11 Nisan 2017 Salı

YERKÜREDE MUHAFAZAKAR KOALİSYON

http://www.sosyaldemokratdergi.org/deniz-tansi-yerkurede-muhafazakar-koalisyon/

İçinde yaşadığımız çağ, alışık olmadığımız, bazen de tarihin tekerrürü ya da döngüsüyle açıklamaya çalıştığımız bir kaotik çerçeveyi iç ve dış politikada insanlığa sunmaktadır. Başlıktaki “muhafazakar koalisyon” sözü, belki Napolyon savaşlarından sonra, 1815’teki Metternich Avrupası’nı, “Ancien Régime” yanlılarının, feodal güçlerin koalisyonunu çağrıştırabilir. Oysa günümüzde bir “eski rejim tahkimi”ni konuşmuyoruz. Zira Metternich’in görüşlerinin ağır bastığı Viyana Kongresi, her ne kadar bir önceki rejimi yeniden diriltmeye çalışmışsa da, aslında, hem uluslararası hukukun başlangıcı olmuş hem de ardından 1848 devrimleriyle başlayan yeni devrim dalgaları,  dünya siyasetini geri dönülemez değişimlere yönlendirmiştir.
Putin Rusya’sı ölçüt oluşturuyor
Halbuki bugün sözünü ettiğimiz “muhafazakar koalisyon”, aslında ihtiyatlı bir tutuma işaret etmektedir. Bir bakıma “fanatik sağ” hareketler, ya da “faşist dalgalanmalar”dan da söz etmek mümkündür. Ne var ki, 2017 dünyasına baktığımızda, bu tespitlerimizi onaylarcasına, Trump’tan Putin’e uzanan otoriter, silahlı gücü ön plana çıkaran ve bu konumlarıyla da övülen liderler silsilesini görmekteyiz.
İlginç olan, Soğuk Savaş dönemindeki “komünistler Moskova’ya” sözü, “sağcılar Moskova’ya” sözüyle adeta yer değiştirmiştir. Bunun en somut örneklerinden biri, 2017 ilkbaharında Fransa’da cumhurbaşkanı seçimine hazırlanan Le Pen’de görülmüştür. Le Pen CNN’de Christine Amanpour’a verdiği mülakatta, Kırım işgaliyle ilgili bir soruya, “Kırım’ın işgal edilmediğini, zaten Rus olduğunu” belirterek, mevcut uluslararası hukuk kurallarını “Rusya lehine” tanımayan bir tutum ortaya koymuştur.  (http://edition.cnn.com/videos/world/2017/02/01/france-intv-amanpour-marine-le-pen-b.cnn)   Üstelik Le Pen, seçildiği takdirde, Fransa’nın NATO’dan çıkabileceğini, Fransa’nın AB üyeliğini “referanduma” sunabileceğini işaret etmiştir.
Bir başka ilginçlik şu ki, Trump da NATO’yu  sorgulamakta, şimdilik en azından ABD’nin masrafların çoğunu üstlenen durumunun gözden geçirilmesini gündeme getirmektedir. Trump yönetimi, daha birinci ayı dolmadan, Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in istifasıyla çalkalanmıştır. İstifaya neden olan da, CIA dinlemesine takılan Flynn-Rusya ilişkileridir. Öte yandan Trump, dışişleri bakanlığına, Exxon’un CEO’luğunu yapan, Rex Tillerson’u getirmiştir. Tillerson CEO’luk döneminde, Exxon’un Rusya’daki yatırımlarını organize etmiş, Putin’le yakın ilişkiler kurmuş, ancak Obama döneminde Rusya’nın Kırım ve Donetsk’teki işgalleri üzerine başlatılan ABD yaptırımları yüzünden, söz konusu yatırımları gerçekleştirememiştir.
Bu bağlamda, Soğuk Savaş döneminde, muhafazakar bir ABD hükümetinin, eski SSCB’ye karşı askeri kompleksi ve düşmanca rekabeti öngören anlayışı yerine; 2017 model muhafazakarlıkta Rusya, Fransız muhafazakarlığından ABD muhafazakarlığına uzanan bir yelpazede, taraftar toplamaktadır. Bunun ne kadar kalıcı olacağı, ayrı bir tartışma konusu olsa da, dünya politikasına ne kadar etki edeceği yakın bir zamanda görülecektir.
Ortadoğu’daki uzantılar
Aslında Türkiye açısından bu “yeni dönemin” yansımaları, Suriye özelinde kendini daha çok hissettirmektedir. Kendisini “muhafazakar demokrat” olarak nitelendiren, diğer siyasal partiler ve ülkelerin “İslamcı”, kimi zaman “ılımlı İslamcı” diye nitelendirdiği, kendi deyimleriyle de Yeni Osmanlıcı olan siyasal iktidar, özellikle 2007 sonrasında, bölgesel vesayeti vurgulayan bir siyaset izlemeye çalışmıştır. Bu, aslında Türkiye için yeni bir şey değildir. Muhafazakar DP, “küçük Amerika”, muhafazakar ANAP, “bölgesel süper güç” derken, Yeni Osmanlı bakışı da bu anlayışın uzantısıdır. Sonuçta, “bölgesel vesayet”, ister istemez büyük güçlerin taşeronluğuyla sonuçlanan, bol hamasetle süslenen, daha çok iç kamuoyuna yönelik bir siyasal çerçeveyle kendini göstermektedir.
ABD-Rusya arasında, Suriye’de “IŞİD’i bitirmeye” yönelik konsensüs, Esad’ı koltuğunda oturtmaya devam eden mutabakat, siyasal iktidarın,  Emevi Cami’nde Sünni İslam dünyasının lideri olarak, “toplu namaz kılma” söylemini boşa çıkarmıştır. Ağustos 2016’dan beri, Fırat Kalkanı harekatıyla, IŞİD karşısında muharip güç olarak mücadele eden, ÖSO’nun yolunu açan Türk Silahlı Kuvvetleri, El Bab sonrasının stratejilerinde tartışılmaktadır. Bizzat, Rakka ve Menbiç’e müdahale edileceği sinyalleri, ABD ve Rusya’yla farklı pazarlıkları gündeme getirmektedir.
Obama’nın son dönemlerinde, Suriye politikasında daha pasifize olan ABD, hem Rakka’ya olası bir müdahaleyi “koalisyon” kurarak hazırlamakta, hem de Türkiye’ye CIA başkanı ve Genelkurmay Başkanı’nı göndererek bir altyapı kurmaktadır. Siyasal iktidara yakın Yeni Şafak gazetesine göre, Rakka’ya iki ayrı güzergah tartışılmaktadır. Birinci yol Tel Abyad üzerinden bir operasyonu işaret etmektedir. Sınırdan 60 km. içeride olan bu güzergah, daha yakın gözükse de, PYD’nin kontrol ettiği bölgeden, ABD yardımyla, “ince bir koridor” oluşturulması ele alınmaktadır. (http://www.yenisafak.com/gundem/2-plan-hazir-2614420 ) Ancak PYD’nin konumuna olan güvensizlik, burada sorun yaratmaktadır. Bir başka açıdan Cerablus’tan oluşturulacak hat, sınırdan 159 km. içeriyi göstermektedir. Burada da, PYD ve IŞİD’le eş zamanlı çatışma riski yüksek gözükmektedir. Rakka, IŞİD’in merkezi durumundadır. Rusya ve ABD, bu hedefe öncelik verirken, Türkiye açısından “PYD koridoru” ve “PYD’nin geriletilmesi”, IŞİD’le birlikte öncelik taşımaktadır.
Muhafazakar koalisyonun kimi yansımaları
Yerkürede oluşan “muhafazakar koalisyon”un ilk sınavı, nasıl bir talihse, Suriye özelinde ve Türkiye ile yaşanacaktır. Bu sefer Kürtler’i tek başına ABD’ye bırakmak istemeyen Rusya, Şubat’ta Moskova’da Kürt Konferansı toplamış, üstelik hazırladıkları Suriye anayasasında Kürtler’e otonomi vermişlerdir. Barzani’yle Türkiye-ABD çizgisi yakınken, PYD konusundaki çelişkiler hem ABD hem de Rusya’yla aynı anda yaşanmaktadır.
İsrail’le yakınlaşma, Batı Şeria’ya “yeni yerleşimler”,  Gazze’de yeni çatışmalar, Trump’ın ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının gölgesinde olsa da sürmekte, bu sefer muhafazakarlığın dış politikada değişmeyen realizm yüzü görülmekte; çıkarlar ve pragmatizm ağır basmaktadır.  Benzer biçimde İsrail’i tanımayan Suudi Arabistan’ın İsrail’le her daim süren işbirliği örneğinde olduğu gibi…
Brexit sonrası, AB dışındaki arayışlarını arttıran Britanya, Soğuk Savaş dönemindeki gibi, zaten profilini çok azaltmadığı ABD ilişkilerini ve stratejik ortaklığını pekiştirmeye çalışmaktadır. Britanya Başbakanı Theresa May’in Türkiye ziyareti de, bu anlamda anlamlı bir zemin teşkil etmektedir.
Muhafazakar koalisyon, yerleşik kurumları, AB’den NATO’ya uzanan zeminde, sarsıcı bir yüzeyde yıpratırken; Rusya’nın Şangay’daki konumu, Kollektif Savunma Örgütü’ndeki liderliği, Bağımsız Devlet Topluluğu’ndaki organizatörlüğü, kurumlarını yıprattığı Batı’ya karşı, yeniden gözden geçirilmelidir…

30 Ocak 2017 Pazartesi

Bölgesel Liderlik Hayallerinin Finali: Halep- SOSYAL DEMOKRAT DERGİ

http://www.sosyaldemokratdergi.org/?p=2754

Türkiye, 2002’den beri süren siyasal atmosferde, 2015’ten itibaren yapısal bir kaosa girdi. Batılı müttefiklerin, son zamana kadar “demokratikleşme”, “vesayet rejimini yıkma” adına desteklediği siyasal iktidar, 2007’deki cumhurbaşkanlığı krizi ve seçiminden sonra hızlı bir tasfiye girişimine odaklandı. 2015’teki “iki seçim arası” yaşanan atmosferde ülkenin içine düştüğü buhran, 2016 biterken ve 2017’yi karşılarken çok daha fazla yoğunlaştı.
Yakın geçmişe bir bakış
2002- 2007 arasında AB perspektifi ve ABD müttefikliği başat dış politika çıpaları olarak gözükürken, 2006’da bazı müzakere başlıklarının askıya alınmasından sonra, AB ile ilişkiler, AB katılım süreci, artık iç kamuoyuna pazarlanacak bir konu olmaktan çıktı.
2011’de başlayan “sözde Arap Baharı”ndan, umut edildiği gibi, demokratik ve piyasa ekonomisiyle uyumlu bir İslamcılık doğmadı. Zaten totaliter bir hareketten “ılımlı” versiyonu üretmek, tam da oryantalist ve kolonyalist bir zihniyetin dışavurumu olarak tarihe geçti. Türkiye’de, 1950’lerde, “küçük Amerika” olarak başlayan bölgesel liderlik ve İslamcı hareketleri destekleme misyonu, 1960’larda bir kısmı legalleşen uzantılarıyla, 1970’lerdeki MC hükümetlerinde, komünizme karşı, bürokratik kadroların ve siyasal yapının paylaşılmasıyla palazlandı. 1980’lerde 12 Eylül sonrası komünizme karşı İslamcı yapı, ABD’nin Afganistan’dan Arap çöllerine varan coğrafi kapsama alanında güçlendirildi; Türkiye açısından, ülke adına Almanya’da görev yapan din öğretmenlerinin, Suudi Arabistan kaynaklı Rabıta’dan maaş almalarına varan bir içerikte siyaseti ve devleti kuşattı. Bu skandalı ortaya çıkaran değerli gazeteci-yazar Uğur Mumcu, “tarikat-siyaset-ticaret” üçgeninden sıklıkla söz eder ve yazdıklarını belgelerdi. Milli Görüş’le birlikte olmasa da, “paralel” olarak örgütlenen Fethullah Gülen yapılanması; MC hükümetleri, 12 Eylül, ANAP, Çiller, Demirel, Ecevit ve bugünkü siyasal yapı dahil, her dönemde gücünü “gölgede” ve “derinden” arttırdı. Aslında 1950’lerde SSCB’yi “yeşil kuşak”la Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e “çevreleme” politikasının uzantısı olarak İslamcılık, ABD dış politikasının ve Ortadoğu-Ortaasya siyasetinin temel unsuru oldu. Bu hareketleri de, Bin Ladin ve El Kaide dahil olmak üzere, ABD’nin ve Batı’nın en sadık müttefiki Suudi Arabistan finanse ve himaye etti.
Ne zaman Soğuk Savaş bitti, o zaman -11 Eylül 2001’de olduğu gibi- Suudi destekli Vahabi-Selefi örgütlenmeleri, çöken SSCB’nin ardından, artık Batı’yı hedef almaya başladı. ABD stratejilerinde bu durum “asimetrik savaş” olarak adlandırıldı; küresel terörizm konusu, dünya güvenliğinin baş konusu haline geldi. Ama Suudi Arabistan yine ABD müttefikliğinden ayrılmadı. 2000’li yıllarda yanına aynı zamanda doğal gaz zengini olan Katar eklendi.
Liderlik hayallerinin iflası
Türkiye’de 1980’li yıllarda Özal’ın “bölgesel süper güç” diye isimlendirdiği bölgesel liderlik tasarımı, 2000’lerde günümüz iktidarında “yeni Osmanlı” adıyla tekrarlandı. En büyük sıçrama da 2011’deki Arap kaosunda planlandı. Ne var ki Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” politikası burada iflas etti. Libya’da “devlet” buharlaştı; IŞİD, toprakların bir bölümüne el koydu. Mısır’da siyasal iktidarın en iddialı siyaseti tasfiye edildi. Mübarek’i deviren askerler, İhvan’ın “Camp David dengesi”ni bozan politikasını tehlikeli bulup Mursi’yi devirdiler. Mursi’nin atadığı Sisi, Mursi’yi görevden uzaklaştırdıktan sonra, devletin başına geçti. Suriye, siyasal iktidarın neredeyse tüm siyasetini ortaya koyduğu yerdi. 19 Aralık 2016’da Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi, El Nusra veya FETÖ mensubu olduğu iddia edilen bir polis memuru tarafından öldürüldükten sonra, Türkiye’nin Suriye’deki politikası, önceden programlanan Türkiye-İran-Rusya arasındaki 20 Aralık Moskova toplantısında resmen tarihe karıştı. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve laik yapısı kabul edilirken, IŞİD ve El Nusra, müzakere edilecek örgütler kapsamına alınmadı; Suriye yönetimi resmi adıyla Suriye Arap Cumhuriyeti olarak tescillendi. İşte tam da bu deklarasyondan sonra, 22 Aralık 2016’da IŞİD’in iki Türk askerini diri diri yaktığı iddia edilen dehşet videosu yayınlandı. Kurgu olduğuna hala inanmak istediğimiz bu tür propaganda faaliyetleriyle, Türkiye’nin Suriye’deki sonu belirsiz maceraya daha çok girmesinin talep edildiği savlanıyor. “Stratejik derinliğini” kaybetmiş Davutoğlu’nun, görev başındayken, talihsiz bir beyanla “bir grup öfkeli genç” dediği IŞİD, sadece Suriye’de değil -Türkiye’ye geçen mültecilerin arasına sızarak- ülkemizde ve Avrupa’da da pek çok terör eylemi gerçekleştiriyor. Ayrıca ülkemiz, sadece IŞİD değil, PKK ve FETÖ dahil, pek çok terör örgütünün hedefinde gözüküyor.
PYD koridorunu engellemek için, Ağustos 2016’da, 90 km. uzunluk ve 40 km. derinlikte başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu, Aralık ayında El Bab’da tıkanmış gözüküyor. Bir yandan şehitler gelirken, bir yandan da Suriye rejim güçlerinin Rusya’nın desteğiyle Halep’i eline geçirmesiyle, bir bakıma Türkiye’nin mevcut harekatı, Fırat’ın batısında PYD’nin eline geçirdiği Menbiç cebine yönelmeye hazırlanıyor. Bununla birlikte El Bab’da sıkışan IŞİD, terör ve propaganda yoluyla daha çok zarar vermeye, Türkiye ve Batı kamuoyunu etkilemeye çalışıyor.
Beklentisizlik…
Gerçi 19 Aralık “büyükelçi suikasti” 15 Temmuz kalkışmasından sonra düzelen Türkiye-Rusya ilişkilerini bozamamıştır. Ancak siyasal iktidarın 20 Aralık’ta -Murat Yetkin’in deyimiyle- “sessiz sedasız” terk ettiği “Suriye politikası” yeni risklerle karşı karşıyadır. Suriye’de Esad, Halep’ten sonra, Lazkiye-Hatay arasındaki Idlib bölgesine yönelecektir. Fırat Kalkanı harekatına, ÖSO’yu desteklemek adına giren AKP iktidarı, Idlib’de sözü edilen bölge için ne yapabilecektir? “Rusya-Esad” koalisyonuna karşı savaşmayı göze alacak mıdır? Elbette hayır. Bayırbucak Türkmenleri’nin yoğunlukla sözünün edildiği bölge, Suriye rejim güçlerinin eline geçerse, geriye PYD bölgesi ve IŞİD’in çekildiği “çöller” kalacaktır. Üstelik PYD bölgesi, ABD-Rusya’nın himayesi altındadır.
Halep’te dengelerin değişmesiyle, “bölgesel liderlik” savları kaybolmuş; AB perspektifini çoktan kaybetmiş; Rusya’yla “güvensiz bir yakınlaşma” içinde olup ABD ile Trump döneminde yeni başlangıçlar bekleyen siyasal iktidar, bir yandan da plebisiter bir başkanlık hayalini, “Sağ”daki ortağı MHP ile topluma enjekte etmeye çalışmaktadır. Kaosun içte ve dışta büyüdüğü zeminde, ihtiyaç duyduğumuz şey ise “demokrasi ve uzlaşma”dır.
Bu çerçevede, çoğulcu, laik bir zeminde, sosyal demokrasinin öncülüğünde bir demokrasi mücadelesine her zamankinden daha çok gereksinim vardır.

23 Ocak 2017 Pazartesi

TRUMP’IN İSRAİL YAKLAŞIMI

http://politikaakademisi.org/2017/01/23/trumpin-israil-yaklasimi/

2017 yılı, diplomasi açısından Trump’ın ABD Başkanlığını devralmasıyla başlayacak yorumları, çok da boş çıkmadı. Üslubu ve bakışıyla, değişik, kimilerince soru işaretleriyle dolu ABD’nin yeni başkanı Donald Trump, özellikle Başkan olmadan önceki vaatlerini, İsrail zemininde yerine getireceğini hissettiriyor. Şubat ayında İsrail Başbakanı Netenyahu’yu Beyaz Saray’a davet eden Trump, çok tartışma getirecek bir hamleye hazırlanıyor. Söz konusu hamle, ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını içeriyor.
Peki bu ne demek? Büyükelçilikler, diplomatik kurallara göre, temsil olunan ülkenin başkentinde açılır. Bu da doğal bir süreçtir. Diplomatik temaslar, elbette başkentteki merkezi kurumlar, devlet başkanlığı, hükümet ve ilgili bakanlıklar düzeyinde yürütülür. Ayrıca, ülkenin önemli kentlerinde konsolosluklar açılabilir, kültürel, ekonomik ilişkiler, kamu diplomasisi yüzeyinde genişletilir. Peki kolay gibi gözüken ancak yanıtı tek olmayan bir soruyu gündeme getirelim. İsrail’in başkenti neresidir? Ülkemiz ve pek çok devlet tarafından, (Batı dahil) Tel Aviv, İsrail’in başkenti  olarak tanınmaktadır. İşin biraz geçmişine gidince, 29 Kasım 1947 tarihli, BM’nin 181 sayılı Genel Kurul kararınca, Britanya’nın terk edeceği Filistin mandasında, “iki devlet” kurulacaktı. Buna göre, kurulacak Arap ve Yahudi devletleri açısından Kudüs, özellikle “eski şehir” olarak anılan, Ağlama Duvarı, Hristiyan Kilisesi ve Harem-üş Şerif’in bulunduğu alan, BM mandası altında yönetilecekti. Bir bakıma, üç büyük din açısından kutsal sayılan yerler, tek bir devletin himayesine bırakılmıyordu. Bununla birlikte “ortak şehir” ya da “bölünmüş statü” dediğimiz Corpus Seperatum gündeme geliyordu. İsrail devleti’nin Britanya bu toprakları terk eder etmez ilanıyla, Arap-İsrail savaşı başladı. 1949 Şubat’ında varılan ateşkeste, Ürdün Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü, Mısır ise Gazze Şeridii’ni ele geçirdi. Geriye kalan topraklar, İsrail’in toprak bütünlüğü olarak kabul edildi. Hatta, 1947’de 181 sayılı BM Genel Kurul kararına muhalefet eden Türkiye, 1949 Şubat’ından yani ateşkesten sonra İsrail’i tanıdı. 1949-1967 arasında, Doğu Kudüs, Batı Şeria ile birlikte Ürdün’ün elinde kaldı. 1967’deki “6 Gün Savaşı”ndan sonra, İsrail Batı Şeria  ve Golan Tepeleri ile  birlikte Doğu Kudüs’ü ele geçirdi.  BM Güvenlik Konseyi 242 sayılı kararla, anılan toprakları, İsrail tarafından “işgal edilmiş topraklar” olarak ilan etti. İsrail, söz konusu kararı tanımadığı gibi, o tarihten sonra da, devlet kurumlarını Kudüs’e taşımaya başladı.
30 Temmuz 1980’de Doğu Kudüs’te varlığını ve fiili durumu resmileştiren İsrail, sadece Batı Kudüs’te değil,  ileride kurulacak Filistin’in başkenti olarak ifade edilen Doğu Kudüs’ü de içerecek biçimde tüm Kudüs’ü, İsrail’in başkenti olarak ilan etti.  Bu karar  BM Güvenlik Konseyi’nin 478 sayılı kararıyla “yok hükmünde” sayıldı.  Zira, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararıyla “işgal edilmiş toprak”ta, yeni bir statü, başkent ilanıyla, de facto bir ilhak gerçekleşiyordu. Söz konusu karara BM tarafından defalarca atıfta bulunuldu ve teyit edildi.  Türkiye de bu kararı tanımadı, temsil düzeyini “ikinci katiplik” seviyesine indirdi, Büyükelçilik binası da Tel Aviv’de, diğer ülkeler gibi muhafaza edildi.
ABD açısından Kudüs, Corpus Seperatum statüsünde teyit edildi. Ancak büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı, 1960’ların sonunda  daha henüz ABD başkanı değilken, büyükelçiliği Kudüs’e taşıma vaadinde bulunan Gerald Ford’la başladı. 1970’lerden beri Ford dahil ABD Başkanlarına bu vaat anımsatıldı. 1949’da Ürdün, 1967’de İsrail’in ele geçirdiği Doğu Kudüs toprakları, aynı zamanda Eski Şehir’in de içinde olduğu zeminde değerlendirildiğinde iş karışıyor.
Konuyu başka açıdan değerlendirelim. 1988’de Cezayir’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi tarafından sürgünde kurulan Filistin devleti, 1993’te Oslo sürecinde İsrail’le uzlaşarak kurulan Filistin Otoritesi ve hatta İsrail’i tanımakta direnen Hamas bile, 1967 sınırları çerçevesinde, başkenti Doğu Kudüs olan bir bağımsız Filistin devleti hedefini resmileştirdiler. Bu bağlamda Batı Kudüs-İsrail ilişkisinde, Filistin tarafında, dolaylı bir kabullenme gözükmektedir. Burada itiraz edilen Doğu Kudüs’ün konumudur. İsrail, Doğu Kudüs’te, 1967 sonrası, Batı Şeria ile birlikte “yerleşimler” kurmaya başladı. Bu etkinlikler, Gazze’de 2005 sonrası, İsrail’in çekilmesiyle sonlanmış olsa da, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da söz konusu faaliyetler devam etti. BM Güvenlik Konseyi’nin kararları dikkate alınmadı.
ABD’de Trump yönetiminin büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı, Corpus Seperatum çerçevesinde mi olacaktır? Yani Batı Kudüs İsrail’in başkenti olarak ABD tarafından, de facto olarak tanınacak mıdır? Yoksa, 30 Temmuz 1980 tarihli, İsrail’in Kudüs Yasası’nda ifade edilen Doğu Kudüs’ün “ilhakı” de facto olarak gündeme mi gelecektir? Şimdilik tahmin edilen Batı Kudüs zeminindedir. Ne var ki, kalıcı barış olmadan, ABD’nin Kudüs hakkındaki herhangi bir kararı, yaşanan gerilimi, fiziksel şiddet sarmalına dönüştürme potansiyeline sahiptir.  Trump, “radikal İslam”ı bitirme sözü verirken, ateşe benzin dökerek mi konuya yaklaşacak, yoksa Rusya’nın Suriye’deki konumuna karşı, İsrail ile ilişkileri pekiştirerek, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de buradan mı bir pencere açacaktır? İsrail, Trump sonrası, Doğu Kudüs’te yeni yerleşimlere onay vermiştir. Türkiye, ABD’nin bu kararından ve İsrail’in yerleşimlerle ilgili kararından memnun olmayacaktır. Öte yandan Esad karşıtı İsrail ve Türkiye, Doğu Akdeniz’de enerji yüzeyinde yaklaşırken, Katar Obama döneminde olduğu gibi, ABD’den destek almaya devam edecek midir? Ya da Britanya ile mi yetinecektir?  Rusya, Suriye-İran-Hizbullah ekseninde Trump’ın İsrail yaklaşımından ve İsrail’in Trump sonrası politikalarından rahatsız olacak mıdır? Esad müttefiki Rusya, Esad karşıtı Türkiye ile, IŞİD’e karşı Suriye’de “ortak operasyon” yaparken, İsrail yeni dönemde Esad karşıtı olarak yeni hamleler yapacak mıdır? Trump, Rusya’nın Suriye’de IŞİD karşıtı askeri operasyonlarına diplomatik destek vermektedir.
Bu kadar karışık bir zeminde, ABD’nin İsrail penceresinden Ortadoğu’ya bakışı, Rusya-Suriye, ABD-İsrail denkleminde  Doğu Akdeniz’de değer bulmaktadır. İşte tam da bu çerçevede Hamas’la diyaloğu koruyan, İsrail’i bol bol kınayarak, eş zamanlı enerji başta olmak üzere işbirliği yapan bir Türk Dış Politikası göreceğiz. Bu konuyu, Türkiye-Suudi Arabistan-Katar hattını en çok zorlayan, İran çizgisi sıkıştıracaktır.
Trump’la birlikte, 2017 başladı. “Dördüncü intifada” riski gündemde kalırken, bu zemindeki bir Filistin hareketliliğinin,  Obama dönemindeki gibi sessiz karşılanacağını söylemek bir hayli zordur. Doğu Kudüs konusu ise, bu olası kararlarla, daha sıkıntılı bir döneme taşınacaktır.
İki devletli çözüm, küresel ve bölgesel güçlerin hesaplarıyla, gün geçtikçe olanaksız hale getirilmekte, bu da kalıcı bir Ortadoğu barışını görünmez bir geleceğe taşımaktadır.