26 Ocak 2015 Pazartesi

AB'DE "KIZIL SİRTAKİ" DÖNEMECİ...

Komşumuz Yunanistan'da 25 Ocak 2015'te yapılan genel seçimlerde,  radikal Sol ittifak (Syriza)nın başarısı tahmin ediliyordu ancak bu kadar puan farkı sağlayacağı, hatta hükümeti hemen kurma aşamasına geleceği öngörülemiyordu. Syriza ve genç lideri Çipras, beklenmedik bir seçim zaferi yakalarken, konu sadece Yunanistan'ın sınırları içinde değil, aynı zamanda AB, hatta küresel kapitalizm açısından, önemli kaygıları dile getirdi.
AB'yi "Soğuk Savaş" sonrası büyülü yapan şey, hem yaşlı kıtada savaş olasılığının azalması, ancak ondan da önce, gelişmiş Batı Avrupa'daki sınai-ekonomik gücün, tüm bir birlik içine dağılacağı ile ilgili beklentilerdi. Bu bağlamda, iki kutuplu dünyada, ABD ve SSCB'nin blokları içinde bölünen Avrupa, nihayet, "tek siyasal birlik", "tek gümrük", "ortak para birimi", "ortak dış politika", "ortak savunma" parantezlerinde, ABD'nin siyasal evrimini tekrar edecekti. Şöyle ki, ülkelerin egemenliklerini koruduğu konfederal yapıdan, uzun vadede federasyona dönüşecek bir süreç yaşanacaktı. Çift kutuplu dünyada, ABD'nin içinde yer almamasına rağmen, ekonomik ve siyasal desteğiyle, Batı'nın ekonomik ittifakı olarak gündeme gelen Avrupa Kömür Çelik Birliği (1951), Roma Antlaşması'yla (1957) Avrupa Toplulukları'na ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)na, Soğuk Savaş sonrasında ise Avrupa Topluluğu (AT) ve en son adıyla Avrupa Birliği (AB)ne dönüştü. Kopenhag ve Maasricht kentleriyle anılan; siyasal ve ekonomik kriterler, nihayet bir Avrupa gücünün oluşmasıyla ilgili umutları ortaya koyuyordu.
Aslında tam da bu noktada "umut", Yunanistan'da temsil edilen ve kısa zamanda yayılacağı hissedilen değişimin tılsımının adı olarak duruyor. 1980'lerin başında, o zamanki adıyla AET'ye, İspanya ve Portekiz'le birlikte kabul edilen Yunanistan, neredeyse 35 yıldır, bu üyeliğin ekonomik ve sosyal karşılığını göremedi. En azından, ülkede yaşayan yurttaşlar, emeğiyle geçinenler, zaman içinde gelirlerinde hissedilir azalmalar gördüler, 2000'lerde Euro'ya geçişle birlikte, "hayat pahalılığı", "işsizlik", bir bakıma gündelik yaşamın rutinleri arasına girdi. Zamanla, AB içinde, ekonomik ve siyasal gücüyle başat duruma geçen Almanya, "kemer sıkma politikaları", "finansal disiplin" gibi kavramların simgesi olarak, Yunan vatandaşının yaşamını işgal etmeye başladı. Üstelik Yunanistan'dan şikayetler çoğaldıkça, çok da çirkin bir üslupla, "tembellik" suçlaması, çoğu zaman aşağılayarak ortaya konuldu.
Yunanistan, kamu harcamalarının çok , maaşların fahiş olduğu, istihdam fazlasının yaşandığı; verili zeminde gerçekleşen ekonomik krizin, ancak "sıkı finansal politikalar" ile aşılabileceği reçeteler zincirine muhatap oldu. Ülkemizdeki siyasal dönüşümün, 2001 ekonomik krizinde mayalandığını anımsarsak, 2002'deki siyasal değişim, dışlanan yoksul kesimlerin desteğiyle AKP'nin "sandıktaki devrimi" ile bütünleşmişti. Ancak AKP, neo-liberal reçetelere karşı çıkmadığı gibi, Derviş politikalarının sadık bir uygulayıcısı oldu, küresel likidite bolluğu, Körfez sermayesini Türkiye'ye çekme, inşaat sektörünün öncülüğünde, katma değer yaratmayan, bununla birlikte kısmı istihdam sağlayan, yan sektörleri büyüten, finansal ekonomiyle barışık bir siyasa uyguladı. IMF reçeteleri realize edildikten sonra da, "IMF karşıtı" popülist söylem dile getirilmeye devam etti.
Yunanistan'da ise, neo-liberalizmle barışık değil, tam tersi neo-liberalizme savaş açan bir siyasal iktidar oluşuyor. AKP'nin "muhafazakar-İslamcı-popülist-neo liberal" çizgisinin tam tersi, Sosyalist bir siyaset, iklime egemen oluyor. AKP'nin doğuşu, Batı'nın Ortadoğu'ya sunduğu bir "ılımlı reçete" idi. Halbuki Syriza, AB'ye meydan okuyan, IMF reçetelerine sırtını dönen, bir "meydan okuma"yı içeriyor. İstihdam ağırlıklı, varlıklı kesimleri vergilendiren bir ekonomik dönüşümü ifade ediyor. Çalışan kesimlerin refahını gözeten, işsizliğe karşı seferberlik içine giren vaatleri var.
Peki Syriza başarılı olur mu? Yanıt vermek için çok erken. O zaman şu soruyu soralım. Almanya'da çalışan işçinin saat başı ücretiyle, Yunanistan'da çalışan işçinin ücreti, eşitliği bir tarafa bıraktım, en azından denk mi? Sorunun yanıtı aşikar olmakla birlikte, AB'nin "yaşlı kıtada", uzun vadede hedeflediği federasyonu, ekonomik-siyasal denklik üzerine kurması gerekmez miydi? Artık "çok vitesli" Avrupa, daha çok dillendirilirken,  2004 genişlemesinden anımsanacağı gibi, "Polonyalı muslukçu" benzetmeleri, hala hatırlarda. Doğu ve Güney Avrupa'yı aşağılayarak, kendi nüfuzlarını bu coğrafyaya dayatan ama "pasta"yı paylaşmayan Fransa-Almanya ekseni , siyasal ütopyalardan vazgeçme eğilimi içine girer mi? İşlevselci ekonomik birlik yanlısı Britanya, bu fotoğrafın neresinde durur? 2014 Eylül'ündeki İskoçya referandumunda da "AB'nin geleceği" oylanıyor, "uluslar Avrupası" mı, "bölgeler Avrupası" mı sorusu, bir kez daha zihinlere geliyordu. Eylül'de AB açısından İskoçya'nın Britanya'da kalmasıyla, "uçurumun kenarından" dönüldüyse de, Kasım 2014'teki Katalonya referandumu gayrıresimi olmasaydı, İspanya'nın "birliği" ve AB'nin "B"si, domino teorisine dönüşecek bir dağılmanın başlangıcı mı olacaktı? Bu minvalde, "ayrılıkçı bölgesel talepler", "güçlenen radikal Sol", "yükselen faşizm"; her bir farklı başlık, "AB'nin geleceği" sorularını arttırıyor.
Yunanistan seçimlerindeki başarısıyla Syriza, son yıllarda küresel ekonomik krizin daha da çok tahrip ettiği AB'yi deyim yerindeyse deşifre ediyor. Öte yandan ABD-AB arasındaki "transatlantik ekonomik ittifakı" çalışmaları "ekonomik NATO" olmaya aday, küresel kapitalizmin, bu arada AB'nin "can simidi" olacak bir çıkış yolu mu?
Sorular bitmez ama, bir yandan da AB ülkeleri içinde Yunanistan'daki Altın Şafak, Fransa'daki Le Pen, Almanya'da Pegida derken, neo faşizmin yükselişini de göz ardı etmemek gerek.
Fukuyama'nın müjdelediği! "tarihin sonu", bu sefer komşumuzdan başlayan "yeni bir başlangıç", "yeni bir tarih yazmaya" aday mı? Başka dünya isteyenler, Şili'de Allende'nin başarmaya çalıştığını yineleyecekler mi, yoksa benzer akıbetler mi olacak?
Syriza'yı gönülden kutlarken, bu soruları bir yere not etmek, zafer sarhoşluğu içinde, 1977 Haziran'ında Türkiye'de yaşadığımız coşku ve hüsranı unutmamak gerekiyor...
 

6 Ocak 2015 Salı

2015'TE "ÇİFTE KUMAR"...

2014'ün son günlerinde, Başbakan ve AKP Genel Başkanı Davutoğlu'nun "kendi evi"nde, yani AKP Konya İl Kongresi'nde, Hamas lideri Meşal konuştuğunda, bunun sadece bir "siyasal gösteri" ya da seçime yönelik bir "siyasal yatırım" olduğu düşünülmüştü. Özde doğru olmakla birlikte, Ortadoğu'daki karışık denklemlerde Hamas'ın "yeni açılımları"nın Türkiye temaslarında ifade edildiği kulislere yansıdı. Yakın tarihteki gelişmeleri anımsarsak, 2011'e kadar Şam'da yaşayan Meşal, "gecikmiş Arap Baharı"nın Suriye'ye yansımasıyla, Esad yönetimiyle bozuşmuş, bu ülkeyi terketmek durumunda kalmıştı. O zamana kadar, Suriye-İran ekseniyle fiilen müttefik halinde etkinlik gösteren Meşal, 2007'den beri Gazze'deki fiili Hamas yönetimini, İran açısından "Hizbullah Lübnanı"nın ardından Doğu Akdeniz'deki "ikinci çıkış noktası" haline getirmişti. Ne var ki, Esad karşıtı cephede, 2011'den itibaren, Mısır'dakine benzer bir siyasal değişim umudu doğmuştu. Her ne kadar Mısır'da İhvan iktidarı için 2012 beklenecek olsa da, en nüfuzlu siyasal örgütün İhvan olduğu, gün gibi aşikardı. Mısır-Suriye zeminindeki "İhvan ekseni"nin gönüllü hamisi de "AKP Türkiyesi" olacaktı. Fas'tan Tunus'a kadar "AKP isimli" ya da bizzat benzeri olarak tanıtılan siyasal yapılarla, nihayet "stratejik derinlik", bölgesel bir Osmanlı hakimiyeti doğuracaktı???
Meşal, Suriye'den çıktıktan sonra, karargahını Katar'a taşıdı. Katar-Türkiye yüzeyindeki "El Cezire ittifakı", İhvan türü iktidarları destekleyerek, bir nevi, sandığa dayalı bir İslamcılık'ın sponsoru olacaktı. Gerçi Katar'da "sandık" yoktu, ama olsun, zaman içinde bir yol bulunabilirdi???
2012'de İhvan'ın Mısır'da Mursi liderliği ile iktidara gelmesi, Gazze'deki Hamas'la müttefikliğe soyunması, Sina yarımadasının İslamcı örgütler için, "güvenli bir cennet" haline gelmesi, İhvan-Hamas ittifakı, İsrail-Mısır arasında, 1978'den beri kurulan "Camp David barışı"nı tehdit eder hale geldi. Kahire'deki İsrail Büyükelçiliği'nin göstericilerce kuşatılması, fiilen baskın yapma girişimleri, kaygıları arttırdı. İçte ise ekonomik koşulların zorlaşması, Mursi'nin "otoriter" eğilimlerinin artması, Mısır'da ekonomiyi elinde tutan, siyasette vesayet sahibi olan orduyu harekete geçirdi ve Sisi, darbenin ardından yeni bir anayasayla cumhurbaşkanı oldu. Meşal ve Hamas, en stratejik müttefiklerini kaybettiler. Mısır'daki darbeye, Körfez ülkeleriyle yaptıkları yardımlaşma sonucu, 8 milyar $'la sponsorluk yapan Suudi Arabistan, bölgedeki "İhvanlaşma eğilimi"ne, Batı'nın desteğiyle en önemli darbeyi vurdu.
Suudi Arabistan, 2014'ten itibaren, Hamas'ı önce El Fetih'le barışa zorladı. Her ne kadar istediği verimi alamasa da, öncelikle Katar'ın "İhvan ittifakı"na yönelik tutumu kırıldı. Katar Emiri ve Hamas liderinin birbiri ardına grçekleştirdikleri Türkiye ziyaretlerinde şu ortaya çıktı. Katar, Suudi Arabistan aracılığıyla Mısır'la ilişkilerini yeniden düzenlerken, Hamas ta Sisi'yle dolaylı bir uzlaşma yoluna girdi. Her iki lider de Ankara'ya "Mısır'la barışma sinyali" verdi. Öte yandan, 2011 Mart'tan beri, Suriye-İran ekseniyle arası açılan Meşal, İran aracılığı ile Esad'la dolaylı bir yakınlaşma süreci içine girdi. Meşal'in Türkiye ziyaretindeki açılımları, Mısır ve İran üzerineydi.
6 Ocak 2015 itibarıyla, Katar'dan gönderilen Meşal ve ekibinin, Türkiye'ye taşınacağı spekülasyonları yapılıyor. Hamas'ın karargahı Türkiye'ye taşınırsa, kötü bir rastlantıyla, Sultanahmet'teki bombalamalar gibi, Türkiye daha çok endişe verecek, yapısal bir güvenlik sarmalına, tehdit ve risklerle iç içe bir bilinmezliğe sürüklenir mi? Suriye krizinde "Esad'ı devirme" tutkusu ile sürdürülen siyasalar, Suriye İhvanı'nı değil ama başta IŞİD olmak üzere, Selefi grupları güçlendirdi. Türkiye, IŞİD'le ilgili, çeşitli suçlamalara maruz kaldı.
Meşal'e "Türkiye'de karargah" düşüncesi, siyaseten çılgınlık noktası olarak ele alınsa da, Mısır ve İran'la arası düzelen Hamas, Obama ABD'si ve Suudi Arabistan desteğiyle mi, Türkiye'de zemin bulacak? Oldukça karmaşık bir soru. Öte yandan AKP Türkiyesi'nin siyasaları ile çelişen Meşal, kendi başına hareket ettiği sürece, konukluğu ne kadar kalıcı olacak?
Buradan hareketle, yazının başında ele aldığımız sığlığa dönüyoruz. MHP ve HDP tabanından, eş zamanlı oy beklentisi içinde olan, bizzat Erdoğan'ın 6 Ocak 2015'teki açıklamasıyla "paralel yapı" olarak nitelendirdiği eski dinci ortağı Gülen cemaatini "milli güvenlik tehdidi" kapsamına almaya hazırlanan AKP; öte yandan Türkiye'ye karargahını taşımasa ve daimi kalmasa da, ara sıra gerçekleştireceği kültürel-dinsel öğeleri ağır basan gelişleriyle ve tabana yönelik konuşmalarıyla, Meşal'i 2015 Haziran seçimleri öncesi, muhafazakar seçmene yönelik bir enstrüman olarak kullanabilir. Dolayısıyla 2015 yazına kadar yapılacak bir ev sahipliği, oya yönelik bir strateji ile açıklanabilir. Sonra da, Katar örneğindeki gibi gönderilebilir. Bu birinci kumar.
İkinci kumar ise, "çözüm süreci" adı altında, HDP-PKK çizgisiyle, bizzat ilgili bakanın açıklaması ile bölgede "alan hakimiyeti"ni kaybeden ülkemiz, seçime kadar, PKK'nın kaprislerine ses çıkarmayıp, Haziran'dan sonra, yeniden sertlik politikasına dönebilir. Zira hesap, siyasal iktidarın, HDP'nin "barajı aşmadığı" şikeli seçimle, TBMM'de 330-367 sandalyeye sahip olarak, başkanlık sistemini getirecek bir anayasal çoğunluğa ulaşması ve başkanlık-özerklik pazarlığı üzerinedir. Bu da ikinci kumar.
2015'in ilk yarısındaki "çifte kumar", küresel ekonomik krizin, ülkemize de yansıması ile, olası bölgesel ve küresel terör dalgaları ile günlük yaşamımızı kabusa çevirebilir.
O yüzden, kötü alışkanlıklardan biri olan "kumar"dan vazgeçmek gerekir.
Hep beraber, "kaybet kaybet"i yaşamayalım...  

27 Aralık 2014 Cumartesi

MEŞAL-BARZANİ-PUTİN HATTINDA AKP DIŞ POLİTİKASI...

Gerçekten de kafalar çok karışık. 30 Eylül 2012'de AKP Büyük Kongresi Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı ve Irak Kürdistan Demokrat Partisi lideri Barzani'yi ağırlar ve kendisine konuşma yaptırırken, bu davranışın bir siyasal istisna olmadığını anlamak gerekiyordu. İktidar partisi, Barzani'yi Büyük Kongresi'nde konuştururken, özellikle Ortadoğu'ya yönelik, "bölgesel vesayet" anlayışını pekiştirmeye çalışıyordu. Bu bir bakıma Osmanlıcı bakışın yansımasıydı. "Kürt sorunu"nu, ulus-devletin bir hastalığı olarak gören AKP, imparatorluk mirası ve İslami kimlikle, biraz da Nakşibendi akımının yardımıyla, muhafazakar Sünni Kürtler'i kendince asimile etmeye çalıştı.
Bu genel bir bakışın ete kemiğe bürünmesiydi. 27 Aralık 2014'te, AKP'nin Erdoğan sonrasi lideri ve Başbakan Davutoğlu'nun seçim bölgesi AKP Konya'nın İl Kongresi vardı. Davutoğlu'nun Meşal'i kendi seçim bölgesinde ağırlaması bir rastlantı değildi. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Danışmanlığı, Dışişleri Bakanlığı görevlerinden beri, Osmanlıcı bölgesel vesayetin mimarı olan Davutoğlu için, Meşal'in bizzat kendi "siyasi evi"nde ağırlanması, siyasal ütopyaları açısından anlamlıydı. Ne var ki, AKP-Davutoğlu çizgisinde, bırakın İsrail'i, Filistin Kurtuluş Örgütü, onun en büyük bileşeni El Fetih ve 1993 Oslo Süreci sonrası kurulan, fiilen sadece Batı Şeria'da hükmeden Filistin Otoritesi, hep arka planda kaldı. Zira bu anlayış, İslamcı perspektifle, sadece Hamas'ı kendine muhatap aldı. Zaten Gazze'ye yönlendirilen Mavi Marmara da tam bu konuyla ilgiliydi. 2007 Haziran'ında Filistin Otoritesi'nden darbeyla ayrılan Hamas'ın Gazze yönetimi, Batı sistemi ve uluslararası düzen açısından, adeta tanınmayan bir siyasal varlığa (antite)ye dönüştü. Sadece Hamas'a dönük bir Filistin siyasetinin, Türkiye'nin gittikçe uzaklaştığı Batı dünyasıyla oluşturduğu tezatlar aşikarken, Avrupa Adalet Divanı'nın Hamas'ı "terörist ülkeler listesi"nden çıkartması, Avrupa Parlamentosu'nda "iki devletli çözüm" çerçevesinde "Filistin"in devlet olma hakkını güçlendiren" niyet kararlarının çıkması, değişik bir atmosfer oluştırdu.
2011'e kadar, Suriye'de yaşayan Meşal'in, "gecikmiş Arap baharı" adı altındaki kaosun ardından, bugünlerde Mısır'daki Sisi yönetimiyle arası düzelen Katar'a taşınması, Katar'ın Batı ile iç içe ilişkiler içinde olması, bugünkü iktidar açısından, artık bir dengeden ziyade, "savrulma" siyasetini ortaya koymaktadır.
Rusya'ya Doğu Akdeniz'de "nükleer tesis" kazandıran günümüz iktidarı, Suriye'deki Rusya'ya ait Tartus deniz üssü düşünüldüğünde, adeta Ruslar'ın "sıcak denizlere inme" rüyasına altyapı hazırlamaktadır. Üstelik Akkuyu, İncirlik'e de çok yakındır.
Esad müttefiki Rusya, Esad karşıtı Türkiye aracılığıyla Doğu Akdeniz'e ilerlerken, bundan kuşkusuz en büyk rahatsızlığı İsrail ve ABD duymaktadır. Son 1 yılda, ikili dış ticaret hacmi %25 artsa da, İsrail'e yönelik ideolojik kinin temelinde, Ortadoğu'ya "ağabeylik" hevesi yatmaktadır. Öte yandan İsrail, hazırladığı "milliyet yasası" ile, "Yahudi devleti" olma özelliğini yasalaştırarak, tüm dünya Yahudileri'nin temsilcisi olma savıyla "göçü özendirme" siyasalarını vurgulamakta  ve kendi yurttaşı olan Araplar'ı "resmi azınlık" statüsüne geçirerek, Avrupa devletlerinin "Filistin" politikasını kadük hale getimeye gayret etmektedir.
Siyasal iktidar, ideolojik körlükle, 200 yıllık modernleşme birikimini tasfiye etmeye neden olacak hamleler yapsa da, real politik karşısında, bu hamleler hem etkisiz kalacak, hem de kaybeden ülkemiz olacaktır.
Meşal-Barzani ve Putin yüzeyinde ilerleyen "AKP dış politikası", 2015'te yaklaşan ekonomik krizle birlikte, Türkiye'yi, Batı medyasının deyimiyle, uçuruma sürüklemektedir.
Kaostan sonra düzenin doğması dileğiyle... 

21 Aralık 2014 Pazar

DEMOKRASİDE "DARBOĞAZ"...

Siyasal literatürümüzde sıklıkla kullanılan bir ifadeyi başlığa taşıdım. Ne yazık ki, modern siyasal yaşamımız; ekonomik, toplumsal ve siyasal tıkanıklıklarla dolu. "Darboğaz" ise, atlatılmaya çalışılan kritik bir durumu dile getirmek için kullanılır. Kimileri krizin karşılığı olarak ele alsa da, "darboğaz" bize özgü bir anlatım biçimidir. Elbette içinde, "çıkış yolu" umudunu da barındırmaktadır. Zira zor da olsa geçilecek bir "boğaz" vardır.
Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ve ardından getirilen 1982 anayasası ile, ülke adeta bir "deli gömleği"nin içine sokuldu. Kendi içinde pek çok farklı dinamiği içeren toplum, "2.5 siyasal parti", "yürütmenin başı olan bir cumhurbaşkanı", "seçimlerde %10 ülke barajı", sendikalara konulan siyasal engeller, uzun dönem süren üniversite öğrenci ve öğretim üyelerine getirilen siyaset yasağı ve bu yazıya sığması zor pek çok engelle, anayasa değil "amayasa" ile yönetilmeye çalışıldı. Neden "amayasa"? Çünkü tanımlanan her özgürlük, "ama" bağlacı ile hükümsüz hale getirildi. Kimi yazarlar, "insan derisiyle kaplı anayasa" başlıklı kitaplar yazdılar.
12 Eylül 1980, 12 Eylül 2010 referandumu ile pekiştirildi.1980'lerdeki ANAP iktidarları, düşünsel anlamda örtüşse de, Kenan Evren-Turgut Özal arasındaki rekabetle birlikte, Evren'i Marmaris'e, Özal'ı Çankaya'ya gönderen bir finalle sonuçlandı. 1990'lardaki koalisyonlar sürecinde, Özal'ın ani ölümü, Demirel'in Çankaya'ya çıkışı, Ecevit'in yıllar sonra tekrar başbakanlığı, Çiller-Yılmaz maceraları derken, Türkiye 2002'de AKP iktidarı ile tanıştı.
AKP'yi ele alacak pek çok yön var. Yeni bir "rejim", "yeni bir toplum", "yeni değerler" zemininde, Graham Fuller ve Morton Abromowitz'in de hesap etmediği bir "dış politika" çerçevesine oturdular. Fuller, Huntington'dan esinlenerek, "laiklik"ten vageçmiş, ekonomisinde "küresel likidite bolluğunda" kendisini daha zengin hisseden, dış politikasında ABD'ye rağmen birtakım manevralar alabilen, son tahlilde Sünni Araplar'ı Batı'yla "ağabeylik" yüzeyinde bitiştiren bir "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" tasarlarken, Türkiye-Rusya arasında, otoriter liderliklere, enerji güzergahlarına ve Akkuyu'da Doğu Akdeniz nükleer işbirliğinde gelişen, yeni bir "ikli gerçeği" ile karşılaştılar. ABD-Küba ilişkisi, elbette tanımladığımız "yeni ilişki"nin simetrisi değildir. Türkiye'nin NATO'daki konumu, AB giriş sürecindeki durumu ele alındığında, yeni arayışların, bir hesaplaşma mı, yoksa kafa karışıklığı mı olduğu, daha iyi anlaşışabilir.
Türkiye'de 12 Eylül'den beri değişmeyen iki düzenleme, rejimin kendi içindeki tekrarı ve devamlılığı açısından anlam taşımaktadır. Zorunlu din dersi ve seçimlerdeki %10 ülke barajı ile daha muhafazakar bir toplum, içeriği sandığa sığdırılmış bir siyaset, 12 Eylül'ün değişmez uygulamaları olarak, bugün de devam etmekte, adeta siyasal iktidara her seferinde tazelenmek için fırsat sunmaktadır.
Türkiye'nin "çıkış yolu"nun bulunmasında, başta iki düzenleme olmak üzere, pek çok değişiklik yapılması gerekmektedir. İşin ilginç yanı, ABD'nin "Yeşil Kuşak"ı realize olma şansı bulurken, Türkiye-İran ve Pakistan; farklı mecralara sürüklenmekte, ABD Ortadoğu'dan Hint Okyanusu'na giden zeminde, bu arada Basra Körfezi'nde yeni belirsizliklere doğru yol almaktadır.
Batılılar "Türkiye'yi kim kaybetti" sorusunu ararken, "kendilerini kaybetme" noktasına kaymaktadırlar.
Türkiye, kendi işini kendi görecek, modernleşme birikimi ve devlet geleneği bağlamında, gerçek demokrasiye kavuşacaktır. Darboğazdan kurtulmanın şifresi, Cumhuriyet değerleri temelinde, demokrasiyi yeniden inşa edebilmektir.
Batı'nın "Zihni Sinir" projeleri, miyadını doldurmuştur...

4 Aralık 2014 Perşembe

ABD’NİN “BÜYÜK STRATEJİK ORTAĞI” VE “YAHUDİ DEVLETİ” BAĞLAMINDA İSRAİL


Ortadoğu’daki yoğun gündemin karmaşasında oyalanırken, İsrail’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bir yandan Batı Şeria’da sivillere yönelik  terör saldırılarıyla dikkat çeken Hamas’ın, sadece Gazze’de değil, Filistin Otoritesi ve El Fetih’in kontrol alanındaki topraklardaki varlığını hissettirmesi, hatta Batı Şeria’da darbe planladığı spekülasyonları yapılıyor. Öte yandan İsrail askerlerinin, söz konusu saldırılarda gerekçe olarak öne sürülen, Mescid-i Aksa’ya girmesinin yarattığı infial, “3. İntifada” senaryolarını hızlandırıyor. İsrail ise, El Aksa’nın “silah deposu” haline getirildiğini iddia ederek, askeri yöntemlerini meşrulaştırmaya çalışıyor.

Ancak tüm bunların ötesinde, bölgedeki dengeleri biraz daha sarsacak, siyasal-yapısal değişimler de göze çarpıyor. Henüz İsrail parlamentosunda nihai biçimi verilmemiş biçimiyle, ülke 17 Mart 2015’te erken seçime gidiyor. Bu kararın arkasında, İsrail’in “muhafazakar başbakanı” Netenyahu’nun, Lapid ve Livni gibi siyasal liderler ve bakanlarla anlaşamaması, daha radikal girişimlere hız vermesi, pazar ekonomisi ve muhafazakar siyaseti, kendi “Sağ”ıyla anlaşarak, konsolide etmesi gerçeğini ortaya koyuyor. Hatta denilebilir ki, Türkiye’deki siyasal söylemin sert ve muhafazakar tavrı da, Netenyahu’ya siyasal güç kazandırıyor. Muhafazakarlık, muhafazakarlığı güçlendiriyor.

Kadima milletvekilleri tarafından hazırlanan, Netenyahu’nun gündeme getirdiği “ulus-devlet yasası” ilk bakışta, kafalarda değişik soru işaretleri yaratabilir. İsrail’in 1948’deki kuruluş deklarasyonunda, “Yahudi devleti” ibaresi vardı. 1985’teki “Temel yasa” ile, “demokratik” olma niteliği de eklendi. İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet” olma vasfı, neden önem taşıyor? Zira, İsrail-Filistin müzakerelerinde, konu her seferinde Filistin tarafından reddediliyor.  En önemli gerekçe olarak ta, İsrail’de yaşayan Arap kökenli İsrail yurttaşlarının konumunun tehlikeye gireceği endişesi ortaya konuluyor. Yurttaş olan Araplar’ın “resmi azınlık“ durumuna getirilmesi, beraberinde, “kalıcı çözüm” aşaması arefesinde, olası Filistin devletine, İsrailli Araplar’ın dönmesi olasılığını resmileştirir mi? Bu temel bir sorun olarak göze çarpıyor. İfade edilen koşul, defalarca dile getirildiği gibi, 2007’deki Annapolis Barış Süreci’nde, İsrail tarafından Filistin heyetine temel koşullar olarak öne sürülmüştü. Üstelik Livni de Dışişleri Bakanı olarak konuyu dile getiriyordu.  Öte yandan, İsrail kabinesi tarafından tartışmalarla ve oy çokluğuyla onaylanan, Knesset’te henüz son aşamasına gelmeyen “ulus-devlet yasa tasarısı”nda, İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet olma” özelliği yinelenirken, “dönüş” başlığında, İsrail dışındaki Yahudiler’e İsrail’e gelmelerinde yeni kolaylıklar sağlanıyor. Zaten mevcut durumda, İsrail dışı Yahudiler’in, başvurmaları halinde İsrail’e yurttaş olma hakları var. İsrail’in “Yahudiler’in yurdu” kabul edilmesi, yeni yerleşimciler konusunu gündeme getirme potansiyelini içinde taşımaktadır. İsrail’in “devlet politikası”nda var olan konu, yeni yasal düzenlemeyle, daha da pekişmekte, İsrail seçimleri öncesi Netenyahu ve Likud’a siyasal prim kazandırmaktadır. Resmi dilin İbranice olduğunun vurgulanması, Arapça’ya “özel statü “verilmesi de “milliyet yasası” zeminini çağrıştırmaktadır. (Bernard Avishai, “Netanyahu’s Inflammatory New Bill”, http://www.newyorker.com/news/news-desk/netanyahus-nation-state )

ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen ve ABD Başkanı Obama’ya imzaya giden yasayla, İsrail ABD’nin “büyük stratejik ortağı” olarak ilan edilmektedir. Fiilen “stratejik ortaklığı” olan iki ülke açısından, kabul edilen son yasa, işaret edici niteliktedir. Yasanın içeriğinde, İsrail'in ticari statüsünde, ABD'ye yönelik ihracatının kolaylaştırılması, iki ülke arasında enerji, su mühendisliği, araştırma-geliştirme konularındaki işbirliğinin arttırılması, ABD silah stoklarının İsrail'de gelecekte de artarak devam ettirilmesi öngörülmektedir.  ( JPost, “US House of Representatives passes bill declaring Israel 'major strategic partner' “, Dec 4, 2014,  http://www.jpost.com/International/US-House-of-Representatives-passes-bill-declaring-Israel-major-strategic-partner-383616?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter)

Böylece “3. İntifada”nın eşiğinde görülen İsrail’e “büyük ortağı” tarafından yine önemli bir destek, zamanlaması ilginç bir biçimde verilmektedir.

Gerçi Obama-Netenyahu arasındaki siyasal iklimin iyi olduğunu söyleme olanağı yoktur. Bununla birlikte, ABD-İsrail ortaklığının bölgedeki konumu, Suriye ve Irak’taki belirsizlikler, Türkiye’yle yaşanan kaygan süreç, İran’la IŞİD konusundaki dolaylı paslaşma yüzeyinde daha da fazla anlam kazanmaktadır. Yaşanan son gelişmelerin ışığında, “ABD’nin büyük stratejik ortağı” ve kendi yasalarıyla “Yahudiler’in yurdu ve devleti” kabul edilen İsrail’in, 2015 baharına doğru, ne tür bir hareketlilik içine gireceği tartışma konusudur. Netenyahu’nun elini rahatlatacak olan Hamas’ın yeni bir “şiddet dalgası” olacaktır.

İsrail, yaşanan gerilimlerin yanında “Doğu Akdeniz” koridorunda önemli mesafeler kaydetmiş, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’la, kendi doğal gazını Avrupa’ya transfer edecek bir hamlenin içine girmiştir. İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi, AB'ye "en uzun doğal gaz boru hattı" için bastırmakta ve yardım talep etmektedir.  Kıbrıs üzerinden Yunanistan'a ve Avrupa'ya uzanması düşünülen boru hattıyla, yılda 10 milyar metreküp İsrail doğal gazının Avrupa'ya transfer edilmesi planlanmaktadır. Business Insider’e göre, Kıbrıs merkezli boru hattı, 1530 km uzunluğunda, denizin 3 bin metre derinliğinde olacaktır . İsrail enerji bakanı Silvan Şalom, AB'nin geçen hafta düzenlenen bakanlar toplantısında, konuyu AB'nin Enerji Birliği'nden sorumlu Başkan Yardımcısı ile görüşmüştür. (Business Insider, “Israel and Cyprus are pushing the EU to help build the longest gas pipeline ever”, Dec 2, 2014,       http://www.businessinsider.com/israel-and-cyprus-push-eu-to-build-the-longest-gas-pipeline-ever-2014-12 ) Bu bağlamda, İsrail-Kıbrıs Rum Kesimi-Yunanistan, AB sponsorluğunda "Akdeniz koridoru"nu İsrail doğal gazı için kullanmayı, gerçekleşmeyen "Güney Akım"a karşı seçenek haline getirir mi? Türkiye-Rusya, AB sponsorluğundaki üçlüye karşı bir konumda mı? Oyun gerçekten büyük gözükmektedir.
ABD’nin NATO üyesi olmayan “büyük stratejik ortağı” ve AB’nin “ticari ortağı” İsrail, Doğu Akdeniz-Ortadoğu hattında, Batı ekseni açısından öne çıkmaya çalışmaktadır. “Yahudi devleti” olma konusunu, Batılı devletlere kabul ettirecek yeni bir kampanyanın içine girer mi? Avrupa parlamentolarında tek tek  Filistin’in tanınma kararları alınırken, “Yahudi devleti” başlığı, sanki buna karşı bir karşı atağı ortaya koymaktadır. Stratejik rekabet tüm bu başlıkların arasında ete

9 Ekim 2014 Perşembe

KOBANİ'DE DEĞİŞEN DENGELER...

Kobani'nin IŞİD tarafından işgalinin akabinde, ülkemizde son günlerde 23 kişinin ölümüne yol açan gösterilerle, büyük şehirlerde yaşanan kitlesel protestolarla, 6 ilde sokağa çıkma yasağı ile sonuçlanan kaosla, tam bir panik havası doğdu.    
Aslında konu hep benzer bir sarmalın izdüşümünde kendini tekrarlıyor. Mart 2011'den beri, Suriye'de "gecikmiş Arap Baharı" ile başlayan muhalif ayaklanmalar, Esad'ın yıkılması için Batı'nın tutkulu bir heves göstermesi , Türkiye'nin mülteci göçünün ardından muhalif gruplarla boyutları henüz belirlenemeyen ilişkiler içine girmesi, 6 Ekim 2014'te karşımıza kanlı bir bilançoyu çıkartan, iç ve dış krizle geldi. Türkiye, "0 Sorun" ve "bölgeye liderlik etme" hayallerinden dönerek, kendi sınırları içinde, PKK-IŞİD-Türkiye Hizbullahı gibi grupların çatışmalarına sahne olmak durumunda kaldı. Kobani'nin Kurban Bayramı'nda IŞİD'in eline geçmesi, bir dönüm noktası oldu. Terör örgütü PKK'nın başındaki Öcalan'ın, Kobani'yi bir kritik eşik olarak gündeme getirmesi, IŞİD'i "Ortadoğu'nun JİTEM'i" olarak adlandırması, Kobani düşerse Türkiye'de uzun ve kanlı bir darbeyi ima etmesi, tam da bu konularla iç içe giren, bir mesaj içeriğini işaret etmektedir.
IŞİD'in Kobani saldırısı ve eline geçirmesiyle, sadece Suriye Kürtleri'nin bölgesi  Rojava'daki kantonlar birbirinden ayrılmıyor, aynı zamanda bölgedeki "Kürt koridoru" parçalanıyor, IŞİD ise Suriye-Irak hattında var olan alan derinliğini pekiştiriyor. Siyasal iktidar ise, IŞİD'in saldırılarına göz yummakla, IŞİD'e halen gizlice yardım etmekle ve Kobani'deki Kürt katliamına karşı sessiz kalmakla suçlanıyor.
Türkiye'nin Kürt kökenli yurttaşlarının Kobani sınırına akın etmesi, ülke içinde çeşitli olayların çıkması, bölgedeki tüm çatışma unsurlarının bir "mikro örneği"nin ülke içine taşınması ile koşut bir seyir izlemektedir. Esad'ı düşürme konusundaki ısrarda, Arap Baharı sonrası Mısır, Esad sonrası planlanan Suriye ve AKP'nin iktidarındaki Türkiye ile, deyim yerindeyse bir "İhvan kuşağı" tasarlanıyordu. Oysa bu girişimler, önce Mısır'daki darbe, bu darbeye Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez ülkelerinin desteği, Suriye-Irak hattında Sünni Arap kuşağındaki IŞİD'in "daha büyük bir tehdit" olarak görülmesiyle, darmadağın oldu. Üstelik Haziran 2014'te Musul işgaliyle dünyaya adını daha fazla duyuran IŞİD, Türkiye'nin Musul konsolosluğunu basarak ve 49 yurttaşımızı rehin alarak, Türkiye'nin sonbahara kadar, olası manevra alanlarını daralttı. O dönemde bile, başta Suriye'ye giden tırlar olmak üzere, Türkiye'nin rehineleri birer koz olarak kullanıp, IŞİD'e karşı bir koalisyona girmeyeceği yorumları yapıldı. Rehine krizi çözüldükten sonra, hangi pazarlıkların yapıldığı spekülasyonları Batı medyasında oldukça fazla ele alındı. Musul'daki rehine krizini geride bırakan Erdoğan, BM Genel Kurulu'ndaki temaslarının ardından, "IŞİD karşıtı koalisyona" Türkiye'nin katılacağı, hatta olası bir kara operasyonunun ele alınması gereği yorumunu yaptı. ABD'nin Eylül'de IŞİD'e karşı başlattığı hava operasyonları, bütüncül bir stratejinin ilk adımları mıdır? Yoksa ABD bu çerçevede, dünya kamuoyunun bir bakıma gazını mı almaktadır? Çok tartışılsa da, ABD-Barzani işbirliği, en azından Irak'taki Kürt bölgesinin zayıflaması ya da yok olmasını engellemektedir. Öte yandan IŞİD'e karşı "İncirlik olmazsa Erbil'i kullanma seçeneği", ABD'nin bölgedeki harekat alanını genişletmektedir.
9 Ekim 2014'te Rus dışişleri bakanı Lavrov'un "Rejim değişikliği yapmak için terör karşıtı sloganların kullanılması kabul edilemez." sözü, kara harekatı dahil, Rusya'nın olası bir bütünsel operasyona izin vermeyeceği biçiminde yorumlanabilir. Rusya'nın ve İran'ın desteğine sahip Esad'a karşı, Türkiye'nin "tampon bölge" önerisiyle, bilfiil bir askeri harekata girişmesi zor gözüküyor.
Ancak işin sarpa sardığı yer, Türkiye ile Suriye ve kendi Kürtleri'nin arasına çekilen duvardır. Rojava'da PKK'nın uzantısı PYD'nin hükümranlığı, sadece Türkiye'yi değil, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkanı Barzani'yi de rahatsız ediyor. Ne var ki, Rojava ile arasına hendekler kazdıran Barzani, IŞİD'in Musul-Kobani güzergahında, Kürt koridorunu hedeflemesinden sonra, PKK'nın silahlı kolu HPG ve PYD'nin silahlı kanadı YPG ile birlikte IŞİD'e karşı savaşmaya başladı. Dolayısıyla, Suriye'de Esad karşıtı grupları desteklemekle başlayan ve IŞİD'le sonuçlanan Batı'nın bakış açısı ve Türkiye'nin konumu, gelinen zeminde bir hayli karışık bir denkleme dönüştü. AKP iktidarı, hala "Esad karşıtlığı" obsesyonuyla Batılı müttefiklerinin tepkisini çekerken, Batı'nın gündemi "IŞİD karşıtlığı" olarak değişmiş durumda. IŞİD karşıtı koalisyonda yer almayı kabul eden Türkiye'nin, ABD ile "Esad'ı düşürme" pazarlığıyla, Suriye'ye müdahale koşulları öne sürmesi, "değerli yalnızlığı" arttırıyor. Üstelik bu sefer, Körfez ülkeleri, Mısır, hatta Katar da, bu yolculukta, siyasal iktidar ile birlikte davranmıyor.
"Çözüm süreci"ni diline pelesenk eden siyasal iktidar, Kobani'de değişen dengeler ile, var olan yüzeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya. Ülkedeki kaos ortamının yoğunlaşması, gittikçe belirsizliği artan 1300 km.'lik Suriye-Irak sınırı, mültecilerle birlikte yaşanan sorunlar ve Ortadoğu'daki farklı terör gruplarının zemin kazanması, eylem potansiyeline ulaşmaları, çok tehlikeli ve provokatif bir durumu işaret ediyor. Bir de bu ortama, "baskı politikaları" ile yaklaşılınca, üniversitelerde ve büyük kentlerin alanlarında, varoşlarında çatışma görüntüleri de eklenince, "yönetemeyen bir siyaset" anlayışı ön plana çıkıyor. Ülkenin ağırlığı azalıyor, demokrasi eksiği, Batı medyasınca, orta gelir tuzağı ile birlikte ele alınıyor.
Yarını kaybetmemek, ülkenin modern birikimine, kurucu değerlerine sahip çıkmak ve en önemlisi yeniden hesap yapmak için zaman pek kalmadı...
Demokrasiye, laik Cumhuriyet'e ve ülkemize sahip çıkmaktan başka çaremiz yok...    

2 Ekim 2014 Perşembe

TEZKEREDEN TEZKEREYE?

Ortadoğu'da Körfez Savaşları'ndan sonra ortaya çıkan kaos, ülkemizi yurtdışına asker göndermek, bazen de çok uluslu güce ev sahipliği yapmak gibi seçeneklerle, değişik içeriklerdeki meclis tezkerelerini çıkartmak ya da çıkartmamak durumlarıyla karşı karşıya bıraktı. 1991'deki 1. Körfez Savaşı'ndan sonra, 4 ayda bir TBMM gündemine gelen "Çekiç Güç" uzatma tezkereleri, her seferinde bir tartışma konusu olur, muhalefetteyken eleştiren ya da çekimser kalanlar, iktidarın bir parçası olunca, tezkereye "evet" oyu kullanmak durumunda kalırlardı. Bu bir bakıma, ülkenin ulusal egemenliği ile ilgili, bir turnusol kağıdı olarak nitelendirilir, ancak her seferinde, iktidardakiler değişse de, oylar "evet" olarak çıkardı. Söz konusu tezkerelerle, 1991-2003 arası İncirlik Üssü'nde konuşlanan uluslararası askeri birlik "Çekiç Güç", Türkiye'nin 1. Körfez Savaşı ertesinde, Saddam'ın Kürt gruplara yönelik "intikam hareketi" olasılığı çerçevesinde, 500 bin civarında Kürt mültecinin endişeyle sınırlarına gelmesi ve BM Güvenlik Konseyi'ne başvurusu üzerine yapılandırılmıştı. BM gözetimindeki Çekiç Güç, 36. paralelin üstünde, Saddam ve merkezi Irak hükümetine yasaklanan "uçuşa yasak bölge"nin güvenliğini sağladı. Geçen süre zarfında, Irak'taki Kürt yapılanması, bir antiteye dönüştü, fiili bir yönetim modeli oluştu. 1992'de Kürt parlamentosu kuruldu. O dönemlerde, Irak'ın kuzeyindeki otorite boşluğundan kaynaklanan yüzeyde, PKK terör örgütünün, Türkiye'ye yönelik saldırıları üzerine, defalarca "sınır ötesi harekat" tezkereleri, TBMM tarafından onaylandı. Adı geçen harekatlar, PKK terörüne zarar verse de, yok edemedi. 1999'da Öcalan'ın Türkiye'ye ABD istihbaratının müdahalesi ile teslim edilmesi, PKK'yı pasifleştirmedi, üstelik son gelişmelerle, artık örgüt, siyasal hedeflerini ortaya koymaya başladı. Örgüt lideriyle, Türkiye'nin istihbari ve bürokratik kurumlarının sürdürdüğü müzakereler, artık medya mensuplarının da ziyaretini kolaylaştıracak, siyasal yetkililerin de katılacağı tartışmalar ve "yol haritası"yla, "çözüm süreci" adı altında yasallaşma sürecine dönüştü. PKK terör örgütü sözcüleri, artık "bağımsızlık" hedefinden vazgeçtiklerini, federal bir yapılanma bağlamında, "eşit ortak" olarak, yeni bir anayasal zeminin kurulmasını yüksek sesle dile getirmeye başladılar.
Suriye'de ise 2011'de başlayan "gecikmiş Arap Baharı", Esad iktidarıyla, belli bir süre, son derece yakın ilişkiler devam ettiren siyasal iktidarın, Mısır'daki olaylar, iktidar değişimi derken, Mısır-Suriye-Türkiye çerçevesinde bir "İhvan ekseni" kurma düşüyle, çelişen stratejilere sürüklenmesine neden oldu. Esad'ın aylar içerisinde iktidarının sona ermesini hesaplayan siyasal iktidar, Suriye yönetiminin 3.5 yıldan beri, iktidarını sürdüren, ancak ülkenin tamamına egemen olamayan, bir muhatap haline gelmesi gerçeğiyle karşı karşıya kaldı . Türkiye'ye ülkedeki kaostan dolayı sığınan mülteciler içerisinde, çeşitli örgütlere mensup militanlar ülke içine sızarken, iktidar değişen dengelerde, ağır suçlamalara maruz kaldı. Suriye-Irak haritasında, özellikle Türk konsolosluk görevlilerinin rehine alınmasıyla eş zamanlı olarak, Musul işgaliyle adını öne çıkartan IŞİD, Esad'ın Batı açısından olumsuz özelliğini geride bırakan bir duruma gelmesini sağladı. Kamyonlarla Suriye-Irak hattında şehirleri işgal eden, ağır silahlara sahip olan IŞİD'e karşı, ABD Eylül'de "uluslararası koalisyon" kurulması çağrısı yaptı.
Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'nun açılışı vesilesiyle ABD'de yaptığı temaslardan sonra, siyasal iktidarın IŞİD'e karşı tavrında hızlı değişimler görüldü. Önceleri "öfkeli bir grup" olarak tanımlanan IŞID, yetkililerce "terörist" ilan edildi. Bu meyanda 2 Ekim 2014'de, TBMM gündemine bir tezkere geldi.
2 Ekim 2014 tezkeresi, Türkiye'ye Suriye-Irak hattında geniş yetkiler tanıdığı gibi, aynı zamanda yabancı askeri güçlerin de Türkiye'de konuşlanmasına olanak veriyor. Öte yandan iki ülke hattında, Türkiye'nin "tampon bölgeler" ya da "uçuşa yasak bölgeler" kurulmasına olanak veriyor. ABD'li yetkililerin soğuk yaklaştığı "güvenli bölgeler", "cep alanlar", gündeme geliyor. Eylül-Ekim 2014'te, Suriye Kürtleri'nin Rojava bölgesindeki, Kobani kantonuna saldırılarını yoğunlaştıran IŞİD, hem Suriye-Irak coğrafyasında bir bağlantı kurmaya, hem de Kürtler arasındaki geçişkenliğe bir sekte vurmaya çalışıyor. İşte tam da tezkerenin çıkacağı zamanda, Türkiye yine IŞİD'e yardım etmekle suçlanıyor. Bu çerçevede, IŞİD militanlarının Türkiye sınırını ellerini kollarını sallayarak geçmeleri, Kobani'deki Kürt mültecilerin Türkiye'ye "araçla geçişleri"nin yasaklanması, sınırda bekletilmeleri, mayınlı arazideki "sivil ölümleri", bir hayli tartışma konusu oldu. Erdoğan'ın IŞİD'e karşı "kara harekatını" bile gündeme getirdiği aşamada, IŞİD-PKK karşılaştırması yapması, PKK'ya yönelik bu tür bir koalisyonunun kurulmamasına yönelik sitemleri, "çözüm süreci" hakkında adımlar atılırken, pek bir inandırıcılığa sahip olamadı. Hatta burada asıl sıkıntının, IŞİD'e yönelik yeni tutumdan, siyasal iktidarın rahatsızlık duymasıyla açıklandı. Ancak Türkiye'nin uluslararası taahhütleri ağır bastı.
Suriye'ye yönelik suçlamalarda, bu ülkeye giden tırlardaki spekülasyonların önü alınamadı. Hala IŞİD'e yardım gönderildiği savları Batı medyası tarafından dile getiriliyor. Öte yandan, "2 Ekim tezkeresi", 1 Mart 2003 tezkeresinde, siyasal iktidarın 2 Ekim 2014 günkü Cumhuriyet'te belirtildiği üzere acemiliklerini sözde geri bırakan bir tavırla, "önce tezkere, sonra ABD ile anlaşma" taktiği ile gündeme getiriliyor. Böylece Türkiye'nin kendi parlamentosunda kendisine tanıdığı sınırsız haklar, olası bir uzlaşmada törpülenecek. 1 Mart 2003'deki duyarlık, bu sefer toplumsal bazda bir harekete neden olamadı. Zira "IŞİD tehlikesi"nin Türkiye'nin ve Batı'nın büyük metropollerini de hedefleyerek yayılması, Rojava'da PKK'ya yakın PYD'nin, bizzat PKK ve Barzani peşmergelerinin işbirliği, PKK'nın Irak'ta Barzani'ye silahlı desteği, IŞİD'e karşı bir Kürt dayanışmasının oluşması, "tezkere karşıtı bir toplumsal koalisyonu"nun yaygınlaşmasını engelledi. Bununla birlikte HDP tezkereye karşı bir tutum içinde. Zira AKP iktidarının Suriye sınırı içinde kuracağı "güvenli bölgeler" aracılığıyla Kürt hareketini engelleyeceği, IŞİD'e nefes aldıracağı kuşkularını ifade ediyorlar. CHP ise, bu tezkerenin IŞİD'ten çok Esad'a karşı bir savaşta kullanılacağı, Türkiye'nin sonu olmayan bir savaşa gireceği gerekçesiyle "hayır" diyeceğini açıklıyor. MHP ise mutat olduğu üzere, siyasal iktidar sıkışınca yardıma koşuyor. Belki de "çözüm süreci"ni sürdüren iktidarın, bu tezkereyle "Kürt hareketi"ni budayabileceğini düşünüyor? Siyasal iktidar ise, Ortadoğu'ya yönelik Osmanlıcı dış politika, Ilımlı İslam deneyimleri tasfiye olurken, Suriye'de alacağı olası rollerle, hem "fatih" olmaya, hem de Batı ile arasını düzeltmeye çalışıyor.
Bu arada olan da Türkiye'ye oluyor...