26 Eylül 2017 Salı

AYRILIKÇI EĞİLİMLERİN KÜRESELLEŞMESİ: BARZANİ ÖRNEĞİ


http://politikaakademisi.org/2017/09/26/ayrilikci-egilimlerin-kuresellesmesi-barzani-ornegi/

25 Eylül 2017’de, Barzani’nin -Irak anayasasında tanımlanan “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” sınırları ve dışında “tek taraflı” olarak- düzenlediği ve Irak merkezi hükümeti ve uluslararası kurumlar tarafından tanınmayan referandumda “ezici çoğunlukla” bağımsızlık için evet çıkacağı belliydi. Konu Batı medyasında öylesine romantik bir üslupla ele alınıyor ki, konu Barzani’yi de aşarak, Türkiye, İran ve Suriye’yi kapsayan, “Büyük Kürdistan” haritasına odaklanıyor. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın 19. yüzyılda, hatta Rusya’nın  18. yüzyıl sonlarından itibaren pişirdiği, “Kürt devleti hayali”, bir bakıma gerçek oluyor.
Bu süreci sadece, 1990’lardaki gelişmelerin bir uzantısı olarak görmek, elbette tarihsel arka planın bulunmadığı, yüzeysel ve güncel bir çerçevede sıkışmış gündemi ifade ediyor. Şeyh Ubeydullah İsyanı’ndan bu yana, 130 yılı aşan bir zaman diliminde, “ulus inşa etme süreci” artık son aşamada, kendi devletini, bugünün “düvel-i muazzama”sı ile dayatıyor. Sevr’in bugünkü en önemli savunucularından biri olan Mesut Barzani, babası Molla Mustafa Barzani ve dedesinin yolundan gidiyor. Ülkemizde de içselleştirilmiş bir söylemle, 4 ülkeye yayılmış bir halkın devlet kurması gerektiği savı, inşa edilmiş bir hakikat alanıyla bizleri sarmalıyor. Dolayısıyla, Türkiye’de “muhafazakar sağ”dan “sosyalist sol”a uzanan bir yelpazede, deyim yerindeyse kendisini farklı politik kimliklerle ortaya koyan bir lobi, artık “son günü“ beklemenin sabırsızlığı içinde davranıyor.
1916 Sykes-Picot, 1920 San Remo Konferansı ve Sevr Barış Antlaşması’nın yüzyıl sonra, bölge ve dünyadaki gelişmelerle uygulama alanı bulması, pek çok akademik teze hipotez oluşturacak bir problematiği dile getiriyor. Öte yandan, Ortadoğu’daki her bir adım kolaylaştırıcı bir işlev üstleniyor. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in SANA’ya verdiği mülakatta “Kürt özerkliğine” hazır oldukları mesajını vermesi, 2011 öncesine kadar, kendi Kürtleri’ne yurttaşlık dahi vermeyen rejim açısından hayli ilginç bir manevrayı işaret ediyor (http://www.reuters.com/article/us-mideast-crisis-syria-kurds/damascus-says-syrian-kurdish-autonomy-negotiable-report-idUSKCN1C10TJ).
Rusya’nın hazırladığı “yeni Suriye anayasası”nda, Kürtler’e özerkliğe zaten yer verilmişti (http://theduran.com/russias-constitution-for-syria-is-not-intended-seriously-and-is-just-a-diplomatic-play-full-text-and-analysis/). Öte yandan, sadece Ortadoğu’da değil, Avrupa’nın farklı coğrafyalarında da, tarihsel ayrılıkçı eğilimler siyasallaşmakta, resmi ya da gayrı resmi referandum talepleri ete kemiğe bürünmektedir. İskoçya’da yapılan referandumda, her ne kadar az bir oranla “birlikte kalma” iradesi ortaya çıksa da, yeni referandum talepleri ister istemez dillendirilmektedir. Özellikle Britanya’nın AB’den çıkması süreci, ülke sathında düzenlenen “Brexit” referandumundan sonra ortaya çıkınca, “Scotexit” konusu, yeniden gündeme getirilmiş, ancak genel seçimlerde İskoç Ulusal Partisi (SNP) gerilediğinden, talep şimdilik ertelenmek durumunda kalmıştır. Romanlara konu olan İspanya İç Savaşı’ndan neredeyse 80 sene sonra, yeniden bir çatışma öngörülmese de, Katalonya’nın referandumunu içeren bağımsızlık talebi ise, İspanya içinde siyasal gerilimi arttırmakta ve yeni bir çalkantı riskinden AB ve İspanya içinde korkulmaktadır. 1980’lerde ve 1990’larda Kanada’nın Quebec bölgesinin ayrılma referandumlarında “hayır” çıksa da, her bir referandum, kazanılan özerklik ve imtiyazların artmasına neden olmaktadır.
Dolayısıyla, “ayrılıkçı eğilimler” İskoçya’dan Katalonya’ya, oradan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne uzanırken, buna küreselleşme-yönetişim hattından bakmaktan çok, yeni ulus-devlet talepleri olarak değerlendirmek gerekmektedir. Yaşananlar post-modern bir yüzeyden ziyade, “yeni tip bir modernleşme” zemininde görülmektedir. Avrupa coğrafyasında, yaşanan siyasal birikimle belki bu talepler, AB’yi de zayıflatacak, “çok devletli” bir kıta ile sonuçlanabilir. Bununla birlikte, Ortadoğu’da sadece İsrail’in bölge ülkesi olarak desteklediği ve büyük güçlerin hızlandırdığı “Barzani referandumu” ile ortaya konulan talep, kanlı ve kronik bir çatışma ortamını göstermektedir. Üstelik Ruslar’ın hazırladığı anayasa ile PKK/PYD terör yapılanması, “yeni Suriye”de teritoryal bir alanda, siyasi bir antiteye dönüşmek üzeredir. Hatta Türkiye içinde, PKK/KCK terör yapılanmasının belediyeler için öngördüğü “özyönetim” modeli, Suriye’deki sözde kantonal yapılanmayla aynı kapsamda ele alınmaktadır. Bu da, Türk kamu yönetimi içinde yer alan bir kısım belediyelerin, siyasi ve mali anlamda, bir paralel terör yönetimi tarafından manipüle edilmesi anlamını taşımaktadır.
Barzani referandumuna kanımca bir de bu yönden bakmak yerinde olacaktır…

12 Eylül 2017 Salı

BARZANİ REFERANDUMU ÖNCESİNDE İSRAİL’İN KÜRT POLİTİKASI


http://politikaakademisi.org/2017/09/12/barzani-referandumu-oncesinde-israilin-kurt-politikasi/

7 Eylül 2017’de, ABD’deki önemli düşünce kuruluşlarından Washington Institute, İsrail Genelkurmay Başkan Yardımcısı Yair Golan’ı ağırladı. Soru-cevap bölümünde,  General Golan’ın PKK terörü ve Barzani bağımsızlığı hakkında söyledikleri gerçekten inanılmazdı. Türk medyasına da düşen beyanlarında, Golan, İsrail devletini bağlamadığını ifade ettiği sözlerinde, PKK’yı terör örgütü olarak görmediğini dile getirdi (http://www.washingtoninstitute.org/uploads/Documents/other/GolanTranscript20170907-3.pdf).
Aslında İsrail’in Kürt politikasında, Golan’ın da işaret ettiği üzere, 1950’lerin sonundan beri Irak Kürtleri ağırlıklı bir bakış açısı ve gelecek stratejisi mevcuttur.  Irak’ta 1958’de General Kasım’ın gerçekleştirdiği askeri darbeden sonra, Molla Mustafa Barzani, SSCB’den dönerek kendi deyimiyle devrime  destek vermişti. SSCB’ye ise, İran’ın SSCB tarafından geçici olarak Britanya ile eşzamanlı işgal edildiğinde, SSCB destekli kukla Mahabad Kürt devletinin bileşenlerinden biri olmak için geldiği ve İran merkezi kuvvetlerinden kaçmak zorunda kaldığı İran’dan gelmişti. 12 senelik sürgünden sonra, Irak’a geçtiğinde, beklentisi “özerklik” idi. Kasım’dan beklediği vaatlerin yerine gelmemesi üzerine, 1962-1975 arasında Irak’ta bir Kürt ayaklanması başlattı. Bu ayaklanmaya, 1958 darbesinden sonra SSCB’ye yaklaşan Kasım’ı destabilize etmek için bölgedeki  ABD müttefikleri, “Şah’ın İran’ı” ve İsrail destek verdi.  Türkiye, kendi iç ahengini bozmamak adına, ayaklanmaya sempatik bakmadığı gibi, tedirginlik yaşadı. ABD müttefikleri arasındaki çelişkiler bir yana, İsrail, “Arap olmayan bir bölgesel müttefik” kazanma uğruna Irak’ta özel bir Kürt politikası izledi. 1975’te Irak’ın ABD ile ilişkileri düzelmeye başlayınca, İran Kürt hareketine verdiği desteği kesti ve iki ülke arasında Cezayir Antlaşması imzalandı. Irak merkezi kuvvetleri Barzani liderliğindeki Kürt aşiretlerine saldırınca, İran sınırı kapadı ve yeni katliamlar gerçekleşti.
İsrail, doğrudan olmasa da dolaylı destek politikasına devam etti. Kültürel ve antropolojik çalışmalar, akademik faaliyetler, bu alanda kesifleşti. Zaman zaman psikolojik harp teknikleriyle, Barzani’nin Yahudi olduğu efsaneleri üretildi. Bu yakınlaşma için çıkarılan tevatürler, ne kadar devlet kaynaklıydı elbette bilinemez. Ve İsrail’in “Kürt politikası” başlığından ziyade “Barzani politikası” demek, belki belli bir süreç için daha isabetli olurdu.
İran-Irak Savaşı arasında, göreli anlamda hareket serbestisi kazanan Barzani ve Talabani çizgisi, savaş sonrası Halepçe Katliamı’nın darbesini alsa da, ne zaman ki Birinci Körfez Savaşı sonrası, 36. Paralel’in kuzeyi, BMGK kararıyla “uçuşa yasak bölge” ilan edildi, güvenliği İncirlik’te konuşlanan uluslararası Çekiç Güç tarafından sağlandı, işte o zaman bölgenin yazgısı, Kürtler’in kaderi değişti.
Seymour Hersh’in 2004 yazında The New Yorker’da kaleme aldığı “Plan B” makalesinde de görüldüğü üzere, gerek iki Körfez Savaşı, gerekse de İkinci Körfez Savaşı (Irak Savaşı) sonrasında, Barzani’nin “Peşmergeleri”, İsrail Ordusu’ndan emekli olduğu ya da istifa ettiği rivayet edilen seçkin subayların oluşturduğu Mistaravim tarafından eğitildi (https://www.newyorker.com/magazine/2004/06/28/plan-b-2). Barzani, 2005’te ABD’nin hazırlattığı ve oylattığı “yeni Irak federal anayasasıyla” özerkliğe kavuşurken, artık Peşmergeleri de ordulaşmıştı. Gün geçtikçe gerek iktisadi, gerekse de askeri açıdan, Irak devletinden fiilen uzaklaşmaya başladı.
Daha geçen ay İsrail Başbakanı Netanyahu’nun –Jerusalem Post’un haberine göre- ülkesini ziyaret eden ABD Kongresi’nden 33 Cumhuriyetçi milletvekiline “Kürtler bağımsız devlet sahibi olmalı” dediğini bir yere kaydedelim (http://www.jpost.com/Middle-East/Netanyahu-to-Congressmen-Kurds-should-have-a-state-502336).
Barzani ise, Türkiye’nin kurucu antlaşması Lozan’a atıfta bulunarak, “Lozan Antlaşması’ndan bu yana bağımsızlığı hayal ediyoruz. Bölgedeki yeni gerçekler Ortadoğu haritasını yeniden çiziyor. Söz konusu antlaşmada Osmanlı İmparatorluğu’ndan geri kalanlardan Kürtlere bir devlet sağlanması taahhüdüne uyulmadı” dedi (http://www.aljazeera.com.tr/haber/barzani-lozandan-beri-bagimsizligi-hayal-ediyoruz).
1991’den sonra, 1916 Sykes Picot ve 1920 San Remo düzeni anımsatılırken, bölgedeki işgaller ve iç çatışmaların nasıl sonuçlar yarattığı görülmektedir. 2011 sonrası, Suriye’deki kaosta Türkiye üzerinden bölgesel vesayet hesapları yapılırken, Suriye’nin kuzeyinde PKK terör örgütünün ikiz yapılanması PYD, kantonal yapı egzersizlerinde, ABD ve Rusya’nın desteğini aldı. Hatta Ruslar’ın hazırladığı yeni anayasa taslağında, “PYD bölgesine özerklik” bile tanımlandı (https://www.memri.org/reports/russian-draft-proposal-new-syrian-constitution). Barzani ve PYD arasında ne kadar uzlaşmaz çelişkiler olduğu savlansa da, ikiz bir özerkliğin, Akdeniz’den İran sınırına bir “büyük Kürdistan” hayalini, Araplar devletsizleşirken, Kürtler için mümkün kılan bir altyapıyı hazırladığı gözüküyor.
İsrail’in Barzani politikasının yanısıra, PKK-PYD hattında, her ne kadar General Golan görüşlerinin kendi devletini bağlamadığını iddia etse de, Hizbullah-İran-Esad tehdidine karşı Suriye’de PYD’yi, Irak’taki İran vesayetindeki merkezi yönetimine karşı Barzani’yi desteklemesi sadece İran karşıtlığıyla açıklanabilir mi?
Türkiye açısından bakılacak olursa, iktidar partisinin büyük kongresinde “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye karşılanan Barzani, Nakşilik ve ABD müttefikliği zemininde, 2007 Beyaz Saray zirvesi sonrası Türkiye’nin resmi ilişki kurduğu bir antitenin başıdır. 1991-2003 arası, Türkiye’nin de katkılarıyla, ekonomik bir temel kazanmıştır. Her ne kadar siyasal iktidar Barzani referandumuna resmi söylemde karşı çıksa da, asıl kaygıyı, domino etkisi ve Suriye’deki PKK-PYD terörü çerçevesinde hissetmektedir.
Parçalanan Ortadoğu’da Kürt devlet/devletçikleri, İsrail açısından nefes alma kanalları mıdır? İsrail’in görev süresi  bitmekte olan ve Türkiye’de veda ziyaretlerini gerçekleştiren İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen, Hürriyet’e verdiği mülakatta “Kürt devleti konusunda İsrail bir taraf değil” demiştir (http://www.hurriyet.com.tr/kurt-devleti-konusunda-israil-bir-taraf-degil-40574911). Bununla birlikte, ortaya konulan politika, “Kürt bağımsızlığı”nın İsrail’in bölgede 1950’lerden beri geliştirdiği siyasalarda politikasının bir unsuru haline getirildiğini net biçimde göstermektedir.
Türkiye-İsrail ilişkileri normalleşirken, Barzani yaklaşımındaki koşutluklar, PKK-PYD teröründe siyasi açmaza dönüşmektedir. Barzani referandumu öncesi, İsrail, Kürt politikasında artık daha açık konuşmaktadır. Yaşanan gelişmeler, ABD-Rusya dahil, küresel ve bölgesel aktörlerin hesaplarını bir kez daha bozacak bir içeriktedir. Türkiye ise bu parantezde  ne yazık ki daha yapısal sorunlara gebedir…
Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

23 Ağustos 2017 Çarşamba

ORTADOĞU'DA KÜRESEL MUHAFAZAKARLIK VE YENİDEN REALİZM...


http://www.sosyaldemokratdergi.org/deniz-tansi-ortadoguda-kuresel-muhafazakarlik-ve-yeniden-realizm/

Tarihsel süreç içinde, büyük güçlerin rekabet ve savaş alanı olan Ortadoğu, ne yazık ki akıllara; kan, gözyaşı, çatışma ve terörle geliyor. Trump’ın ABD başkanlığı görevini üstlenmesinden sonra farklı bir Ortadoğu tasarımıyla karşı karşıya gelinmiş görülüyor. Her ne kadar özde bir değişiklik kaydedilmiyorsa da,  Obama dönemindeki “sözde Arap Baharı”, “ılımlı İslam”, “İhvan” ve “Katar” başlıklı siyasalar, artık değerini yitirmiş gözüküyor.
Obama; “piyasa ekonomisi”, “biçimsel demokrasi” ve “İslamcı” akımlar arasında bir ilinti kurarak bölgedeki değişimi -deyim yerindeyse- değerlere dayalı, İslamcı bir demokrasiyle yerine getirecek bir arayış içindeydi.  Bu anlayış ise, “neo-con” Oğul Bush ve ekibinin 11 Eylül 2001 sonrası Ilımlı İslam arayışlarının “liberal” bir uzantısıydı. Obama, savaş yerine iç siyasal mobilizasyonla, 1980’lerin sonunda Doğu Bloku’nun yıkılmasında tanık olunduğu üzere, Ortadoğu’da da İslamcı ağırlığı olan “halk ayaklanmaları” yoluyla özgürlüklerin sağlanacağı gibi oksimoron bir siyaset güttü.
Ortadoğu’da Trump faktörü
Sonuçta, Libya’da devlet fiilen ortadan kalktı ve Suriye kaosunda logaritmik bir sıçrama gösteren IŞİD -Irak içlerinden Suriye’ye kadar uzanan- “kapkara bir imparatorluğa” dönüştü. Mısır’da İhvan en fazla bir yıl iktidar oldu; Mübarek’i deviren askerler Mursi’yi de devirerek, Suudlar’ın ve Körfez ülkelerinin sponsorluğunda, Batı destekli bir darbeyle Genelkurmay Başkanı Sisi’yi ülkenin başına geçirdiler.  Bu dönemde, “sözde Arap Baharı”nın merkezinde Suriye yer almıştı. “Esad gidecek, İhvan gelecek” sloganında, Türkiye’deki siyasal iktidar da heveslenirken; ortaya Rusya’nın ağırlığının arttığı, askeri, iktisadi ve sosyal açıdan nüfuz ettiği, haritası bölünen bir Suriye coğrafyası çıktı.
Obama sonrasında Trump, Rusya ile birlikte “IŞİD karşıtı siyasete” ağırlık verirken, yine Rusya ile beraber Suriye’de PYD yapılanmasına “IŞİD karşıtlığı” çerçevesinde destek verdi.  25      Eylül 2017’de bağımsızlık referandumuna hazırlanan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Başkanı Barzani de, hem siyasal iktidarın, hem de ABD’nin en sağlam müttefiklerinden biri olarak güçleniyor.  Trump, bölgeye gerçekleştirdiği ziyaret öncesi Mısır devlet başkanı Sisi’yi en iyi şekilde ağırlayarak, tercihlerini vurguladı. Bölgedeki temaslarında ise Suudi Arabistan, İsrail ve Vatikan ön planda konumlandı.
Trump, Suudi Arabistan’ın bölgede ABD siyasetindeki konumunu merkezi zemine alırken, 110 milyar dolarlık silah satışı anlaşmasıyla net mesajlar verdi. İsrail’i ABD’nin “stratejik ortağı” olarak yeniden ön plana çıkardı; Obama döneminde yara alan ilişkileri onardı. Suudi Arabistan’la Sünni İslam’a, İsrail’le Yahudi dünyasına, Vatikan’la ise Katolik Hıristiyan dünyasına seslendi. Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezinde, dinlere dayalı uygarlıklar çatışmasına başka bir pencereden bakarak, bu sefer yine dinler üzerinden “uygarlıklar uzlaşması” tasarımını ortaya koydu. Dikkat edilecek olursa, ister “çatışma” isterse de “uzlaşma”da referans, dinler üzerinden veriliyor ve her ikisinde de muhafazakar bir siyaset anlayışı öne çıkıyor. Trump’ın muhafazakarlığında, ülkelerin rejimlerinde demokratik bir nitelik aramayıp her rejimi olduğu gibi kabul ederek, stratejik işbirliği ve elbette ABD çıkarları kutsanıyor. Bu yüzden, Suud rejimi ile İsrail siyaseti gibi çok zıt gözüken yapılar ABD siyasetinde belli bir yüzeye yerleşiyor.
Katar krizi ve Türkiye
Bu bağlamda ise “İran karşıtlığı” çok daha fazla pekiştiriliyor. Zira Suud ve İsrail rejimlerinin ortak düşmanı “İran tehdidi” olarak gündeme geliyor. Tam da bu noktada, “Katar krizi” bir başlık olarak yükseliyor. Basra Körfezi’nde İran’la ortak doğal gaz alanları, Hamas’a gösterdiği ev sahipliği, sözde Arap Baharı sırasında İhvan’a verdiği destek ve El Cezire’yi “bölgesel bir CNN” gibi kullanarak Ortadoğu’da “canlı yayında halk devrimleri” örgütlemesi Katar’ı hedef ülke haline getirdi.
Türkiye’de siyasal İslam zeminindeki siyasal iktidar, Suudi Arabistan’la ilişkilere her zaman özen gösterirken, “Katar krizi”nde, simgesel bir askeri üsle, sürece ortadan dahil oldu. Suudi Arabistan’a ve Körfez ülkelerine meydan okurken, Suriye’ye olası yeni askeri operasyonlar için sinyaller verdi. Ancak ABD’nin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, İsrail, Mısır, Ürdün temelindeki siyasetinde, Türkiye’nin tamamen sistem dışına çıkacağı beklentisi boşunadır. Nasıl bir zamanlar Suriye üzerinden bölgesel liderlik taslanmaya çalışılmışsa, Katar krizinde bu ülkeyle “ikili bir değerli yalnızlık” ya da ayrı bir merkez olmaya mı çalışılmaktadır? Rusya’yla yakınlaşan siyaset, Suriye’deki siyasette tamamen ters düşmektedir.
Bu bağlamda, Trump’ın siyasetinde “demokrasi ihracı” değil, muhafazakar siyasetin uluslararası ilişkilerdeki realizmi gündeme gelmekte; bir zamanlar Türkiye-Suriye-Mısır üzerinden düşünülen “İhvan kuşağı” çok hızlı biçimde tarihin arşivinde sararmaktadır. Siyasal iktidar ise, “değerler” ve “realizm” ikileminde, daha önce defalarca görüldüğü üzere, yine kısa sürede realizmle nikah tazeleyecektir.
*Deniz Tansi
Yrd. Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi
dtansi@gmail.com

21 Ağustos 2017 Pazartesi

BARZANİ REFERANDUMU NE ANLAMA GELİYOR?


http://politikaakademisi.org/2017/08/21/barzani-referandumu-ne-anlama-geliyor/

25 Eylül 2017’de düzenleneceği açıklanan, Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi olarak adlandırılan Barzani bölgesinin “bağımsızlık referandumu”, pek çok soru işaretini de beraberinde getiriyor. 30 Ocak 2005’te, ABD vesayetinde oylanan Irak anayasa referandumunda, Barzani’nin kontrolündeki bölgede, gayrı resmi bir sandık konularak, sözde bağımsızlık referandumu da eşzamanlı yapılmış ve % 99’a yakın “evet” oyu verildiği açıklanmıştı. 12 yıl sonra ikinci kez gündeme gelen 2017 model “sözde bağımsızlık referandumu” arefesinde, aradan geçen pek çok olay ve olgu olduğunu not etmek gerekmektedir.
1991’deki Birinci Körfez Savaşı’nın ardından, Saddam’ın Barzani ve Talabani güçlerine karşı geçtiği saldırı sonrası, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’ne başvurusu üzerine, 36. paralelin kuzeyi Saddam’a “uçuşa yasak bölge” haline getirilmiş, bölgenin güvenliği de İncirlik üssünde konuşlanan uluslararası Çekiç Güç’e verilmişti. Bu bölge, 1991-2003 yani iki körfez savaşı arasındaki dönemde, bir antiteye yani siyasal varlığa dönüştü. Türkiye ve Ortadoğu’da ilginç olan konu, Britanya ve Rusya arasında “Şark Meselesi”nin yaratıldığı, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Batı vesayetinde bir Kürt bağımsızlığı ya da Kürt hareketinin farklı vesilelerle gündeme gelmiş olmasıdır. 1881’de, ilk modern Kürt isyanı sayılan Şeyh Ubeydullah isyanından beri, bu çelişki, çeşitli vesilelerle yaşanmaktadır.
Benzer durum, Sevr’deki ”Kürt özerkliği” ya da Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde yaşanan “Koçgiri isyanı”, Cumhuriyet sonrası “Şeyh Sait isyanı”nda defalarca tekrarlanmıştır. Önceleri İslamcı hareketlerle anılan bu ayaklanmalar, 1950’lerde Ortadoğu, 1960’lardan itibarense Türkiye özelinde sol hareketlerle harmanlanmış, hatta günümüzde Türkiye’deki sol siyasetin üzerinde tahakküm kurmaya varan bir çerçeveye ulaşmıştır.
Peki Barzani bu fotoğrafın neresindedir. Baba Molla Mustafa Barzani, 1958’de General Kasım’ın  darbesinden sonra, SSCB’den Irak’a dönmüş; ancak beklediği özerklik vaadi yerine getirilmeyince, 1962-1975 arasında Şah’ın İran’ı ve İsrail’in ABD öncülüğündeki desteğiyle, “büyük ayaklanma”yı başlatmıştı. Türkiye’de feodaliteyi diline dolayan sol hareket, Barzani’nin aşiret özelliklerine yok saymış, farklı bir sentez arayışına girmişti. Ancak hesap etmedikleri, Barzani’nin olağanüstü “esnek” siyasetiydi. Sözgelimi SSCB destekli Baba Barzani, SSCB’den Irak’a döndükten sonra, ayaklanmasını ABD patronajında gerçekleştirmişti.
1991 sonrası oğul Barzani, aşiret özellikleri, İslami karakteri ve Nakşibendi kökleriyle, daha çok kendini göstermeye başladı. İran-Irak Savaşı sürecinde hareket serbestisi kazanan Barzani, iki körfez savaşı arasında önce Talabani’yle çatıştı, sonra Türkiye-ABD aracılığında Talabani’yle uzlaştı, Irak anayasasıyla “özerkleşti”, hatta bir ara “Yahudi” olduğu söylentisiyle İsrail’le geleneksel bağını güçlendirdi ve bugün de bağımsızlık için nabız yokluyor. Öte yandan, Türkiye’de iktidar partisinin (AKP) büyük kongresinde “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganıyla karşılandı ve Nakşi-İslamcı yönüyle Türkiye’de muhafazakarlığın İslamcı yönünü ve ortak paydasını vurgulamasına vesile olundu. “Kemalist Cumhuriyet”e karşı olma parantezinde, “sosyalist sol”dan “İslamcı sağ”a uzanan geniş bir politik spektrumun aktif ya da pasif desteğini aldı.
Belki bugün “bağımsızlık” Barzani açısından biraz daha vade gerektiriyor. Ancak artık imkansız değil; sadece zamanlama meselesini içeriyor. Suriye’deki “PYD” terörüne karşı, daha “zararsız”, Britanya ve ABD hattındaki “bizim çocuk” Barzani’ye karşı, bölgesel bir hareketin mimarisi gerçekten çok zor. İran Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye ziyareti, bölgesel bir hareketin emaresi gibi görülse de, fazlaca anlam yüklenen bir teması andırıyor. Zira Barzani, Batılı güçlerin yanısıra, Rusya’yla da dengeli bir siyasetle, sosyalist, İslamcı, sağcı, solcu, bölgesel-bölge dışı güçlerle oldukça pragmatik bir diplomasi ve yaklaşımla adım adım hedefine ilerliyor.
Suriye’de Kürt bölgesiyle, Barzani bölgesi, “büyük Kürdistan” haritasını oluşturur mu? Bu birleşik harita Akdeniz’e bu vesileyle ulaşır mı? Fazlaca komplo teorisi kokan bu zihni egzersizler, Barzani’ye sadece hareket alanı kazandırıyor. İktidar partisi delegelerinin “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye slogan attığı, en sekülerinden, en muhafazakarına Türk burjuvazisinin 1200 şirketi ve daha fazlasının iş yaptığı, İsrail’in Mistaravim grubunun Peşmergeler’i eğittiği, ticari ve sınai yatırım yaptığı, ABD üslerinin arttığı, Rusya ve Çin yatırımlarının yoğunlaştığı Barzani bölgesi, olanca rahatlığıyla bu ya da bundan sonraki referandumlarla kendisine bir meşruiyet alanı çiziyor. Bölgesel ve bölge dışı güçler de, bu tarihi sürece tanıklık ediyor ve bu süreci işbirlikleriyle güçlendiriyor.
Yaşanan tarihsel dönüşüm; Musul, Kerkük meselesi, Irak merkezi yönetiminin olası tepkisi, çöken IŞİD sonrası ortam derken, bölgedeki parçalanan Araplar, devletleşen Kürtler ve seyirci ülkelerle ilginç bir tabloyu ortaya koyuyor…

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ