirlemesini sağlamak.. Kendi meclis grubu ve yerel yönetimleriyle, 2014 Ağustos'unda "sandıktan çıkacak" ilk cumhurbaşkanı olmaya hazırlanan Erdoğan, muhafazakar tabanın taleplerini neredeyse bire bir yerine getiren hamleleri ardı ardına yaptı. "4+4+4" sisteminin eğitimde temel alınması, İmam-Hatip eğitimini "kitlesel ve zorunlu" hale getirecek bir algı yaratılması, üniversite kampüslerinde içkinin yasaklanması, kürtajı zorlaştıracak yasal önlemler alınması ve daha pek çok uygulama bu meyanda değerlendirilebilir. 2001'de AKP kurulurken "Milli Görüş gömleğini çıkardık" diyen Erdoğan'ın 11 yıl sonra, iktidarının 10. yılında, AKP'nin 4.Büyük Kongresi'nde Erbakan'ı anması, son derece anlamlıdır. Zira Erdoğan, Kurtulmuş'la birlikte, Milli Görüş tabanına, DP eski genel başkanı Süleyman Soylu ile DP tabanına mesaj vermektedir. Erdoğan, AKP ve kendi liderliği çerçevesinde "Büyük Sağ"ı bir araya getirmeye çalışmaktadır. Yeni hedef'in 2023'ten 2071'e kaydırılması ve Alpaslan'a yapılan atıf ise MHP ile bağlantılıdır. Bu arada "Türkiye seninle gurur duyuyor" sloganları eşliğinde konuşan, Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkanı ve KDP lideri Barzani ise "muhafazakar Kürt" tabanına yöneliktir. Altı çizilen yüzeyde bir tek Aleviler içerilememektedir. O yüzden de dışlanmakta ve ötekileştirilmektedirler. Batı'dan Doğu'ya, oradan Kuzey Irak ve Suriye'ye uzanan bir "Sünni kardeşliği", ulusçuluğun bittiği ,"federasyon etiketli" Osmanlı ya da Selçuklu motifleriyle işlenmektedir. Hegemon söylem ve otoriter liderlik te bu resmi tamamlamaktadır.  
Bununla birlikte, bu kadar "geniş yelpazede", seçeneksiz duruma gelmeye çalışan Erdoğan, "rakipsiz" bir Çankaya yarışına hazırlanırken, belli bir süreden beri devam eden bir rahatsızlıkla yüzleşmek konumunda kalmıştır. Erdoğan'ın 30 Eylül'de "eksik bıraktığı" AB hedefi, Gül tarafından tamamlanmış ve vurgulanmıştır. Gülerce, 31 Mayıs 2010'daki Mavi Marmara hadisesinden sonra da "Saddamlaşmama" gibi, çok sert bir yaklaşımla Erdoğan'ı tenkit etmiş, Gülen de bu minvalde bir değerlendirme yapmıştı.
Gül-Gülen çizgisi, muhafazakarlaşmaya rağmen, "tek adam yönetimi" ve "Batı'dan kopma" konularında endişe duymaktadırlar.
Sağ'ın Sağ ile rekabetine alıştığımız çerçevede, Gül eğer Çankaya'ya bir kez daha aday olursa, kimbilir "endişeli modernler"in desteğini almayı da hesaplayabilir. Zira "muhafazakar olmayan" bir adayın Çankaya'ya çıkması çok zor gözüküyor.
Erdoğan'a karşı bir "endişeliler koalisyonu" hiç olmazsa "ikinci turda" gündeme gelirse, siyaset gerçekten beklenmedik hesaplara gebe olabilir.   

24 Eylül 2012 Pazartesi

21. YÜZYILDA SOSYAL DEMOKRASİ...

Sosyal Demokrasi kavramını ele aldığımızda, Marx'ın etkisinde kurulan Alman Sosyal Demokrat Partisi, II. Enternasyonal'den itibaren Bernstein ve Kautsky'nin tartışılan tezleri, İskandinavya modeli,  II. Dünya Savaşı'ndan sonra yayınlanan Frankfurt Bildirgesi, 1960'larda gündeme gelen "sosyal devlet" olgusu, Soğuk Savaş sonrası neo-liberalizmin etkisinde "yeni Sol" ve buna karşı yeni arayışlar hatırlara gelmektedir.
Sosyal Demokrasi günümüzde, reel sosyalizmin çöküşü ve liberal demokrasilerin yükselişinde "kendi Sağ"ıyla rekabet etmek durumunda kalmıştır. "Emeğin en yüce değer" olması, parlamenter demokrasinin içselleştirilmesi daha önceki dönemlerde öne çıkarken, çağımızda küreselleşme olgusunu da içererek, bunların yanısıra, yerelleşme, yönetişim, çevrecilik, kadın-erkek eşitliği, eşcinsel hakları, azınlık hakları, kimlik hakları ve pek çok konu Sosyal Demokrasi'yle anılmaktadır.
Zira Sosyal Demokrasi, demokraside 4 temel kategoriyi içermekte, "demokratik yaşam alanları"nın çoğaltılması konusunda tüm bir süreci ifade etmektedir. Şöyle ki, siyasal demokrasi, sosyal demokrasi, ekonomik demokrasi ve kültürel demokrasi başlıklarında, Sosyal Demokrasi bu kategorilerden biri olarak görülmekle birlikte, tüm hepsini kapsayan, emeğin üstünlüğü  ve toplumsal dayanışmayı çıkış noktası alan, daha çok üreten ve hakça bölüşen bir bakışı ortaya koyan bir orijin noktasından, "tam demokrasi"yi hedefleyen bir yüzeyi ete kemiğe büründürmektedir.
Bugün Sosyal Demokrasi, özellikle Ortadoğu'daki kaosta, Türkiye'deki AKP iktidarına karşı, Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP'nin öncülüğünde, otoriter-hegemonik sisteme karşı, demokrasi seçeneğini ileri sürmeye çalışmaktadır. Atatürk'ün Cumhuriyet anlayışında ortaya koyduğu "yurttaş"ın konumu tehlikededir. AB üyesi ülkelerde eş zamanlı artan "yabancı düşmanlığı" ve "İslamcı radikal akımlar", göçle gelen nüfus üzerinden dile getirilmektedir.Sosyal Demokratların görevi, "önce insan"a, "birey"e dayalı bir siyaseti ön plana çıkartmaktır. Birey toplumun öznesi olmaktan çıkarsa, kişiler birey olmaktan çıkıp, etnik, mezhepsel ve dinsel cemaatlerin kulları olur. Cemaatlerde "demokrasi" olmaz, "biat" olur.
21. yüzyılda, "cemaatlerin federasyonu" yapılar başat hale gelirse, insanlar cemaat cendereleri içinde sıkışıverirler . İnsan olma yerini kul olmaya terkeder.
Sosyal Demokrasi'nin 21. yüzyıl hedefi, yeniden "birey"i tüm özellik ve potansiyeliyle siyasal-toplumsal yaşamın öznesi haline getiren bir anlayış olmalıdır...
Bu beraberinde unutulan ve unutturulan "emek mücadelesi"ni yeniden gündeme getirecektir. Öte yandan artık sadece imalat sektörü değil, eğitim, sağlık, medya ve eğlence sektörleri gibi, hizmet ağırlıklı alanlar, esnek çalışma modelleri, Sosyal Demokrasi'nin öncelikli konuları içinde değerlendirilmektedir.
Kimliklerin etkin biçimde "sosyal realite" olduğu bu süreçte, Sosyal Demokrasi, kimlikleri reddetme değil, toplumsal uzlaşı ve ifade özgürlüğü zemininde çözümler bulma konumundadır.
Sınıfsal, kimliksel talepler, "emeğe dayalı kitle partisi" ideolojisinde birleştirilmek ve sentezlenmek durumundadır.
Sosyal Demokrasi, 21. yüzyılın "toplumsal sözleşmesi"ni hazırlamak gibi ağır ve önemli bir görevi üstlenmek zorundadır. Daha fazla demokrasi ve insanca yaşanan bir dünya için...