27 Aralık 2014 Cumartesi

MEŞAL-BARZANİ-PUTİN HATTINDA AKP DIŞ POLİTİKASI...

Gerçekten de kafalar çok karışık. 30 Eylül 2012'de AKP Büyük Kongresi Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı ve Irak Kürdistan Demokrat Partisi lideri Barzani'yi ağırlar ve kendisine konuşma yaptırırken, bu davranışın bir siyasal istisna olmadığını anlamak gerekiyordu. İktidar partisi, Barzani'yi Büyük Kongresi'nde konuştururken, özellikle Ortadoğu'ya yönelik, "bölgesel vesayet" anlayışını pekiştirmeye çalışıyordu. Bu bir bakıma Osmanlıcı bakışın yansımasıydı. "Kürt sorunu"nu, ulus-devletin bir hastalığı olarak gören AKP, imparatorluk mirası ve İslami kimlikle, biraz da Nakşibendi akımının yardımıyla, muhafazakar Sünni Kürtler'i kendince asimile etmeye çalıştı.
Bu genel bir bakışın ete kemiğe bürünmesiydi. 27 Aralık 2014'te, AKP'nin Erdoğan sonrasi lideri ve Başbakan Davutoğlu'nun seçim bölgesi AKP Konya'nın İl Kongresi vardı. Davutoğlu'nun Meşal'i kendi seçim bölgesinde ağırlaması bir rastlantı değildi. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Danışmanlığı, Dışişleri Bakanlığı görevlerinden beri, Osmanlıcı bölgesel vesayetin mimarı olan Davutoğlu için, Meşal'in bizzat kendi "siyasi evi"nde ağırlanması, siyasal ütopyaları açısından anlamlıydı. Ne var ki, AKP-Davutoğlu çizgisinde, bırakın İsrail'i, Filistin Kurtuluş Örgütü, onun en büyük bileşeni El Fetih ve 1993 Oslo Süreci sonrası kurulan, fiilen sadece Batı Şeria'da hükmeden Filistin Otoritesi, hep arka planda kaldı. Zira bu anlayış, İslamcı perspektifle, sadece Hamas'ı kendine muhatap aldı. Zaten Gazze'ye yönlendirilen Mavi Marmara da tam bu konuyla ilgiliydi. 2007 Haziran'ında Filistin Otoritesi'nden darbeyla ayrılan Hamas'ın Gazze yönetimi, Batı sistemi ve uluslararası düzen açısından, adeta tanınmayan bir siyasal varlığa (antite)ye dönüştü. Sadece Hamas'a dönük bir Filistin siyasetinin, Türkiye'nin gittikçe uzaklaştığı Batı dünyasıyla oluşturduğu tezatlar aşikarken, Avrupa Adalet Divanı'nın Hamas'ı "terörist ülkeler listesi"nden çıkartması, Avrupa Parlamentosu'nda "iki devletli çözüm" çerçevesinde "Filistin"in devlet olma hakkını güçlendiren" niyet kararlarının çıkması, değişik bir atmosfer oluştırdu.
2011'e kadar, Suriye'de yaşayan Meşal'in, "gecikmiş Arap baharı" adı altındaki kaosun ardından, bugünlerde Mısır'daki Sisi yönetimiyle arası düzelen Katar'a taşınması, Katar'ın Batı ile iç içe ilişkiler içinde olması, bugünkü iktidar açısından, artık bir dengeden ziyade, "savrulma" siyasetini ortaya koymaktadır.
Rusya'ya Doğu Akdeniz'de "nükleer tesis" kazandıran günümüz iktidarı, Suriye'deki Rusya'ya ait Tartus deniz üssü düşünüldüğünde, adeta Ruslar'ın "sıcak denizlere inme" rüyasına altyapı hazırlamaktadır. Üstelik Akkuyu, İncirlik'e de çok yakındır.
Esad müttefiki Rusya, Esad karşıtı Türkiye aracılığıyla Doğu Akdeniz'e ilerlerken, bundan kuşkusuz en büyk rahatsızlığı İsrail ve ABD duymaktadır. Son 1 yılda, ikili dış ticaret hacmi %25 artsa da, İsrail'e yönelik ideolojik kinin temelinde, Ortadoğu'ya "ağabeylik" hevesi yatmaktadır. Öte yandan İsrail, hazırladığı "milliyet yasası" ile, "Yahudi devleti" olma özelliğini yasalaştırarak, tüm dünya Yahudileri'nin temsilcisi olma savıyla "göçü özendirme" siyasalarını vurgulamakta  ve kendi yurttaşı olan Araplar'ı "resmi azınlık" statüsüne geçirerek, Avrupa devletlerinin "Filistin" politikasını kadük hale getimeye gayret etmektedir.
Siyasal iktidar, ideolojik körlükle, 200 yıllık modernleşme birikimini tasfiye etmeye neden olacak hamleler yapsa da, real politik karşısında, bu hamleler hem etkisiz kalacak, hem de kaybeden ülkemiz olacaktır.
Meşal-Barzani ve Putin yüzeyinde ilerleyen "AKP dış politikası", 2015'te yaklaşan ekonomik krizle birlikte, Türkiye'yi, Batı medyasının deyimiyle, uçuruma sürüklemektedir.
Kaostan sonra düzenin doğması dileğiyle... 

21 Aralık 2014 Pazar

DEMOKRASİDE "DARBOĞAZ"...

Siyasal literatürümüzde sıklıkla kullanılan bir ifadeyi başlığa taşıdım. Ne yazık ki, modern siyasal yaşamımız; ekonomik, toplumsal ve siyasal tıkanıklıklarla dolu. "Darboğaz" ise, atlatılmaya çalışılan kritik bir durumu dile getirmek için kullanılır. Kimileri krizin karşılığı olarak ele alsa da, "darboğaz" bize özgü bir anlatım biçimidir. Elbette içinde, "çıkış yolu" umudunu da barındırmaktadır. Zira zor da olsa geçilecek bir "boğaz" vardır.
Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ve ardından getirilen 1982 anayasası ile, ülke adeta bir "deli gömleği"nin içine sokuldu. Kendi içinde pek çok farklı dinamiği içeren toplum, "2.5 siyasal parti", "yürütmenin başı olan bir cumhurbaşkanı", "seçimlerde %10 ülke barajı", sendikalara konulan siyasal engeller, uzun dönem süren üniversite öğrenci ve öğretim üyelerine getirilen siyaset yasağı ve bu yazıya sığması zor pek çok engelle, anayasa değil "amayasa" ile yönetilmeye çalışıldı. Neden "amayasa"? Çünkü tanımlanan her özgürlük, "ama" bağlacı ile hükümsüz hale getirildi. Kimi yazarlar, "insan derisiyle kaplı anayasa" başlıklı kitaplar yazdılar.
12 Eylül 1980, 12 Eylül 2010 referandumu ile pekiştirildi.1980'lerdeki ANAP iktidarları, düşünsel anlamda örtüşse de, Kenan Evren-Turgut Özal arasındaki rekabetle birlikte, Evren'i Marmaris'e, Özal'ı Çankaya'ya gönderen bir finalle sonuçlandı. 1990'lardaki koalisyonlar sürecinde, Özal'ın ani ölümü, Demirel'in Çankaya'ya çıkışı, Ecevit'in yıllar sonra tekrar başbakanlığı, Çiller-Yılmaz maceraları derken, Türkiye 2002'de AKP iktidarı ile tanıştı.
AKP'yi ele alacak pek çok yön var. Yeni bir "rejim", "yeni bir toplum", "yeni değerler" zemininde, Graham Fuller ve Morton Abromowitz'in de hesap etmediği bir "dış politika" çerçevesine oturdular. Fuller, Huntington'dan esinlenerek, "laiklik"ten vageçmiş, ekonomisinde "küresel likidite bolluğunda" kendisini daha zengin hisseden, dış politikasında ABD'ye rağmen birtakım manevralar alabilen, son tahlilde Sünni Araplar'ı Batı'yla "ağabeylik" yüzeyinde bitiştiren bir "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" tasarlarken, Türkiye-Rusya arasında, otoriter liderliklere, enerji güzergahlarına ve Akkuyu'da Doğu Akdeniz nükleer işbirliğinde gelişen, yeni bir "ikli gerçeği" ile karşılaştılar. ABD-Küba ilişkisi, elbette tanımladığımız "yeni ilişki"nin simetrisi değildir. Türkiye'nin NATO'daki konumu, AB giriş sürecindeki durumu ele alındığında, yeni arayışların, bir hesaplaşma mı, yoksa kafa karışıklığı mı olduğu, daha iyi anlaşışabilir.
Türkiye'de 12 Eylül'den beri değişmeyen iki düzenleme, rejimin kendi içindeki tekrarı ve devamlılığı açısından anlam taşımaktadır. Zorunlu din dersi ve seçimlerdeki %10 ülke barajı ile daha muhafazakar bir toplum, içeriği sandığa sığdırılmış bir siyaset, 12 Eylül'ün değişmez uygulamaları olarak, bugün de devam etmekte, adeta siyasal iktidara her seferinde tazelenmek için fırsat sunmaktadır.
Türkiye'nin "çıkış yolu"nun bulunmasında, başta iki düzenleme olmak üzere, pek çok değişiklik yapılması gerekmektedir. İşin ilginç yanı, ABD'nin "Yeşil Kuşak"ı realize olma şansı bulurken, Türkiye-İran ve Pakistan; farklı mecralara sürüklenmekte, ABD Ortadoğu'dan Hint Okyanusu'na giden zeminde, bu arada Basra Körfezi'nde yeni belirsizliklere doğru yol almaktadır.
Batılılar "Türkiye'yi kim kaybetti" sorusunu ararken, "kendilerini kaybetme" noktasına kaymaktadırlar.
Türkiye, kendi işini kendi görecek, modernleşme birikimi ve devlet geleneği bağlamında, gerçek demokrasiye kavuşacaktır. Darboğazdan kurtulmanın şifresi, Cumhuriyet değerleri temelinde, demokrasiyi yeniden inşa edebilmektir.
Batı'nın "Zihni Sinir" projeleri, miyadını doldurmuştur...

4 Aralık 2014 Perşembe

ABD’NİN “BÜYÜK STRATEJİK ORTAĞI” VE “YAHUDİ DEVLETİ” BAĞLAMINDA İSRAİL


Ortadoğu’daki yoğun gündemin karmaşasında oyalanırken, İsrail’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bir yandan Batı Şeria’da sivillere yönelik  terör saldırılarıyla dikkat çeken Hamas’ın, sadece Gazze’de değil, Filistin Otoritesi ve El Fetih’in kontrol alanındaki topraklardaki varlığını hissettirmesi, hatta Batı Şeria’da darbe planladığı spekülasyonları yapılıyor. Öte yandan İsrail askerlerinin, söz konusu saldırılarda gerekçe olarak öne sürülen, Mescid-i Aksa’ya girmesinin yarattığı infial, “3. İntifada” senaryolarını hızlandırıyor. İsrail ise, El Aksa’nın “silah deposu” haline getirildiğini iddia ederek, askeri yöntemlerini meşrulaştırmaya çalışıyor.

Ancak tüm bunların ötesinde, bölgedeki dengeleri biraz daha sarsacak, siyasal-yapısal değişimler de göze çarpıyor. Henüz İsrail parlamentosunda nihai biçimi verilmemiş biçimiyle, ülke 17 Mart 2015’te erken seçime gidiyor. Bu kararın arkasında, İsrail’in “muhafazakar başbakanı” Netenyahu’nun, Lapid ve Livni gibi siyasal liderler ve bakanlarla anlaşamaması, daha radikal girişimlere hız vermesi, pazar ekonomisi ve muhafazakar siyaseti, kendi “Sağ”ıyla anlaşarak, konsolide etmesi gerçeğini ortaya koyuyor. Hatta denilebilir ki, Türkiye’deki siyasal söylemin sert ve muhafazakar tavrı da, Netenyahu’ya siyasal güç kazandırıyor. Muhafazakarlık, muhafazakarlığı güçlendiriyor.

Kadima milletvekilleri tarafından hazırlanan, Netenyahu’nun gündeme getirdiği “ulus-devlet yasası” ilk bakışta, kafalarda değişik soru işaretleri yaratabilir. İsrail’in 1948’deki kuruluş deklarasyonunda, “Yahudi devleti” ibaresi vardı. 1985’teki “Temel yasa” ile, “demokratik” olma niteliği de eklendi. İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet” olma vasfı, neden önem taşıyor? Zira, İsrail-Filistin müzakerelerinde, konu her seferinde Filistin tarafından reddediliyor.  En önemli gerekçe olarak ta, İsrail’de yaşayan Arap kökenli İsrail yurttaşlarının konumunun tehlikeye gireceği endişesi ortaya konuluyor. Yurttaş olan Araplar’ın “resmi azınlık“ durumuna getirilmesi, beraberinde, “kalıcı çözüm” aşaması arefesinde, olası Filistin devletine, İsrailli Araplar’ın dönmesi olasılığını resmileştirir mi? Bu temel bir sorun olarak göze çarpıyor. İfade edilen koşul, defalarca dile getirildiği gibi, 2007’deki Annapolis Barış Süreci’nde, İsrail tarafından Filistin heyetine temel koşullar olarak öne sürülmüştü. Üstelik Livni de Dışişleri Bakanı olarak konuyu dile getiriyordu.  Öte yandan, İsrail kabinesi tarafından tartışmalarla ve oy çokluğuyla onaylanan, Knesset’te henüz son aşamasına gelmeyen “ulus-devlet yasa tasarısı”nda, İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet olma” özelliği yinelenirken, “dönüş” başlığında, İsrail dışındaki Yahudiler’e İsrail’e gelmelerinde yeni kolaylıklar sağlanıyor. Zaten mevcut durumda, İsrail dışı Yahudiler’in, başvurmaları halinde İsrail’e yurttaş olma hakları var. İsrail’in “Yahudiler’in yurdu” kabul edilmesi, yeni yerleşimciler konusunu gündeme getirme potansiyelini içinde taşımaktadır. İsrail’in “devlet politikası”nda var olan konu, yeni yasal düzenlemeyle, daha da pekişmekte, İsrail seçimleri öncesi Netenyahu ve Likud’a siyasal prim kazandırmaktadır. Resmi dilin İbranice olduğunun vurgulanması, Arapça’ya “özel statü “verilmesi de “milliyet yasası” zeminini çağrıştırmaktadır. (Bernard Avishai, “Netanyahu’s Inflammatory New Bill”, http://www.newyorker.com/news/news-desk/netanyahus-nation-state )

ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen ve ABD Başkanı Obama’ya imzaya giden yasayla, İsrail ABD’nin “büyük stratejik ortağı” olarak ilan edilmektedir. Fiilen “stratejik ortaklığı” olan iki ülke açısından, kabul edilen son yasa, işaret edici niteliktedir. Yasanın içeriğinde, İsrail'in ticari statüsünde, ABD'ye yönelik ihracatının kolaylaştırılması, iki ülke arasında enerji, su mühendisliği, araştırma-geliştirme konularındaki işbirliğinin arttırılması, ABD silah stoklarının İsrail'de gelecekte de artarak devam ettirilmesi öngörülmektedir.  ( JPost, “US House of Representatives passes bill declaring Israel 'major strategic partner' “, Dec 4, 2014,  http://www.jpost.com/International/US-House-of-Representatives-passes-bill-declaring-Israel-major-strategic-partner-383616?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter)

Böylece “3. İntifada”nın eşiğinde görülen İsrail’e “büyük ortağı” tarafından yine önemli bir destek, zamanlaması ilginç bir biçimde verilmektedir.

Gerçi Obama-Netenyahu arasındaki siyasal iklimin iyi olduğunu söyleme olanağı yoktur. Bununla birlikte, ABD-İsrail ortaklığının bölgedeki konumu, Suriye ve Irak’taki belirsizlikler, Türkiye’yle yaşanan kaygan süreç, İran’la IŞİD konusundaki dolaylı paslaşma yüzeyinde daha da fazla anlam kazanmaktadır. Yaşanan son gelişmelerin ışığında, “ABD’nin büyük stratejik ortağı” ve kendi yasalarıyla “Yahudiler’in yurdu ve devleti” kabul edilen İsrail’in, 2015 baharına doğru, ne tür bir hareketlilik içine gireceği tartışma konusudur. Netenyahu’nun elini rahatlatacak olan Hamas’ın yeni bir “şiddet dalgası” olacaktır.

İsrail, yaşanan gerilimlerin yanında “Doğu Akdeniz” koridorunda önemli mesafeler kaydetmiş, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’la, kendi doğal gazını Avrupa’ya transfer edecek bir hamlenin içine girmiştir. İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi, AB'ye "en uzun doğal gaz boru hattı" için bastırmakta ve yardım talep etmektedir.  Kıbrıs üzerinden Yunanistan'a ve Avrupa'ya uzanması düşünülen boru hattıyla, yılda 10 milyar metreküp İsrail doğal gazının Avrupa'ya transfer edilmesi planlanmaktadır. Business Insider’e göre, Kıbrıs merkezli boru hattı, 1530 km uzunluğunda, denizin 3 bin metre derinliğinde olacaktır . İsrail enerji bakanı Silvan Şalom, AB'nin geçen hafta düzenlenen bakanlar toplantısında, konuyu AB'nin Enerji Birliği'nden sorumlu Başkan Yardımcısı ile görüşmüştür. (Business Insider, “Israel and Cyprus are pushing the EU to help build the longest gas pipeline ever”, Dec 2, 2014,       http://www.businessinsider.com/israel-and-cyprus-push-eu-to-build-the-longest-gas-pipeline-ever-2014-12 ) Bu bağlamda, İsrail-Kıbrıs Rum Kesimi-Yunanistan, AB sponsorluğunda "Akdeniz koridoru"nu İsrail doğal gazı için kullanmayı, gerçekleşmeyen "Güney Akım"a karşı seçenek haline getirir mi? Türkiye-Rusya, AB sponsorluğundaki üçlüye karşı bir konumda mı? Oyun gerçekten büyük gözükmektedir.
ABD’nin NATO üyesi olmayan “büyük stratejik ortağı” ve AB’nin “ticari ortağı” İsrail, Doğu Akdeniz-Ortadoğu hattında, Batı ekseni açısından öne çıkmaya çalışmaktadır. “Yahudi devleti” olma konusunu, Batılı devletlere kabul ettirecek yeni bir kampanyanın içine girer mi? Avrupa parlamentolarında tek tek  Filistin’in tanınma kararları alınırken, “Yahudi devleti” başlığı, sanki buna karşı bir karşı atağı ortaya koymaktadır. Stratejik rekabet tüm bu başlıkların arasında ete

9 Ekim 2014 Perşembe

KOBANİ'DE DEĞİŞEN DENGELER...

Kobani'nin IŞİD tarafından işgalinin akabinde, ülkemizde son günlerde 23 kişinin ölümüne yol açan gösterilerle, büyük şehirlerde yaşanan kitlesel protestolarla, 6 ilde sokağa çıkma yasağı ile sonuçlanan kaosla, tam bir panik havası doğdu.    
Aslında konu hep benzer bir sarmalın izdüşümünde kendini tekrarlıyor. Mart 2011'den beri, Suriye'de "gecikmiş Arap Baharı" ile başlayan muhalif ayaklanmalar, Esad'ın yıkılması için Batı'nın tutkulu bir heves göstermesi , Türkiye'nin mülteci göçünün ardından muhalif gruplarla boyutları henüz belirlenemeyen ilişkiler içine girmesi, 6 Ekim 2014'te karşımıza kanlı bir bilançoyu çıkartan, iç ve dış krizle geldi. Türkiye, "0 Sorun" ve "bölgeye liderlik etme" hayallerinden dönerek, kendi sınırları içinde, PKK-IŞİD-Türkiye Hizbullahı gibi grupların çatışmalarına sahne olmak durumunda kaldı. Kobani'nin Kurban Bayramı'nda IŞİD'in eline geçmesi, bir dönüm noktası oldu. Terör örgütü PKK'nın başındaki Öcalan'ın, Kobani'yi bir kritik eşik olarak gündeme getirmesi, IŞİD'i "Ortadoğu'nun JİTEM'i" olarak adlandırması, Kobani düşerse Türkiye'de uzun ve kanlı bir darbeyi ima etmesi, tam da bu konularla iç içe giren, bir mesaj içeriğini işaret etmektedir.
IŞİD'in Kobani saldırısı ve eline geçirmesiyle, sadece Suriye Kürtleri'nin bölgesi  Rojava'daki kantonlar birbirinden ayrılmıyor, aynı zamanda bölgedeki "Kürt koridoru" parçalanıyor, IŞİD ise Suriye-Irak hattında var olan alan derinliğini pekiştiriyor. Siyasal iktidar ise, IŞİD'in saldırılarına göz yummakla, IŞİD'e halen gizlice yardım etmekle ve Kobani'deki Kürt katliamına karşı sessiz kalmakla suçlanıyor.
Türkiye'nin Kürt kökenli yurttaşlarının Kobani sınırına akın etmesi, ülke içinde çeşitli olayların çıkması, bölgedeki tüm çatışma unsurlarının bir "mikro örneği"nin ülke içine taşınması ile koşut bir seyir izlemektedir. Esad'ı düşürme konusundaki ısrarda, Arap Baharı sonrası Mısır, Esad sonrası planlanan Suriye ve AKP'nin iktidarındaki Türkiye ile, deyim yerindeyse bir "İhvan kuşağı" tasarlanıyordu. Oysa bu girişimler, önce Mısır'daki darbe, bu darbeye Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez ülkelerinin desteği, Suriye-Irak hattında Sünni Arap kuşağındaki IŞİD'in "daha büyük bir tehdit" olarak görülmesiyle, darmadağın oldu. Üstelik Haziran 2014'te Musul işgaliyle dünyaya adını daha fazla duyuran IŞİD, Türkiye'nin Musul konsolosluğunu basarak ve 49 yurttaşımızı rehin alarak, Türkiye'nin sonbahara kadar, olası manevra alanlarını daralttı. O dönemde bile, başta Suriye'ye giden tırlar olmak üzere, Türkiye'nin rehineleri birer koz olarak kullanıp, IŞİD'e karşı bir koalisyona girmeyeceği yorumları yapıldı. Rehine krizi çözüldükten sonra, hangi pazarlıkların yapıldığı spekülasyonları Batı medyasında oldukça fazla ele alındı. Musul'daki rehine krizini geride bırakan Erdoğan, BM Genel Kurulu'ndaki temaslarının ardından, "IŞİD karşıtı koalisyona" Türkiye'nin katılacağı, hatta olası bir kara operasyonunun ele alınması gereği yorumunu yaptı. ABD'nin Eylül'de IŞİD'e karşı başlattığı hava operasyonları, bütüncül bir stratejinin ilk adımları mıdır? Yoksa ABD bu çerçevede, dünya kamuoyunun bir bakıma gazını mı almaktadır? Çok tartışılsa da, ABD-Barzani işbirliği, en azından Irak'taki Kürt bölgesinin zayıflaması ya da yok olmasını engellemektedir. Öte yandan IŞİD'e karşı "İncirlik olmazsa Erbil'i kullanma seçeneği", ABD'nin bölgedeki harekat alanını genişletmektedir.
9 Ekim 2014'te Rus dışişleri bakanı Lavrov'un "Rejim değişikliği yapmak için terör karşıtı sloganların kullanılması kabul edilemez." sözü, kara harekatı dahil, Rusya'nın olası bir bütünsel operasyona izin vermeyeceği biçiminde yorumlanabilir. Rusya'nın ve İran'ın desteğine sahip Esad'a karşı, Türkiye'nin "tampon bölge" önerisiyle, bilfiil bir askeri harekata girişmesi zor gözüküyor.
Ancak işin sarpa sardığı yer, Türkiye ile Suriye ve kendi Kürtleri'nin arasına çekilen duvardır. Rojava'da PKK'nın uzantısı PYD'nin hükümranlığı, sadece Türkiye'yi değil, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkanı Barzani'yi de rahatsız ediyor. Ne var ki, Rojava ile arasına hendekler kazdıran Barzani, IŞİD'in Musul-Kobani güzergahında, Kürt koridorunu hedeflemesinden sonra, PKK'nın silahlı kolu HPG ve PYD'nin silahlı kanadı YPG ile birlikte IŞİD'e karşı savaşmaya başladı. Dolayısıyla, Suriye'de Esad karşıtı grupları desteklemekle başlayan ve IŞİD'le sonuçlanan Batı'nın bakış açısı ve Türkiye'nin konumu, gelinen zeminde bir hayli karışık bir denkleme dönüştü. AKP iktidarı, hala "Esad karşıtlığı" obsesyonuyla Batılı müttefiklerinin tepkisini çekerken, Batı'nın gündemi "IŞİD karşıtlığı" olarak değişmiş durumda. IŞİD karşıtı koalisyonda yer almayı kabul eden Türkiye'nin, ABD ile "Esad'ı düşürme" pazarlığıyla, Suriye'ye müdahale koşulları öne sürmesi, "değerli yalnızlığı" arttırıyor. Üstelik bu sefer, Körfez ülkeleri, Mısır, hatta Katar da, bu yolculukta, siyasal iktidar ile birlikte davranmıyor.
"Çözüm süreci"ni diline pelesenk eden siyasal iktidar, Kobani'de değişen dengeler ile, var olan yüzeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya. Ülkedeki kaos ortamının yoğunlaşması, gittikçe belirsizliği artan 1300 km.'lik Suriye-Irak sınırı, mültecilerle birlikte yaşanan sorunlar ve Ortadoğu'daki farklı terör gruplarının zemin kazanması, eylem potansiyeline ulaşmaları, çok tehlikeli ve provokatif bir durumu işaret ediyor. Bir de bu ortama, "baskı politikaları" ile yaklaşılınca, üniversitelerde ve büyük kentlerin alanlarında, varoşlarında çatışma görüntüleri de eklenince, "yönetemeyen bir siyaset" anlayışı ön plana çıkıyor. Ülkenin ağırlığı azalıyor, demokrasi eksiği, Batı medyasınca, orta gelir tuzağı ile birlikte ele alınıyor.
Yarını kaybetmemek, ülkenin modern birikimine, kurucu değerlerine sahip çıkmak ve en önemlisi yeniden hesap yapmak için zaman pek kalmadı...
Demokrasiye, laik Cumhuriyet'e ve ülkemize sahip çıkmaktan başka çaremiz yok...    

2 Ekim 2014 Perşembe

TEZKEREDEN TEZKEREYE?

Ortadoğu'da Körfez Savaşları'ndan sonra ortaya çıkan kaos, ülkemizi yurtdışına asker göndermek, bazen de çok uluslu güce ev sahipliği yapmak gibi seçeneklerle, değişik içeriklerdeki meclis tezkerelerini çıkartmak ya da çıkartmamak durumlarıyla karşı karşıya bıraktı. 1991'deki 1. Körfez Savaşı'ndan sonra, 4 ayda bir TBMM gündemine gelen "Çekiç Güç" uzatma tezkereleri, her seferinde bir tartışma konusu olur, muhalefetteyken eleştiren ya da çekimser kalanlar, iktidarın bir parçası olunca, tezkereye "evet" oyu kullanmak durumunda kalırlardı. Bu bir bakıma, ülkenin ulusal egemenliği ile ilgili, bir turnusol kağıdı olarak nitelendirilir, ancak her seferinde, iktidardakiler değişse de, oylar "evet" olarak çıkardı. Söz konusu tezkerelerle, 1991-2003 arası İncirlik Üssü'nde konuşlanan uluslararası askeri birlik "Çekiç Güç", Türkiye'nin 1. Körfez Savaşı ertesinde, Saddam'ın Kürt gruplara yönelik "intikam hareketi" olasılığı çerçevesinde, 500 bin civarında Kürt mültecinin endişeyle sınırlarına gelmesi ve BM Güvenlik Konseyi'ne başvurusu üzerine yapılandırılmıştı. BM gözetimindeki Çekiç Güç, 36. paralelin üstünde, Saddam ve merkezi Irak hükümetine yasaklanan "uçuşa yasak bölge"nin güvenliğini sağladı. Geçen süre zarfında, Irak'taki Kürt yapılanması, bir antiteye dönüştü, fiili bir yönetim modeli oluştu. 1992'de Kürt parlamentosu kuruldu. O dönemlerde, Irak'ın kuzeyindeki otorite boşluğundan kaynaklanan yüzeyde, PKK terör örgütünün, Türkiye'ye yönelik saldırıları üzerine, defalarca "sınır ötesi harekat" tezkereleri, TBMM tarafından onaylandı. Adı geçen harekatlar, PKK terörüne zarar verse de, yok edemedi. 1999'da Öcalan'ın Türkiye'ye ABD istihbaratının müdahalesi ile teslim edilmesi, PKK'yı pasifleştirmedi, üstelik son gelişmelerle, artık örgüt, siyasal hedeflerini ortaya koymaya başladı. Örgüt lideriyle, Türkiye'nin istihbari ve bürokratik kurumlarının sürdürdüğü müzakereler, artık medya mensuplarının da ziyaretini kolaylaştıracak, siyasal yetkililerin de katılacağı tartışmalar ve "yol haritası"yla, "çözüm süreci" adı altında yasallaşma sürecine dönüştü. PKK terör örgütü sözcüleri, artık "bağımsızlık" hedefinden vazgeçtiklerini, federal bir yapılanma bağlamında, "eşit ortak" olarak, yeni bir anayasal zeminin kurulmasını yüksek sesle dile getirmeye başladılar.
Suriye'de ise 2011'de başlayan "gecikmiş Arap Baharı", Esad iktidarıyla, belli bir süre, son derece yakın ilişkiler devam ettiren siyasal iktidarın, Mısır'daki olaylar, iktidar değişimi derken, Mısır-Suriye-Türkiye çerçevesinde bir "İhvan ekseni" kurma düşüyle, çelişen stratejilere sürüklenmesine neden oldu. Esad'ın aylar içerisinde iktidarının sona ermesini hesaplayan siyasal iktidar, Suriye yönetiminin 3.5 yıldan beri, iktidarını sürdüren, ancak ülkenin tamamına egemen olamayan, bir muhatap haline gelmesi gerçeğiyle karşı karşıya kaldı . Türkiye'ye ülkedeki kaostan dolayı sığınan mülteciler içerisinde, çeşitli örgütlere mensup militanlar ülke içine sızarken, iktidar değişen dengelerde, ağır suçlamalara maruz kaldı. Suriye-Irak haritasında, özellikle Türk konsolosluk görevlilerinin rehine alınmasıyla eş zamanlı olarak, Musul işgaliyle adını öne çıkartan IŞİD, Esad'ın Batı açısından olumsuz özelliğini geride bırakan bir duruma gelmesini sağladı. Kamyonlarla Suriye-Irak hattında şehirleri işgal eden, ağır silahlara sahip olan IŞİD'e karşı, ABD Eylül'de "uluslararası koalisyon" kurulması çağrısı yaptı.
Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'nun açılışı vesilesiyle ABD'de yaptığı temaslardan sonra, siyasal iktidarın IŞİD'e karşı tavrında hızlı değişimler görüldü. Önceleri "öfkeli bir grup" olarak tanımlanan IŞID, yetkililerce "terörist" ilan edildi. Bu meyanda 2 Ekim 2014'de, TBMM gündemine bir tezkere geldi.
2 Ekim 2014 tezkeresi, Türkiye'ye Suriye-Irak hattında geniş yetkiler tanıdığı gibi, aynı zamanda yabancı askeri güçlerin de Türkiye'de konuşlanmasına olanak veriyor. Öte yandan iki ülke hattında, Türkiye'nin "tampon bölgeler" ya da "uçuşa yasak bölgeler" kurulmasına olanak veriyor. ABD'li yetkililerin soğuk yaklaştığı "güvenli bölgeler", "cep alanlar", gündeme geliyor. Eylül-Ekim 2014'te, Suriye Kürtleri'nin Rojava bölgesindeki, Kobani kantonuna saldırılarını yoğunlaştıran IŞİD, hem Suriye-Irak coğrafyasında bir bağlantı kurmaya, hem de Kürtler arasındaki geçişkenliğe bir sekte vurmaya çalışıyor. İşte tam da tezkerenin çıkacağı zamanda, Türkiye yine IŞİD'e yardım etmekle suçlanıyor. Bu çerçevede, IŞİD militanlarının Türkiye sınırını ellerini kollarını sallayarak geçmeleri, Kobani'deki Kürt mültecilerin Türkiye'ye "araçla geçişleri"nin yasaklanması, sınırda bekletilmeleri, mayınlı arazideki "sivil ölümleri", bir hayli tartışma konusu oldu. Erdoğan'ın IŞİD'e karşı "kara harekatını" bile gündeme getirdiği aşamada, IŞİD-PKK karşılaştırması yapması, PKK'ya yönelik bu tür bir koalisyonunun kurulmamasına yönelik sitemleri, "çözüm süreci" hakkında adımlar atılırken, pek bir inandırıcılığa sahip olamadı. Hatta burada asıl sıkıntının, IŞİD'e yönelik yeni tutumdan, siyasal iktidarın rahatsızlık duymasıyla açıklandı. Ancak Türkiye'nin uluslararası taahhütleri ağır bastı.
Suriye'ye yönelik suçlamalarda, bu ülkeye giden tırlardaki spekülasyonların önü alınamadı. Hala IŞİD'e yardım gönderildiği savları Batı medyası tarafından dile getiriliyor. Öte yandan, "2 Ekim tezkeresi", 1 Mart 2003 tezkeresinde, siyasal iktidarın 2 Ekim 2014 günkü Cumhuriyet'te belirtildiği üzere acemiliklerini sözde geri bırakan bir tavırla, "önce tezkere, sonra ABD ile anlaşma" taktiği ile gündeme getiriliyor. Böylece Türkiye'nin kendi parlamentosunda kendisine tanıdığı sınırsız haklar, olası bir uzlaşmada törpülenecek. 1 Mart 2003'deki duyarlık, bu sefer toplumsal bazda bir harekete neden olamadı. Zira "IŞİD tehlikesi"nin Türkiye'nin ve Batı'nın büyük metropollerini de hedefleyerek yayılması, Rojava'da PKK'ya yakın PYD'nin, bizzat PKK ve Barzani peşmergelerinin işbirliği, PKK'nın Irak'ta Barzani'ye silahlı desteği, IŞİD'e karşı bir Kürt dayanışmasının oluşması, "tezkere karşıtı bir toplumsal koalisyonu"nun yaygınlaşmasını engelledi. Bununla birlikte HDP tezkereye karşı bir tutum içinde. Zira AKP iktidarının Suriye sınırı içinde kuracağı "güvenli bölgeler" aracılığıyla Kürt hareketini engelleyeceği, IŞİD'e nefes aldıracağı kuşkularını ifade ediyorlar. CHP ise, bu tezkerenin IŞİD'ten çok Esad'a karşı bir savaşta kullanılacağı, Türkiye'nin sonu olmayan bir savaşa gireceği gerekçesiyle "hayır" diyeceğini açıklıyor. MHP ise mutat olduğu üzere, siyasal iktidar sıkışınca yardıma koşuyor. Belki de "çözüm süreci"ni sürdüren iktidarın, bu tezkereyle "Kürt hareketi"ni budayabileceğini düşünüyor? Siyasal iktidar ise, Ortadoğu'ya yönelik Osmanlıcı dış politika, Ilımlı İslam deneyimleri tasfiye olurken, Suriye'de alacağı olası rollerle, hem "fatih" olmaya, hem de Batı ile arasını düzeltmeye çalışıyor.
Bu arada olan da Türkiye'ye oluyor...             

19 Eylül 2014 Cuma

İSKOÇYA SONRASI...

18 Eylül 2014'de İskoçya'da yapılan referandum, sadece "Birleşik Krallık" için değil, AB ve dünyanın diğer bölgeleri açısından da dikkat çeken bir gelişme oldu. 307 yıllık bir birlikteliğin yıkılması olasılığı, İskoç milliyetçiliğinin siyasal açıdan geldiği aşama, hep tartışma konusu olarak gündeme geldi. 19 Eylül sabahı gelen sonuçlarda, "hayır" oylarının %55'e varması, %44'de kalan "evet" oylarına 11 puan fark atılması ne ile açıklanabilir? Daha doğrusu, Büyük Britanya Birleşik Krallığı için, konu sonlanmış mıdır? İlk akla gelen referandum analizlerinde, ekonomik çıkarların ağır basması, "birlik"te kalmanın "sade yurttaş" için daha cazip göründüğü sonucuna varılabilir.
Okyanusun öteki yakasına geçtiğinizde, Kanada'daki Quebec konusu hemen göze çarpmaktadır. Anglo- Sakson geleneğin siyaseten belirleyici olduğu, simgesel anlamda Britanya kraliçesi II.Elizabeth'e "devlet başkanı" sadakatinin sürdüğü Kanada, Fransızca konuşan eyaleti Quebec'ten kaynaklanan, "bağımsızlık" talepleri ile bir hayli uğraştı. Sonuçta Quebec'te bir değil, iki referandum yapıldı. 1980 ve 1995'te yapılan her iki oylamada da, az farkla olsa da "hayır" oyları çoğunluğu oluşturdu. Kafaların bir hayli karışık olduğu yüzeyde, "hayır" oyları kazansa da, federal yapı içinde, özerklik ve federe hakların, her bir oylamada, verilen ödünlerle daha da genişlediğini görüyoruz. Bu bağlamda, "hayır"ın siyasal bedeli, "genişletilmiş özerklik" olarak gündeme geliyor, federe birimlerin "egemenliği", söz konusu referandumlarla artıyor. Bir bakıma "sandık"ın gündeme gelmesi, ortaya konması, "bağımsızlık" talep eden güçler lehine birtakım tavizleri ete kemiğe büründürüyor.
İskoçya'daki oylamanın ise, AB içindeki "birliği" ciddi bir sınava tabi tuttuğu net bir biçimde görülmüştür. Britanya için ise, şimdiye kadar Ortadoğu'ya yönelik "böl ve yönet" siyasetinin, kendi "ada"sına kadar ulaşması, tarihin garip bir cilvesi midir? Elbette ilginç bir polemik konusudur.
Bununla birlikte, Britanya siyasetinin "ana akımı"nı teşkil eden "Westminster" üçlüsünün, iktidarı ve muhalefetiyle, Britanya'nın birliği için seferber olması, "hayır" kampanyasında aynı cephede yer almaları, işaret edici bir durumu ifade etmektedir.  Muhafazakar-Liberal koalisyonu ve muhalefetteki İşçi Partisi, "birlik cephesi"nde ortak bir duruş sergilemişlerse de, bu durumun muhafazakar Cameron'a mı, yoksa İşçi Partisi lideri Miliband'a mı yarayacağı, 2015 ilkbaharındaki seçimlerde görülecektir.
İskoçya referandumu vesilesiyle, Kuzey Denizi'ndeki petrol yatakları, nükleer denizaltı üslerinin gündeme gelmesi, ekonomik-askeri yüzeydeki tartışmaları ateşlese de, Britanya için, daha endişe verici konu, "evet" oyları kazansaydı, dile getirilmeye başlanacaktı. O da Britanya'nın "veto" yetkisine sahip, BM Güvenlik Konseyi'ndeki "daimi" üyeliği idi. Sadece AB değil, asıl ABD "evet" skoru olasılığından rahatsızdı. Zira, dış politikadaki ve savunmadaki en önemli müttefiği zafiyete uğrayacak, Avrupa ve dünya siyasetindeki etkisi, daha fazla mercek altına alınacaktı. Hatta "büyük güç" olması konusu, kuşkulu bir zemine kayacaktı.
Bir başka açıdan ise, AB'nin içinde, "uluslar Avrupası" mı yoksa "bölgeler Avrupası" mı sorusu, acaba 18 Eylül 2014'de sonlanmış mıdır? Hiç sanmıyorum. 9 Kasım 2014'te Katalonya'nın İspanya'dan ayrılması ile ilgili "gayrıresmi bir referandum" yapılacaktır. Fransa'nın "Korsika" sorunu sürmekte, İtalya'da zaman zaman hükümetlerde de yer alan "Lombardiya Ligi" anlayışı, güneyden kopmuş, daha varsıl bir "kuzey İtalya" hayalini devam ettirmektedir. Katalonya ve Bask ta, daha varsıl olma açısından, benzer tutumlar sergilemektedirler. İskoçya ise, daha varsıl olmasa da, az nüfusu ve petrol geliri ile, "bir mini refah devleti" önerse de, şimdilik Britanya'nın sosyo-ekonomik ve de siyasal üstünlüğü galip gelmiştir.
Bu tartışmalar sürerken, Ortadoğu'ya yönelik etkide, hiç kuşkusuz Kürtler'in konumu zihinlere gelmektedir. Türkiye'de "İskoçya referandumu" konusu, kamuoyunda çok yoğun ele alınmasa da, süreci değerlendirenler, ister istemez bölgede Türkiye dahil, Kürt nüfusların yoğun olduğu coğrafyaları karşılaştırmışlardır. Irak'ta her iki "körfez savaşı" ve 2005 anayasasından sonra, "bölgesel özerklik" kazanan Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin en yakın müttefiklerinden biri Türkiye olmuştur. Suriye'de 2011'den sonra, kuzeydoğudaki Rojava bölgesinde, PKK ile yakınlığı olan PYD ve silahlı gücü YPG adını duyurmaya başlamıştır. İran'da Kürdistan adında bir eyalet yer almakta, PKK ile müttefik konumundaki PJAK şimdilik faaliyetlerini askıya almış durumdadır. Türkiye'de ise siyasal iktidar ile terör örgütü PKK'nın başındaki Öcalan'ın bürokratlar aracılığıyla sürdürülen diyaloğunda, "çözüm süreci" başlığı altında, yeni adımların atılacağı konuşulmaktadır. Ana dilde eğitim, Öcalan'a ev hapsi ve genel af başlıkları, iktidara yakın gazetecilerden Hüseyin Yayman tarafından dile getirilmiştir. Ana muhalefetin, Türkiye'nin "Avrupa yerel yönetimler özerklik şartındaki çekincelerin" kaldırılması talebi, şimdilik siyasal olmasa da, idari özerklik açısından, söz konusu sürece verilen dolaylı bir destek anlamına gelmektedir.
Peki bütün bunlar, ileride bir "referandumu" engellemek için mi, yoksa fi tarihteki olası bir referandumda avantajlar elde etmek için mi, servis edilmektedir? Bu rahatsız edici soru ve sorunları, tartışma zamanıdır. Ama terörün, "okul yakma" dahil, silahlı yöntemleri terketmesi, silahları bırakması ve terörün tasfiyesi ile gelecek demokratik bir yüzeyde ele alınabilir. Silahların gölgesinde varılacak yer, Ortadoğu'daki istikrarsızlığın, IŞİD dahil, ithal edilmesiyle sonuçlanır.
"İskoçya sonrası" tartışmalara, bir de Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya penceresinden bakın. İskoçya'da "pub"larda gülerek yapılan siyasal rekabet, burada ne yazık ki, kan, terör ve gözyaşı ile gerçekleşiyor...      

9 Eylül 2014 Salı

CHP'NİN "ARAYIŞ"LARI...

"Arayış", CHP'nin 1980'de önce faaliyetlerinden yasaklandığı, 1981'de ise kapatıldığı günlerde, Ecevit'in çıkardığı derginin adıydı. Arayış, CHP'de hiç bitmedi. Bu siyasal bir örgüt için doğaldı. Farklı arayışlar, zaman zaman parçalanma, zaman zaman da güçlenme getirdi. Tıpkı, 1960'ların sonu ve 1970'lerin başında "tutucu kanadın" ayrıldığı, "demokratik Sol" kanadın, yeni "arayış"la, partiyi Türkiye'de zirveye taşıdığı gibi...
Öncelikle güncelden konuyu irdelemeye başlayalım...
5-6 Eylül 2014'te gerçekleşirilen, CHP'nin 18. Olağanüstü Kurultayı pek çok kafa karışıklığını beraberinde getirdi. Şimdiye kadar, "liste savaşları" sonrası, yorgunluğunu bir türlü atamayan, bir sonraki kurultaya hazırlanan parti örgütü, kurultaylar konusunda eski iştahını kaybetmiş gözüküyor. Vurguladığımız yüzeyde, partinin derlenip toparlanmasından çok, siyasal iktidarın "yeni Türkiye" başlığında bir "yeni CHP" tasarlama sıkıntısı göze çarpıyor. Bu noktada hakkını yemeyelim; Ecevit ve Baykal dönemlerinde de "yeni CHP" başlığı sıklıkla kullanılmıştı. Kurumsal olarak, tarihi köklere dayanmanın avantajlarıyla birlikte, değişen konjonktürlerde, "yeni arayışlara", değişim gereksinimine yanıt vermek gibi bir çabanın, tarihsel köklere, "yeni filiz" verdirmenin gündeme geldiğini görüyoruz.
CHP tarihine bakıldığında, "Ulusal Kurtuluş Savaşı", "Cumhuriyet'in kurulması", "çok partili yaşama geçiş", "demokratik Sol hareket" gibi, toplumsal ve siyasal anlamda, devrimsel pek çok hamlenin, değişimin yer aldığı görülür. Hatta CHP 1992'de yeniden açıldığındaki en temel sloganı, "değişimin gücü" olmuştu. Ne var ki, 1980 sonrası, gerek SHP, gerekse de CHP dönemlerinde, yeni bir değişim dalgası yaratılamadı. 1965'te "ortanın Sol'u" olarak başlayan, 1976 kurultayında "demokratik Sol" adını alan dönüşümden sonra, 1980 sonrası, parti ister istemez "statükocu" bir görünüme kavuştu. Aslında darbeden sonraki dönemde "demokrasi mücadelesi"nin öne çıkması, hala hafızalarda kalan SHP'nin ünlü "Kürt raporu" dikkat çekse de, bu çalışmalar bütünlük taşımaktan ziyade, farklı duyarlıklara, Sol bir refleksle yaklaşmaktan öteye bir anlam içermedi. Kimlik siyaseti dışında ise, sosyal devlet, sosyal haklar konusu, sendikal mücadele, zaman içinde CHP siyasetinin inisiyatifi dışına çıktı. Bu da sosyal demokrasi çerçevesini geride bıraktı. Sol siyaset, sadece kimlik siyaseti bağlamında kaldı.
1960'larda "demokratik işçi hakları" ile gündeme gelen, entelektüellerin ve tabanın birlikte sahip çıktığı, "demokratik Sol" hareket ise, 1980'lerde, önce SODEP-HP/DSP, sonra SHP/DSP, ardından SHP/DSP/CHP ve CHP/DSP olarak, değişik siyasal yapılanmalara bölündü, karizmatik lider "kendi partisini" kurarken, SHP-CHP bir birleşip, bir ayrılarak, bugüne "birleşik CHP" yi getirdi.
Baykal döneminde, "ulusal bir merkez" parti kimliğine bürünen CHP, Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığında ise, "muhafazakar, İslamcı  ve liberal" siyasetlerle koalisyon yapan, "AKP karşıtı cephe" kurma hayaliyle, türdeş olmayan bir tür "parti içi koalisyon" durumuna geldi.
1980 sonrasında, 1989 yerel seçimleri dışında, CHP-SHP siyaseti bir başarı kazanamazken, DSP 1999 seçimlerinde 1. parti oldu, 2002'de ise parlamentoya giremedi. CHP aynı yazgıyı, 1999'da yaşamıştı.
Kılıçdaroğlu'nun "sosyal demokrat" bir partinin gereklerini yerine getirmekten yola çıkıp, Sağ siyasetlerle ittifak halinde, "merkez bir kadro partisi" oluşturma gayreti, hem kafaları karıştırmakta, hem de ister istemez "hegemonyanın siyasal tekeli"ne katkı vermektedir. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun "cumhurbaşkanı adaylığı"ndan, Mehmet Bekaroğlu'nun "zorla PM'ye seçtirilmesine"  uzanan tercihler, parti seçmeni ve tabanıyla inatlaşmak gibi, anlaşılmaz bir tabloyu ortaya koymaktadır. Sözkonusu parantezde, partinin ve Cumhuriyet'in kuruluşunda, önemli bir konumu olan "rakı sofraları"nın eleştiri konusu olması, o niyetle ifade edilmese de, Erdoğan'ın "iki ayyaş" söylemine hizmet etmektedir. Yollar ne yazık ki, hegemonyaya hizmete çıkmaktadır. Gittikçe AKP'nin İslamcı hegemonyasının etkisi altına giren siyasal davranışlar, "parti içi tek seslilik", disiplin mekanizmasını cezalandırma aracı haline getirmek gibi bir çerçeveyi sergilemektedir. Bu da otoriterliğin ana muhalefete yansıması olarak kaydedilmektedir. Gün geçtikçe popülizmin ve Sağ siyasetlerin nüfuzunu arttırdığı yapı, beraberinde oy da getirmemektedir. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde, mucize formül olarak sunulan "Sarıgül efsanesi", amacına eremese de, parti içindeki gücünü yoğunlaştırmaktadır. Zira CHP'de eskiden olduğu gibi, seçim yenilgileri, beraberinde kurultay zaferlerini getirmektedir? Parti delegasyonuna "güce tapınma" ve "popülizm" yüzeyinde verilen siyasal motivasyon, siyaseten bir başarı değil, daralan siyasal çatıda, mevki kapma yarışına dönüşmektedir.
Son kurultayda, Kılıçdaroğlu'nun en çok  dikkat çeken vaadi, beklendiği gibi sosyal haklarla ilgili olmadı. Siyasal vizyon, Kürt siyasetine yönelik açılımları ifade etti. Dikkat çeken zeminde Kılıçdaroğlu, Avrupa yerel yönetimler özerklik şartında, Türkiye'nin çekincelerinin kaldırılmasını önerdi. Bu zeminde, Türk kamu yönetimindeki idari vesayet ve hiyerarşinin budanması, idari özerkliğe kapı açacak bir potansiyeli ortaya koymaktadır. "Çözüm süreci"nde, "ana dilde eğitim" konusundaki yaklaşımlara da kapı aralayan Kılıçdaroğlu, şimdilik "genel af" konusuna değinmese de, soğuk mesajlar vermemektedir. Bu arada "çekincelerin kaldırılması" konusundaki ilk vaat, 2011 genel seçimlerinden önce zaten verilmişti.
Bu bağlamda, siyasal iktidarın, Haziran 2015 genel seçimleri öncesi, "başkanlık-özerklik" pazarlığı mı önlenmeye çalışılmaktadır, yoksa yine eklektik bir öneri mi önümüzde durmaktadır? Kürt hareketinin, 1990'larda SHP'den ayrılmasından sonra, CHP siyasetiyle bir daha ortak bir zemin yakalamaması, muhafazakar değerlerle birlikte, Kürt hareketini de "özerklik hevesi"yle, AKP'nin hegemonyasına itmekte, başkanlık konusu, özerkliğin ucundaki "taviz" olarak algılanmaktadır.
Seçim kazanmayı unutan bir siyasette, her dönem farklı başlıklarla ele alınsa da, 1980 sonrasında CHP'de , büyük soru işaretleri durmaktadır.
Ulusalcı-yenilikçi gibi, "içe kapanmacı" mı olalım, yoksa muhafazakar bir yenilikçilik mi uygulayalım sorularında eksik olan Sol'dur. CHP, kurucu iradesiyle, Sol değerler arasında yakaladığı sentezi unutalı çok oluyor.
Zannediyorum, CHP için de bir "arama-karar konferansı" şart gözüküyor.
91. yılıında başta partinin kurucusu Atatürk olmak üzere, partiye hizmet veren herkesi kutlar, artık seçim zaferlerinin konuşulmasını dilerim...