20 Şubat 2018 Salı

CHP DIŞ POLİTİKADA “BUNU HALKA ANLATIR”


http://politus.com.tr/chp-dis-politikada-bunu-halka-anlatir/

Türkiye’de 2002’den beri devam eden siyasal iktidar, 15 yıl içinde kendi dilini, siyaset anlayışını, yaşam tarzını, dünya görüşünü topluma endoktrine etti. Artık düne göre daha muhafazakar bir yaşam tarzı, siyasette otoriter bir yaklaşım sergileniyor, demokrasinin kağıt üzerinde bile olsa, değer açısından anlamını yitirmesi söz konusudur. Tek tip dinsel eğitim; çok ta fazla tepki toplamıyor, adeta bir yabancılaşma yaşanıyor. Yargı ve yasama, 16 Nisan 2017 referandumundan sonra, işlevsel açıdan da, dekoratif bir unsura dönüşüyor, karşımıza otoriter ve hegemonik hevesler taşıyan bir sistem çıkıyor.
Burada elbette sorgulanması gereken,  hegemonik heveslerdir. 1950’lerden beri Sağ iktidarların kanatları altında, 1970’lerden itibaren koalisyon ortağı olarak ta gelişen İslamcı hareket, hem NATO doktinlerinde anti-komünizm parantezine, ulusal-küresel destek buldu, hem de “bizim çocuklar” muamelesi gördü. 1960’larda 2. planlı  kalkınma döneminde, göreli anlamda sanayileşen Türkiye’de, TİP legal sınıf partisi olarak kurulurken, DİSK sınıf sendikacılığı konusunda örgütlendi, DP’nin devamı AP’de temsil edilen Sağ konfederasyon, küçük ve orta ölçekli burjuvazinin örgütü TOBB’un başkanı Prof.Erbakan başkanlığında, MNP-MSP’nin kurulmasıyla parçalandı. Orta Anadolu’da esnaf tabanda, anti-komünist reaksiyoner refleks te MHP olarak, kendi gücünü ortaya koydu. CHP ise, sosyalist TİP ve muhafazakar AP arasında, İsmet Paşa’nın “Orta’nın Solu”, Ecevit’in “Demokratik Sol”uyla, kendisine, sanayileşen Türkiye’de yeni bir ideolojik çizgi çizdi.
İslamcı siyaset, 1950’lerde DP içerisinde, NATO’ya muhalefet etmezken, komünizme karşı, Said-i Nursi gibi tarikat şeyhleriyle, dinci anti-komünizmin bayraktarı oldu. 1960’ların sonundaki Milli Görüş çizgisi, Nakşibendiler’in yeniden siyasette aktif olduğu çerçevede, 1970’lerde ABD’ye ve NATO’ya, sözde Batı eleştiriselliği çerçevesinde, karşı çıkmadı, MC’nin anti-komünizminde, 1950’lerden beri devam eden SSCB’yi “Yeşil Kuşak” ekseninde çevrelemesi kadar “yeşil” oldu. NATO’nun anti-komünizminde, ne içte, ne de dışta, zararlı değil, tam tersi “yararlı çocuklar” oldu.
1980 sonrasında, AB ve ABD karşıtı söylemlerin sahibi Erbakan’ın RP’si, 28 Şubat sürecinin ardından kapatılınca önce FP kuruldu, FP’deki “aksaçlılar-gençler” rekabeti, FP’nin kapatılmasıyla son buldu. Gül’ün genel başkan adaylığıyla temsil edilen “gençler”,  Erdoğan’ın liderliğinde AKP olarak partileşirken, Milli Görüş, SP’de devam etti. AKP, bir yıl sonra iktidara gelirken, “Milli Görüş gömleğini çıkardı”, AB, IMF ve ABD’yle uyumlu bir siyaseti öngördü. 11 Eylül 2001’in ardından, ABD’nin laboratuvar koşullarında ürettiği, piyasa ekonomisi ve ABD’yle uyumlu Ilımlı İslam projesi yaşama geçti.   
AKP, ilk döneminde, AB-ABD uyumunu ön plana çıkarırken, 2007’de cumhurbaşkanlığı sorununu kendi lehine çözdükten sonra, dönemin dışişleri ve başbakan danışmanı Davutoğlu’nun söylemiyle, “oyun kurucu” olmaya soyundu, ABD siyasaları çerçevesindeki bölgesel taşeron politikaları, bölgesel liderlik adı altında vurgulamaya başladı. İlk dönem,  AB’den müzakere tarihi almak, müzakereleri başlatmak,  Kıbrıs’ta AB sürecinin etkisiyle, Annan Planı referandumuna destek vermek gibi çarpıcı başlıklar, ikinci dönemde  yerini Davutoğlu’nun 2009’da dışişleri bakanlığını üstlenmesinden sonra, Erdoğan’ın Davos’ta “one minutes”i ile başlayan ve 2010’da Mavi Marmara ile sonuçlanan Türkiye-İsrail gerilimiyle yürüyen bir  sürece bıraktı. 2010 sonunda başlayan sözde Arap Baharı’nda, Mısır ve Suriye’de “İhvan iktidarları” ve ve “İhvan kuşağı”  beklentisinde olan AKP, Mısır’da Mursi’nin Sisi darbesiyle devrilmesi, Suriye’de Esad’ın Rusya desteğiyle iç savaşta başat duruma gelmesi, PYD’nin kantonal özerklik yoluna girmesiyle, Barzani’nin bölgesel aktör olmasıyla, 2014-2016 arasında başbakanlık görevini de yerine getiren Davutoğlu’nun siyasetten el çektirilmesiyle, kimilerine göre restorasyona, kimilerine göre de Batı’dan hızla kopan, Rusya-İran ekseniyle yakınlaşan bir profile evrildi. Son zamanlarda Almanya-AB karşıtı söylemler, NATO’daki varlığın Türkiye ve diğer NATO müttefikleri tarafından sorgulanması, tam da işaret ettiğimiz çelişkileri gün yüzüne çıkarıyor.
PEKİ CHP NE YAPTI?
Siyasal İslam’ın NATO doktrinleri çerçevesinde, 1950’lerden beri palazlandığı ve günümüzdeki çelişkilere vardığı yüzeyde, 2002 sonrası CHP, daha çok Batı’ya eleştirel bakan ve “ulusalcı” refleksle AB-ABD-AKP üçgeninde bir dış politika tasarımını ön plana çıkaran bir dış politika ajandasıyla eleştirildi. Onur Öymen tarafından ifade edilen dış politika çizgisinde, Batılı çevreler, AKP’yi bir “siyasal ortak” olarak görürken, CHP “tutucu” bir etiketle değerlendirildi. Aslında CHP’nin gerek AB müzakeleri, gerekse de Kıbrıs konusunda önemli çıkışları vardı.  Ancak konuların sadece teknik-diplomatik bir kapsam ele alınması, AKP’nin Ilımlı İslam başlığında, Batı’da yarattığı hava, tüm itirazları gölgede bıraktı.
2010 sonrasında ise, genel başkan değişimiyle birlikte, CHP’de Batı’yla yaşanan sorunlar onarılmaya çalışılırken, bu sefer, AKP’nin “yerli-milli” başlığındaki, dominant söyleminde, “Batı’yla işbirliği” içinde bir ana muhalefet görüntüsü, siyasal iktidar ve güdümlü medya tarafından pompalandı.  Dolayısıyla, hep “savunmada” olan CHP, aslında dış politikada Atatürk’ün önderliğindeki kurucu değerlerden başlayarak, günümüzdeki sorunlarda, sosyal demokrasinin evrenselliği ve ulusal çıkarlar zemininde bir sentezi bir türlü siyasallaştırarak harmanlayamadı.
CHP,  Lozan’da ortaya koyduğu, kurucu değerler ve dış politika anlayışında, önce Batılı devletlerle savaştı, sonra da Lozan’da uluslar arası sisteme dahil olan bir devlet yarattı. 1930’larda Montrö Antlaşması’yla Boğazlar’daki haklarımızı tescil ettirdi, Hatay sorununu çözdü, II. Dünya Savaşı’na katılmamayı başardı. Savaş sonrasında, 1947 Truman doktrini ile Türkiye-ABD müttefikliğini başlattı, 1949’da kurulan NATO’ya girişin, ilk adımlarını attı. 1963 Ankara Anlaşması’yla Türkiye-AET (AB) ilişkileri ve üyelik sürecinin tohumlarını attı, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirdi, ABD’nin Haşhaş ekimi yasağını kaldırdı, Ege’de kıta sahanlığı konusundaki haklardan, ülkemizin haberdar olmasını sağladı.
1990’lardaki koalisyon ortaklıklarında, gerek SHP, gerekse CHP çatılarında, AB sürecine katkıda bulunuldu, Gümrük Birliği süreci yaşama geçti.
Bugün CHP’nin inşa ettiği ne varsa, diğer alanlarda olduğu gibi, dış politikada da tasfiye ediliyor. Ortadoğu gündeminde, laik, demokratik, hukuk devleti olarak, yurttaşlığa ve sosyolojik ulus tabanına dayanmayan bir siyaset anlayışı, sadece bölgesel konularda vahim hatalara girmiyor, kendi bütünlüğünü de tehlikeye sokuyor. Türkiye sadece bir Ortadğu ülkesi değil, aynı zamanda, Balkan, Kafkas, Doğu Akdeniz ve Avrupa ülkesi. Dış politikada, çok yönlü bir dış politika yerine, Ortadoğu’ya odaklanan ve oradan da çıkamayan bir siyaset girdabı içindeyiz.
CHP, hem kendi geçmişine, hem de bugüne bakarak, bu farklı coğrafyalarda, Batıcı değil ancak Batılı kimliğiyle, ulusal çıkarlar ve evrensel değerler arasındaki alaşımı ortaya koyacak, “bunu halka anlatamayız” kolaycılığına düşmeyecek, sorunların arkasından değil, önünde yer alacak bir siyasal hareketlilik içine girmek durumundadır.
Türkiye’nin Batı sisteminden kopması, yeni ve belirsiz başka büyük güçlerle, konjonktürel yakınlaşmalar içinde bulunması, ülkenin demokratik değerlerden hızla uzaklaşması ve kendi içinde kronik sorunlarla boğuşması anlamına gelecektir.
Siyasal iktidar, bilinçli olarak, dış politikayı trbünlere karşı oynamaktadır. İsrail’le gerilimde aklış alan iktidar, normalleşmede herhangi bir açıklama yapma gereğini duymamaktadır. Düne kadar “açılım” başlığı altında, farklı siyasi egzersizleri sergilerken, bugünkü siyasetinde de, kendi tabanında garipsenmemektedir.  Kürt siyasetiyle yakınlaşıırken “İslam kardeşliği”, MHP ile işbirliği yaparken “milliyetçi-muhafazkarlık” kartları oynanırken, aynı parantezlerde, CHP, Kürtçü ya da ulusalcı başlıklarıyla hedef alınmaktadır.
AKP’nin en büyük problemi, Gramsci’nin belirttiği hegemonik iktidarı bir türlü kuramamasıdır. Zira Gramsci, bunun için güçlü bir burjuva sınıfı, tarihsel ve küresel bağları, kültürel yapıdaki başatlığı, siyaset ve toplumsal yaşamdaki ağırlığından yani tarihsel bir bloktan söz eder. Siyasal iktdar, böyle bir tarihsel bloğa dayanmadığı için, tüm otoriter zeminlerinde bile, istese de kapsayıcı ve kuşatıcı olamamakta, o yüzden “sürekli bunalım” siyasasıyla, tüm muhalif unsurları, 15 Temmuz sonrası koşullarda, daha da geriletmeye çalışmaktadır.
CHP’nin dünden bugüne ve yarına olan siyasetinde, defansif bir tutum sergileyerek, bugün artık kendisinin olmayan “statükonun bekçisi” gibi davranarak değil, tam tersi fabrika ayarlarını anımsayarak, bugünkü koşullarla harmanlayarak, elbette dünyadaki sosyal demokrat partilerle dayanışarak, yeniden bir vizyon sergilemesi, mevcut siyaset oyununu bozması ve oyunu değiştirmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin, dünyadaki değişimlerle birlikte, yeni ulusal güvenlik parametreleri, öncelikle demokrasi,  çağdaş ekonomi, hukuk devleti, laik düzendir. Bunu koruyabilmenin yolu, AB perspekfini kaybetmeden, ABD ile ilişkileri dengeleyen, NATO’daki konumunu koruyan; bu temel eksenlerin yanısıra Rusya ve Çin dahil, bölge ülkeleriyle ilişkileri meczeden bir bakış açısı gerekmektedir.
CHP “bunu halka anlatır”…

19 Aralık 2017 Salı

TRUMP’IN ‘İLKELİ REALİZM’ FANTEZİSİ


http://politikaakademisi.org/2017/12/19/trumpin-ilkeli-realizm-fantezisi/

Uluslararası İlişkiler alanında, klasik olarak muhafazakarların ‘Realizm’ ve liberallerin ‘İdealizm’ bakışları, günümüzde yapısalcı, post-yapısalcı eğilimler ve güncelleştirilmiş kuramlara karşın halen literatürde yer bulmakta ve dikkate alınmaktadır. Özetle, Disraeli’den Churchill gibi devlet adamlarına ve George Kennan gibi danışmanlardan Morgenthau’ya uzanan “Realist” bakış, gücü merkeze alan, çıkarları maksimize etmeyi uluslararası siyasetin temel zemini olarak kabul eden ve askeri yapıyı ve ekonomik ilişkileri bu çıkarları empoze etmek adına kullanmayı hak gören bir yüzeyde kendisini ifade eder. Liberallerin Bentham’dan beri, “devletler meclisi” ve Kant’ın “İdeal Avrupa devleti” noktasından hareket eden vizyonu ise, 20. yüzyılda ABD Başkanı Wilson’ın ilkeleri ile bütünleşip, gelişmiştir. Bu çerçevede, Uluslararası İlişkileri değerler ve kurumlar üzerinden yürütmeyi esas alan ve Realizm’in karamsarlığı yerine, insanlığın barış ideallerini ön plana aldığını iddia eden bu anlayış, Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler örgütünün de zihinsel anlamda  fikir babasıdır. Ne var ki, liberallerin “İdealist” anlayışı, sömürgeciliğe ve kolonyalizme çoğu zaman altını çizdiğimiz ilkelere rağmen siper olmuştur. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” derken, mandaların oluşturulması, ülkelerin bölünmesi, MC ve sonra BM kararlarının hep güçlülerden yana olması, Soğuk Savaş sonrasında “insani müdahale” adı altında yapılan askeri operasyonlar ve pek çoğu, söz ettiğimiz çerçevede söylenebilir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın 18 Aralık 2017’de açıkladığı, “Trump’ın ilk güvenlik stratejisi” adı verilen dokümanda, muhafazakarların Realizm akımına, mahçup bir makyaj yapılmaya çalışılmıştır (https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2017/12/NSS-Final-12-18-2017-0905.pdf). “İlkeli Realizm” diye ifade edilen anlayış, gücü merkeze alan bakışı, bizzat strateji içinde dile getiriyor. Bununla birlikte, “İlkeli Realizm’e dönüş” olarak betimlenen stratejide, güç ve çıkarların merkeziliği, Amerikan değerleriyle harmanlanarak meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Belgedeki tarif şu biçimdedir: “Realizm, gücün merkezi rolünü temel almaktadır, güçlü ve egemen devletler barış dolu bir dünya için umuttur.” Deyim yerindeyse, askeri güç kullanımı ve müdahalecilik, hukuk devleti, bireysel haklar gibi başlıklar altında, meşru bir zeminde ele alınmaya gayret ediliyor. Bu çaba, aslında oğul Bush dönemindeki ulusal güvenlik stratejilerinde de, “demokrasi ihracı” gibi sözde amaçlarla ortaya konuluyordu. Gösterişli “İlkeli Realist” Trump politikasında, Çin ve Rusya ABD’nin rakipleri olarak teyit edilirken, İran ve Kuzey Kore ise bölgesel anlamda tehditler olarak yineleniyor. Füze savunma kapsamının genişletilmesinde ise, adı geçen ülkeler aynı kategoride, hep birlikte “gerekçe” olarak değerlendiriliyor. Bir başka tehdit başlığı ise, alışageldik üzere “terör” kapsamında işleniyor. Şu ifade “cihatçı terör” tanımıyla dikkat çekmektedir. “Cihatçı teröristler masum insanları ideolojilerine kurban etmekte, uluslararası suç örgütleri toplumlara uyuşturucu ve şiddet yaymaktadır.” Oğul Bush’un “yeni muhafazakarları” gibi, Trump’ın “ilkeli muhafazakarları” da cihatçı ideolojiye karşı konumunu vurgulamaktadır.  Dünyayı dinlere dayalı uygarlıklara bölen ve aralarındaki çatışmalara prim veren Huntington zihniyeti, burada da göze çarpmaktadır. Buradan yola çıkılarak, terörizm tehdidi, Soğuk Savaş sonrasındaki pek çok ABD ulusal güvenlik stratejisinde olduğu gibi öne çıkarılmaktadır. “Terörizm tehdidi, kitle imha silahları, uyuşturucu hattı ve uluslararası suç şebekeleriyle birlikte artmaktadır.” Öncelikli olarak ABD topraklarının korunması pekiştirilmekte; bu kapsamda sınır kontrolü ve göçmen politikasını sıkılaştırma duyurulmaktadır. Siber tehditler başlığı ise, her bir strateji dokümanında daha fazla yer kaplamaktadır. Daha önce yeni muhafazakarların “haydut devlet” ya da “başarısız devlet” kategorilerine ek olarak, “kırılgan devletler” ve “otoriter liderler” tabirleri kullanılmaktadır.
Bu boyutuyla “stratejik değişim” getirmekten çok, muhafazakar politikaların yinelenmesi olarak ele alınabilecek stratejide, ilk bakışta “ABD topraklarının korunması”na verilen öncelik, izolasyonizm yanılgısı getirebilir. Halbuki, “İlkeli Realizm” başlığı altında, yerkürede, gerek Çin ve Rusya gibi ABD rakiplerine, gerekse İran ve Kuzey Kore gibi ABD açısından bölgesel tehditlere ve cihatçı terörizm tehdidine karşı “müdahalecilik” öngörülmektedir. Bu arada, IŞİD ve El Kaide terör örgütleri bizzat strateji içinde geçmekte, “cihatçı terör”, terörün içinde en fazla vurguyu içermektedir.
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Trump’ın “ulusal güvenlik stratejisi” yayınlandığı gün medyaya verdiği demeçte, ABD tarafından korunan PYD’yi “hain” olarak ilan eden ifadeler kullandı. Irak’ta Barzani’nin güç kaybı, Suriye’de Rusya’nın nüfuzu ve Esad’ın ağzıyla ABD dominansının reddi, İran-Rusya işbirliğinin bölgede artan konumu, neredeyse NATO müttefiki Türkiye’nin “kaybedilmesi” riski, özellikle son Kudüs kararıyla, bölgedeki aktörler ve Filistin Otoritesi tarafından “tarafsızlığı” ve “arabuluculuk” rolü reddedilen durumuyla Trump’ın stratejisi pek işler gözükmemektedir. Bununla birlikte, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerinin öncülüğünde, İsrail’i de içine alan “İran karşıtı cephe” beklenen sonuca ulaşacak mıdır? Yoksa, bizzat ABD dokümanındaki ifadesiyle, Rusya ve Çin gibi rakipler hesabı karıştıracak mıdır?  2018 öncesinde, “Trump’ın ABD’si”nin  stratejisi çıkmaz bir sokakta gibi gözükmektedir…
Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

6 Aralık 2017 Çarşamba

TRUMP, CORPUS SEPERATUM VE KUDÜS

http://politikaakademisi.org/2017/12/06/trump-corpus-seperatum-ve-kudus/

2017 yılı başında, ABD Başkanı Donald Trump’ın olası “Kudüs kararı”nı ele almış ve söz konusu kararın ne tür  etkilerinin olacağını çözümlemeye çalışmıştım (http://politikaakademisi.org/2017/01/23/trumpin-israil-yaklasimi/). Ne yazık ki, Trump, seçim öncesindeki vaadini gerçekleştirmeye sabitlendiğinden dolayı, uluslararası toplumun tedirgin bakışları arasında, 6 Aralık 2017’de, ABD’nin İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıyacağını, Büyükelçiliğin ise şimdilik Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasa da, bunu kısa bir zaman içinde gerçekleştireceğini ifade eden bir açıklama yapacağını Beyaz Saray kanalıyla önceden duyurdu (https://www.c-span.org/video/?438167-1/white-house-president-speak-embassy-move-jerusalem).
Peki, daha önce de vurguladığımız bu tartışmalı karar ne anlama geliyor? 2017 yılı başında altını çizdiğimiz bu yaklaşım neden bu kadar önem arz ediyor? İçinde yaşadığımız yılda, İsrail devleti kurulmadan önce, İngiltere’nin Filistin mandasından çekilmesi arafesinde, 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda oylanan 181 sayılı kararın yani “Taksim Planı”nın 70. yıldönümü yaşandı. İsrail, bu kararla birlikte, Britanya Dış İşleri Bakanı Balfour’un adıyla yayınlanan “Balfour mektubu”nun da 100. yılını kutladı. Balfour, Rotschild’a yazdığı mektupta, Kudüs ve çevresinde henüz oluşmaya başlayan Britanya vesayeti tarafından, gelecekte bir “Yahudi yurdu” kurulmasını vaat etti. “Balfour mektubu” ve “181 sayılı karar”, 1948’de kurulacak İsrail’in kritik kilometre taşları olurken, 181 sayılı kararda, “iki devletli çözüm” başlığında, nüfusun 1/3’ünü oluşturan Yahudiler’e, Filistin topraklarının 2/3’ü, 2/3’ünü oluşturan Araplar’a ise, toprakların 1/3’ü veriliyordu. Bu orantısız gözüken dengede, Britanya vesayetinden sonra, “white paper”larla zaman zaman duraklatılsa da, artarak devam eden düzenli Yahudi göçü ve organize toprak satın almaların etkisi  oldu. Bu konudaki kararlar, Theodor Herzl’in 1897’de Basel’de topladığı Siyonizm Kongresi’nde alınmış ve adım adım uygulanmaya başlamıştı.
Tarihsel sürecin tamamını tekrarlamadan, şu aşamalara da değinmekte fayda bulunmaktadır. 181 sayılı kararda, Kudüs, “corpus seperatum” yani “bölünmüş şehir” olarak kaydedilmiş, “iki devlet”in kurulmasıyla, “eski şehir” olarak anılan Ağlama Duvarı, Hristiyan Kilisesi ve Harem-üş Şerif’in bulunduğu alan, BM mandası altında yönetilecek zeminde, “açık şehir” olması kararlaştırılmıştı. Gelgelelim, 1948’de İsrail’in kurulmasının ardından, 1948-1949’da yaşanan Arap-İsrail Savaşı’nda, Kudüs ve Batı Şeria Ürdün tarafından, Gazze Şeridi ise Mısır tarafından ele geçirilmiştir. 1949 ateşkesindeki statüko, 1967 Savaşı’na (Altı Gün Savaşı) kadar sürmüş; İsrail Kudüs ve Batı Şeria’yı Ürdün’den, Gazze’yi de Mısır’dan almış, Suriye’ye ait Golan tepelerini de işgal etmiştir. BM Güvenlik Konseyi’nin 1967 tarihli 242 sayılı kararına göre, söz konusu topraklar, “işgal edilmiş topraklar” olarak ifade edilmiştir.
İşte o zamandan beri Kudüs’ün statüsü konusunda tartışmalar yaşanmaktadır. 1973 Yom Kippur Savaşı’nda, vurgulanan işgalleri muhafaza eden İsrail, üstüne Mısır’ın Sina yarımadasını da ele geçirmiş, 1978’de imzalanan Camp David barışıyla ancak 1983’te Sina’dan çekilmiş, karşılığındaysa Mısır tarafından tanınmıştır. 1970’li yılların başından itibaren ABD kamuoyunda Kudüs konusu ele alınmış, İsrail ise 1980’de Kudüs’ü tek yanlı olarak başkent ilan etmiştir. Sadece ülkemiz değil, Avrupa devletleri, Arap ülkeleri, Rusya ve Çin dahil, İsrail’in başkenti olarak Tel Aviv olarak kabul edilmekte, Kudüs’ün tartışmalı statüsünde başkentliği tanınmamaktadır. Ne var ki, ABD, 1995’te Bill Clinton döneminde kabul edilen yasayla İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü görse de, Clinton, George W. Bush ve Barack Obama dönemlerinde Başkan onayı yerine getirilmemesinden dolayı yasa yürürlüğe girmemiş ve 6’şar aylık sürelerle her seferinde ertelenmiştir.
Burada tartışılan asıl konu Doğu Kudüs’tür. Zira sadece El Fetih ve Filistin Özerk yönetimi değil, Hamas da (İsrail’i tanımasa da), 1967 sınırları içerisinde başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletinden yana olduklarını defalarca yinelemişlerdir. ABD tarafı her ne kadar tüm Kudüs’ten söz etmese de, İsrail’in 1980 tarihli başkent kararındaki “bölünmemiş başkent” konumunu fiilen tanıyacak bir hamlenin içerisine girmiş durumdadır. Halbuki Kudüs, “corpus seperatum” yani “bölünmüş şehir” olarak, “iki devletli çözüm”ün “iki başkenti” olarak bir dengeyi ortaya koymaktadır.
Trump, bu bakışıyla, Ortadoğu barış sürecini, belki bir daha geri getirilemeyecek bu hamleyle içinde çıkılmaz hale getirirken, Arap Birliği, Avrupa Birliği ve diğer kuruluş ve ülkelerden gelen itirazları dikkate almamaktadır. Tamtersine İran tehdidini öne sürerek, İsrail-Suudi Arabistan hattında, önceleri gizlenen, şimdiyse alenileşmeye başlayan işbirliğini teşvik etmekte ve bu denkleme Mısır’ı da katmaktadır. İsrail’in son günlerde, Suriye’deki İran tesislerine yaptığı hava saldırıları, hangi refleksin ön plana geçeceğini göstermektedir.
2016 yazından itibaren normalleşen Türkiye-İsrail ilişkilerine ve enerji işbirliğinde atılan adımlara karşın, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin olası “Kudüs kararı”ndan sonra, İsrail’le tüm diplomatik ilişkileri koparacağını ve Kudüs’ün “kırmızı çizgi” olduğunu belirtmiştir. 1980’den beri Kudüs’ü başkent ilan eden İsrail’le o dönemde ilişkiler gerilmesine karşın, 37 yıldan beri ilişkiler inişli çıkışlı sürerken, neden ABD kararı İsrail’le ilişkileri sonlandırmaktadır? O zaman şu soruyu da sormak gerekir; ABD ile de diplomatik ilişkiler sonlandırılacak mıdır? Bu soruya verilecek yanıtı tahmin ederek, Ortadoğu’da 2010 Mavi Marmara olayından sonra icra edilmeye çalışılan ve Suriye’deki sonucu aşikar olan “bölgesel liderlik” konusu, içte ve dışta yoğunlaşan gündemi değiştirmek bağlamında yeniden mi ısıtılmaktadır?
Bu, ayrı bir tartışma konusudur. Ancak Trump, “iki devletli çözüme” fiilen karşı çıkarak, “tek devletli” bir dayatmayı üstelik “tek başkent”le realize etmeye çalışmaktadır. Görevden alınma ve FBI-CIA skandalları arasında, bu da mı gündem değiştirmektir ya da muhafazakar siyaset yerküre üzerinde “gündem değiştirme” konusunda benzeşmekte midir? Ve yine bu hengame içinde olan Filistinliler’e ve bölgesel barış hayallerine mi olmaktadır…

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

26 Eylül 2017 Salı

AYRILIKÇI EĞİLİMLERİN KÜRESELLEŞMESİ: BARZANİ ÖRNEĞİ


http://politikaakademisi.org/2017/09/26/ayrilikci-egilimlerin-kuresellesmesi-barzani-ornegi/

25 Eylül 2017’de, Barzani’nin -Irak anayasasında tanımlanan “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” sınırları ve dışında “tek taraflı” olarak- düzenlediği ve Irak merkezi hükümeti ve uluslararası kurumlar tarafından tanınmayan referandumda “ezici çoğunlukla” bağımsızlık için evet çıkacağı belliydi. Konu Batı medyasında öylesine romantik bir üslupla ele alınıyor ki, konu Barzani’yi de aşarak, Türkiye, İran ve Suriye’yi kapsayan, “Büyük Kürdistan” haritasına odaklanıyor. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın 19. yüzyılda, hatta Rusya’nın  18. yüzyıl sonlarından itibaren pişirdiği, “Kürt devleti hayali”, bir bakıma gerçek oluyor.
Bu süreci sadece, 1990’lardaki gelişmelerin bir uzantısı olarak görmek, elbette tarihsel arka planın bulunmadığı, yüzeysel ve güncel bir çerçevede sıkışmış gündemi ifade ediyor. Şeyh Ubeydullah İsyanı’ndan bu yana, 130 yılı aşan bir zaman diliminde, “ulus inşa etme süreci” artık son aşamada, kendi devletini, bugünün “düvel-i muazzama”sı ile dayatıyor. Sevr’in bugünkü en önemli savunucularından biri olan Mesut Barzani, babası Molla Mustafa Barzani ve dedesinin yolundan gidiyor. Ülkemizde de içselleştirilmiş bir söylemle, 4 ülkeye yayılmış bir halkın devlet kurması gerektiği savı, inşa edilmiş bir hakikat alanıyla bizleri sarmalıyor. Dolayısıyla, Türkiye’de “muhafazakar sağ”dan “sosyalist sol”a uzanan bir yelpazede, deyim yerindeyse kendisini farklı politik kimliklerle ortaya koyan bir lobi, artık “son günü“ beklemenin sabırsızlığı içinde davranıyor.
1916 Sykes-Picot, 1920 San Remo Konferansı ve Sevr Barış Antlaşması’nın yüzyıl sonra, bölge ve dünyadaki gelişmelerle uygulama alanı bulması, pek çok akademik teze hipotez oluşturacak bir problematiği dile getiriyor. Öte yandan, Ortadoğu’daki her bir adım kolaylaştırıcı bir işlev üstleniyor. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in SANA’ya verdiği mülakatta “Kürt özerkliğine” hazır oldukları mesajını vermesi, 2011 öncesine kadar, kendi Kürtleri’ne yurttaşlık dahi vermeyen rejim açısından hayli ilginç bir manevrayı işaret ediyor (http://www.reuters.com/article/us-mideast-crisis-syria-kurds/damascus-says-syrian-kurdish-autonomy-negotiable-report-idUSKCN1C10TJ).
Rusya’nın hazırladığı “yeni Suriye anayasası”nda, Kürtler’e özerkliğe zaten yer verilmişti (http://theduran.com/russias-constitution-for-syria-is-not-intended-seriously-and-is-just-a-diplomatic-play-full-text-and-analysis/). Öte yandan, sadece Ortadoğu’da değil, Avrupa’nın farklı coğrafyalarında da, tarihsel ayrılıkçı eğilimler siyasallaşmakta, resmi ya da gayrı resmi referandum talepleri ete kemiğe bürünmektedir. İskoçya’da yapılan referandumda, her ne kadar az bir oranla “birlikte kalma” iradesi ortaya çıksa da, yeni referandum talepleri ister istemez dillendirilmektedir. Özellikle Britanya’nın AB’den çıkması süreci, ülke sathında düzenlenen “Brexit” referandumundan sonra ortaya çıkınca, “Scotexit” konusu, yeniden gündeme getirilmiş, ancak genel seçimlerde İskoç Ulusal Partisi (SNP) gerilediğinden, talep şimdilik ertelenmek durumunda kalmıştır. Romanlara konu olan İspanya İç Savaşı’ndan neredeyse 80 sene sonra, yeniden bir çatışma öngörülmese de, Katalonya’nın referandumunu içeren bağımsızlık talebi ise, İspanya içinde siyasal gerilimi arttırmakta ve yeni bir çalkantı riskinden AB ve İspanya içinde korkulmaktadır. 1980’lerde ve 1990’larda Kanada’nın Quebec bölgesinin ayrılma referandumlarında “hayır” çıksa da, her bir referandum, kazanılan özerklik ve imtiyazların artmasına neden olmaktadır.
Dolayısıyla, “ayrılıkçı eğilimler” İskoçya’dan Katalonya’ya, oradan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne uzanırken, buna küreselleşme-yönetişim hattından bakmaktan çok, yeni ulus-devlet talepleri olarak değerlendirmek gerekmektedir. Yaşananlar post-modern bir yüzeyden ziyade, “yeni tip bir modernleşme” zemininde görülmektedir. Avrupa coğrafyasında, yaşanan siyasal birikimle belki bu talepler, AB’yi de zayıflatacak, “çok devletli” bir kıta ile sonuçlanabilir. Bununla birlikte, Ortadoğu’da sadece İsrail’in bölge ülkesi olarak desteklediği ve büyük güçlerin hızlandırdığı “Barzani referandumu” ile ortaya konulan talep, kanlı ve kronik bir çatışma ortamını göstermektedir. Üstelik Ruslar’ın hazırladığı anayasa ile PKK/PYD terör yapılanması, “yeni Suriye”de teritoryal bir alanda, siyasi bir antiteye dönüşmek üzeredir. Hatta Türkiye içinde, PKK/KCK terör yapılanmasının belediyeler için öngördüğü “özyönetim” modeli, Suriye’deki sözde kantonal yapılanmayla aynı kapsamda ele alınmaktadır. Bu da, Türk kamu yönetimi içinde yer alan bir kısım belediyelerin, siyasi ve mali anlamda, bir paralel terör yönetimi tarafından manipüle edilmesi anlamını taşımaktadır.
Barzani referandumuna kanımca bir de bu yönden bakmak yerinde olacaktır…