29 Nisan 2012 Pazar

AVAMLIK HALLERİ...

Türkiye sosyolojik açıdan ilginç bir dönüşüm geçiriyor. Aslında modernizmin aşamaları çerçevesinde, sanayileşme süreciyle birlikte, köyden kente göç artar ve gelen nüfus belli süreçlerde farklı "topluluklar" oluştursalar da, bir kısmı proleterleşir, fırsat bulan ikinci kuşak "küçük burjuvalaşmaya" çalışır. Ancak en bilinmez ve denetlenemez olanı "lumpen"lerdir. Belli bir işte çalışma alışkanlığı olmayan, vasıfsız emek, net bir çerçevede sınıfsal taleplerden çok, oportünizmin girdabı içinde kalır.
1858 Arazi Kanunnamesi ile toprakta "özel mülkiyet"le tanışmış Anadolu halkı, ancak yüz yıl sonra, büyük kentlere "kitlesel göç"e başlamıştır. İstanbul, 1950'lerden beri geometrik açıdan yoğunlaşan bir nüfus hareketliliğine sahne olmaktadır.
Bunun nedeni yapısaldır. Zira sanayileşme 1950'lerde ülkemizde hızlanmaya başlamış,1930'lardaki ilk sanayileşme hamlesinden sonra 1950'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler ve günümüze dek süren bir dalgalanma bugünlere kadar gelmiştir.
Gelen nüfusun bir bölümü kente entegre olmuşsa da kentin çevresi dediğimiz varoşlar, "alternatif kültürleri"ni yaratarak, kent kültürünü yadsımışlardır. Kılık kıyafetten, dinlenen müziğe, yaşam tarzına, din ve ibadete bakış açısına kadar, kentten farklı olmakla kalmayıp, kente düşman, kentsel değerlere karşı kindar ve öfkeli nesiller yetişmiştir.
Modernizmin tersine gelişiminde ilginç olan konu, artık gelen nüfusun köylü de olmaması, hatta köylülüğü, yeterli oranda "muhafazakar" olmamakla suçlamasıdır.
1858'den kalan arazi düzenlemeleriyle, "hazine arazisi" kavramı, Emre Kongar hocanın deyimiyle "yağma kültürü"nü yaratmış ve meşrulaştırmıştır. Sayısız aflarla, kent ve belediye olanaklarından yararlanan, mülk sahibi olan kesimler, yoksulluk mağduriyeti bitse de, "kin" alacağı sonlanmamıştır.
Bu anlayış, sanata, bilime, çağdaş değerlere ve yaşama karşı bir rövanşist altyapıyı ifade etmektedir. Siyasal alandaki "tahammülsüzlük" rövanş gününün tam anlamıyla tamamlanması hırsını ortaya koymaktadır.
Artık gün avamlığın günüdür. Ve kentsel-çağdaş tüm değerler, avamlığın teşhir direğinde durmaktadır. Bu kapsamdaki herkes tasfiye edileceği "gün"ünü beklemektedir. 

22 Nisan 2012 Pazar

SİYASET TIKANDI...

Bu tür bir başlık çok beylik gelebilir. Aslında "tek başına iktidarda" üçüncü dönemini yaşayan bir siyasal yapı için, söz konusu değerlendirme, tarafgir ve tek yanlı olarak ta ele alınabilir.
Ancak siyasetteki tıkanma, "seçeneksizlik" görüntüsüyle, daha da artmaktadır. Özal'ın "iktidar yıllarında" sıklıkla telaffuz ettiği sözcük "alternatifsiziz" vurgusuyla ortaya konuluyordu. Aslında Özal'ın gerçekleştiremediğini Erdoğan ve AKP iktidarı gerçekleştirme yoluna girdi.
Düşünün, "siyasette kıyamet senaryosu" manşetleri bile, "Erdoğan 2012'de mi yoksa 2014'te mi cumhurbaşkanı olacak?" sorusunda düğümleniyor. Nedeni çok belli. Karizmatik liderliğin verdiği rehavet, 2010 referandumunun ardından yüksek yargı ve yargının geneli üzerindeki vesayet, medyanın tahakküm altına alınması, "darbelerden rövanş alma görüntüsü", olası seçim dizileri üzerinde, siyasal iktidara avantajlar sağlıyor.
Burada unutulmaması gereken nokta, diyalektik bir süreçte, her bir tezin kendi karşıtını yani antitezini doğurduğu realitesidir. "Cemaat-AKP gerilimi" denen çekişmenin, bir siyasal iktidar rekabetinden çok, asimetrik bir koalisyonda "kimin büyük ortak olacağı" sorusunda ete kemiğe bürünmektedir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi'nin Haziran 2012'de alacağı olası bir kararla, cumhurbaşkanlığı seçim sandığını 2012 Ağustos'a çekeceği olasılığı, Erdoğan-Gül yarışı gibi, çaresizlik kokan yeni çelişki arayışlarını gündeme getirmektedir.
Erdoğan'ın Gülen cemaati ya da Gül'le siyaseten arasının bozuk olduğu ve AKP'nin temel siyasal denkleminin bozulacağı, iktidar partisinin bölüneceği umutları, "yıkılmayan hegemonyanın içinden gedik açma" dileklerini göstermektedir.
Doğal olarak bu tür yaklaşımlar "siyasal aksiyon" göstermeden, "bekleyip görme" taktiklerini ifade etmektedir. Oysa "siyasal iktidarın dokunulmazlığı", devlet içindeki yapılanması, "kendi toplumunu oluşturma hedefleri", demokratik bir değişimin direnişiyle aşılabilir. Bu yüzden siyaset gündeminin dış politkaya endekslendiği, Ortadoğu'da Osmanlı-Selçuklu hayallerinin taşeronluğa dönüştüğü bir çerçevede, ekonomide finansal ekonominin illüzyonu ve yüksek cari açığın geleceği ipotek aldığı bir yüzeyde, "şimdi siyaset zamanıdır"...
Ancak reaksiyoner olmadan, güçlü bir siyasal örgütlülük ve toplumsal dinamiklerle harekete geçildiği ve klasik siyaset esnaflığının terkedildiği bir yüzeyde bu ancak mümkün olabilir.
Siyasal iktidarın kendisini "seçeneksiz" görmesi, otoriter eğilimleri cesaretlendirecek ve siyasal tıkanmayı kronik bir krize dönüştürecektir. Bu hatta başlamıştır da...
Liberal görünümlü yazar-çizer takımının en azından bir kısmının "günah çıkarma"ya başladığı bir ortamda, artık yeni yüzlere itibar edilmelidir. Gereksiz bir "liberal hayranlığı"nın yaşamda karşılığı yoktur. Zira söz konusu arkadaşlar da liberal falan değildir.
Başkalaşmadan bir değişimin, -hele ki Ortadoğu'da maceracı eğilimlerin arttığı" bir zamanda önemi büyüktür. Demokratik değişimde -sosyal demokrasinin kalesi CHP'ye- asli görevler düşmektedir. Yoksa yaşanan dönemde karanlığın taassubu kronik hale gelebilir...

16 Mart 2012 Cuma

NEFRET SÖYLEMİ DERKEN...

Günlük yaşamda çoğu zaman farketmediğimiz ancak medya yoluyla ele alındığında "tüylerimizi diken diken" eden bir konudan söz ediyoruz. Anadolu yarımadası, pek çok kavmin gelip geçtiği, belki de yerkürede ırkçılığın yapılabileceği en son coğrafya. Gelgelelim tarih boyunca pek çok "kanlı savaş"a da ev sahipliği yapan bir diyardan bahsediyoruz.
Etnik ve mezhepsel farklılıkları zenginlik olarak nitelendirmek güzel de, aksesuar olarak ele almak başka bir soru işaretini gündeme getiriyor.
Anadolu'da asırlar boyu süren birlikteliği "hoşgörü ve tahammül"le açıklamakta da bir sorun var. Zira "kim kime tahammül ediyor" sorusu,birilerinin diğerlerine lütfettikleri için var olmalarına ses çıkarmamaları anlamına geliyor.
Burada soru işaretinde bazı kaçamaklar var. Genelde Cumhuriyet'e yüklenerek, yüzyılların mirasını gözden kaçırma çabası gözden geçirilmelidir. Türk kavramı aslında "yurttaşlığın adı" olarak formüle edilirken, sosyolojik ulus tabanı zemininde bir oydaşma sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak gizli kodlar, Cumhuriyet'e rağmen varlıklarını sürdürmüştür.
Osmanlı'da Sünni-Hanefi yüzeyinde bir özne "biz" olarak kabul edilmiştir. Özellikle "devşirme" yöntemiyle Hristiyan unsurlardan yönetici ve asker yetiştirilirken, Yahudiler'in 1492'den sonraki süreçte ticaretteki varlıklarına itiraz edilmemiştir.
Yavuz Sultan Selim'in halifeliği aldıktan sonraki politikaları, Aleviler'e karşı bir "ötekileştirme" hareketini asırlar boyunca, katliamlar ve baskılarla sürdürmüştür.
Osmanlı Müslüman olmayanlara gösterdiği "tahammülü" Aleviler'e göstermemiştir. 19. yüzyılda Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldıktan sonra, Bektaşilik yasaklanmış, Nakşibendilik ön plana çıkmıştır. Modernleşme süreciyle birlikte Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarında, yeni "bizler" ve "ötekiler" söz konusuyken, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ardından yurtseverliğe dayanan bir anlayış gündeme gelmiş, bununla birlikte Lozan'da azınlıklar, Osmanlı geleneğinde olduğu gibi "din üzerinden" tanımlanmıştır. Aleviler Cumhuriyet'le nefes aldıysa da, asırların mirasındaki "bilinçaltı", günümüze dek süren politikalarda sorunları ortadan kaldırmamıştır.
Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, 1964 kararnamesi ve 1974 Yargıtay kararlarında, Müslüman olmayan azınlıklara yönelik, "servetin el değiştirmesi" siyasaları "ulusal burjuva yetiştirme" zemininde değerlendirilmiştir.
Yeni "biz", Müslüman unsurlar üzerinden "Türklük"le tanımlanırken, Kürtler ve Aleviler dışında bir "biz" ortaya konmuştur. Sünnilik çerçevesinde Kürtler var olsa da kapsama alanına giremezken, Hanefilik dışındaki diğer Sünni mezhepleri de "biz" alanında temsil edilememiştir.
Böyle olunca "öteki"ne yönelik nefret söylemi, imparatorluk mirasıyla hep zihinlerde çeşitli vesilelerle yer almış, ifade edilmiştir.
Çözüm elbette yurttaşlığa dayalı yurtseverliktir. Atatürk Cumhuriyet'teki hedefinde Fransız devriminden esinlenen yurttaş-ulus kavramını yaşama geçirmeye çalışmıştır. Ne var ki, imparatorluğun kodları, bugün de Sünnilik çerçevesinde bir İslamcılık'la kendini hortlatmakta, İslamcılık ithal bir altyapıda, Arap milliyetçiliğine prim yapmaktadır.
Nefret söyleminin Ortadoğu odaklı olmasının nedeni, tam da buradan kaynaklanmaktadır.