30 Eylül 2013 Pazartesi

DEMOKRATİKLEŞ(ME) PAKETİ...

Siyaset yaşamında, hakkında en çok konuşulan, hakkında olumlu değer atfedilen, ne var ki bir türlü "ortak tanımlarda" buluşulamayan kavram herhalde DEMOKRASİ'dir.
İlkokuldan beri hafızalarımıza kazınan tanım, "halkın kendi kendini yönetmesi" idi. Sözkonusu tanım, insana bir hayli garip geliyordu. Zira "kendi kendine" denildiğinde, bir gariplik, anlaşılmazlık, muğlaklık, adına ne derseniz deyin, bir "görünmez duvar" zihinlerde oluşuyordu. "30 Eylül paketi"yle gündeme gelen "Andımız"ın kaldırılmasıyla "demokratikleşmiş" mi oluyorduk, Türklük bir ulusal tanım olmaktan çıkıp, "etnik" bir unsura mı dönüşüyordu? Rivayet muhtelif. Ancak kuşkusuz, Gramsci'nin nitelendirdiği zeminde, hegemonya, "kendi tarihi"ni, "kendi kültürü"nü, "kendi değerleri"ni yerleştirirken, kendi "kimliğini" de endoktrine ediyordu.
O zaman tartışalım. Yeni kimlik nedir? Açıklanan maddelerin yüzeyinde gerçekten yeni bir "Kürt açılımı" mı vardır? Elbette hayır. Aslında ifade olunan kimlik Müslümanlık çerçevesinde ete kemiğe bürünüyorsa da, sıkıntı şuradadır. Hangi Müslümanlık? Sünni-Hanefi bağlamında bir Müslümanlıksa, diğer Sünni mezhepler ne olacak? Alevilik, "ben de Aleviyim" diyerek, bir folklorik öğe konumuna mı indirgenecek? Müslüman olmayan unsurlar, uluslararası kamuoyunun dikkati çerçevesinde, birtakım gaspedilen haklarına kavuşurken, bu arada daha mı ötekileştirilecek? Bir düşünmek lazım.
Sözkonusu pakette "kamuda türban" başlığı dikkat çekerken, hala "azınlık vakıfları"ndaki  iyileştirmenin yapısal anlamda tamamlanmaması, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması  konusunun ertelenmesi, Aleviler'in taleplerinin "bir başka pakete" bırakılması, "dağ fare doğurdu" izlenimini bırakabilir.
Dinsel ve mezhepsel kimliklerin, başat bir Sünni-Hanefi kimliğinin baskın olduğu ortamda , "tahammül" edilen, "lutfen" var olabildikleri bağlamda, soru dönüp dolaşıp, "hangi kimlik" başlığına takılıyor.
Demokratik yaşamı, soyut değerler bakışında, sadece "sandık"a indirgeyen, demokratik yaşamın, yerellik ve yönetişim zeminini yadsıyan bir "zihni gelenekten" ne beklenebilir?
Bir başka değerlendirmede, yurttaşların eşit unsur olarak, alt kimlikleri inkar edilmeden, laik bir hukuk etrafında bir araya gelmeleri, ulusun da bu temelde tarif edildiği parantezden çıkıldığında, etnik-mezhepsel-dinsel federasyon beklentileri boşunadır. Başat dinsel-mezhepsel kimliğin asıl, diğerlerinin "öteki" ve "azınlık" olduğu, otoriter ve muhafazakar bir kış beklemektedir herkesi...
  

20 Eylül 2013 Cuma

"DEVLETSİZ ORTADOĞU"...

Yaklaşık 2.5 yıldan beri, Suriye hakkında yoğun değerlendirmeler yapmak durumunda kaldık. Bir müddet daha, malum konunun tekrar tekrar ele alınacağı gözüküyor.
O kadar çok şey yazılıp çizildi ki Suriye hakkında, her bir yazı ister istemez, yinelenen birtakım enformasyon ya da analizlerle dolu oluyor.
Ancak en çok baş ağrıtan konu, Suriye'nin yaşanan süreçte "bir özne" olmadığının bir türlü anlaşılamaması, verili zemindeki ideolojiler, bölgesel ve küresel çıkarlar, rekabetler bağlamında, kafa karışıklıklarının artmasıdır.
Suriye'de yaşanan süreçte, her nedense Mart 2011 milat alınıyor. Nedeni ise, "sözde Arap Baharı"nın bu ülkeye önce gösterilerle, sonra da silahlı mücadele ve sonunda "iç savaş"la yansımasıdır. Günümüzde, her ne kadar Esad yönetimi, göreli olarak toparlanmış gözüküyorsa da, arkada 100 bin Suriyeli'nin can kaybı, ülkemizin de dahil olduğu komşulara sığınan milyonlarca mülteci, üstelik farklı militan grupların kurdukları yeni siyasal bölge yönetimleri, kronik ve derinleşmiş bir "belirsizliği" ifade etmektedir.
Aslında bir milat kaydedilecekse, bölge açısından Ağustos 1990 olarak işaret edilmelidir. Saddam'ın Irak'ı Kuveyt macerasına attığı zamandan beri, Ortadoğu'da yeni bir biçimlenme yaşanmaktadır. 1991 ve 2003'teki Körfez Savaşları'yla, Irak'ta adım adım "yeni bir harita" ortaya konmuştur. O zaman da, Suriye'den gelen mülteciler gibi, Türkiye içlerinde 500 bin civarında Iraklı mülteci vardı. 1. Körfez Savaşı sonrası Saddam'ın "ikinci Halepçe" saldırısından çekinen Kürt mülteciler, Türkiye'ye sığınmıştı. Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi'ne başvurusu üzerine, 36. paralelin üstü, Irak merkezi yönetimine yasaklandı. "Uçuşa yasak bölge"nin güvenliği de, Türkiye'de konuşlanacak uluslararası askeri görev birliği Provide Comfort'a (Çekiç Güç)e bırakıldı. Aynı yasak daha sonra, 32. paralelin altına genişletildi. 1991-2003 arasında "uçuşa yasak bölge"de parlamentosu, para birimi, sınır gücü ve peşmerge ordusuyla fiilen oluşan Kürdistan bölgesi, 2005 Irak Anayasası ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi adını alıp, anayasal statüye kavuştu. Peki Sünni ve Şii Araplar ne oldu? Şii Araplar ise anayasada "nitelikli çoğunluk" gerektiren bir "hükümet kurma" zorunluğu karşısında, Sünni Kürtler'le "hükümet kurmak" durumunda kaldı. Osmanlı dönemi, İngiliz mandası, krallık ve Cumhuriyet dönemlerinde azınlıkta olmasına karşın, siyasal eliti oluşturan Sünni Araplar ise muhalefette kaldı.
2011 Aralık ayında ABD çekildikten sonra, Şii Araplar ve Sünni Kürtler arasında çelişkiler yoğunlaşırken, Sünni Araplar da Sünni Kürtler gibi, özerklik alanlarını genişletme mücadelesine giriştiler.
Suriye'de El Kaide uzantısı El Nusra, Suriyeli olmayan "uluslararası gönüllüler" ile fiili bir bölge yönetimi kurarken, PYD öncülüğünde Kürtler ayrı bir yönetim yapılandırırken, Esad liderliğinde Nusayriler, egemen olamadıkları topraklarda çatışmalar sürerken, Şam-Lazkiye hattında devlet erkini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. ÖSO ise, Batı'yla çelişkileri düşük düzeyde tutmaya çalışıyor, El Nusra ve PYD ile çatışıyor.
Bir genel değerlendirme ortaya çıktığında, Hatay'dan Hakkari'ye uzanan Suriye-Irak sınırımız boyunca, yaklaşık 1300 km'lik bir hatta, karşımızda "devlet olmayan" muhataplar sıralanıyor.
Tüm yaşananlar, Akdeniz'den Basra'ya, "devletsiz yapılar"ın çoğalacağını gösteriyor. ABD acaba bu yüzeyi, "kontrol edilebilir istikrarsızlık"la manipüle edeceğini mi düşünüyor, yoksa İran'ı izole etmek adına bölgede "devletsiz bir kuşağın" oluşmasını mı tercih ediyor? Pakistan'ın Sovyet işgalindeki Afganistan'da mücahitler açısından bir "dayandığı duvar" olduğunu anımsıyoruz. O dönemden beri, gerek SSCB işgali, gerekse NATO operasyonu sonrası, Afganistan-Pakistan sınırı kevgire döndü. Hatta ABD bu bölgeyi "Afpak" olarak adlandırıyor. Pakistan'daki medreselerde büyüyen talebelerin kurduğu Taliban, sadece Afganistan'da değil, Pakistan Halk Partisi ve Pakistan Müslüman Birliği'nden sonra Pakistan'daki "üçüncü büyük siyasal güç" haline geldi. Bir taraftan da, silahlı şiddeti ve kültürel ağlarıyla, yaşam alanlarını Afpak'ta ele geçiriyor.
ABD-El Kaide arasında 11 Eylül 2001'le başlayan gerilimin, Afganistan operasyonu ve Taliban'ın devrilmesiyle sonuçlandığını anımsasak ta, Suriye hattında El Kaide uzantısı El Nusra'ya, bölgedeki ABD müttefiklerinden gelen yardımlara ne demeli?
El Nusra, aldığı ya da almadığı yardımlara bakmaksızın, Selefi anlayışı ve "devletsizliğini" bölgeye yaymak isteyecektir. Zaten müttefiki de "Irak-Suriye İslam Devleti" örgütü?
Öte yandan Lübnan ve de Türkiye'ye, özellikle "sınır belirsizliği"nden sızmaya, devlet yapılarının metabolizmasını bozmaya çalışacaktır.
Bilmem anlatabildim mi? DEVLETSİZ ORTADOĞU'dur bunun analizi...    

15 Ağustos 2013 Perşembe

YEREL SEÇİMLERE GİDERKEN...

Yerel seçimlere, yuvarlak bir hesapla 7.5 ay var. Eylül 2013'den itibaren, hem tatil rehavetinin bitmesi ve siyasetin seçim gündemiyle rotasının belirlenmesi, hem de 6 aylık bir zaman diliminde "geriye sayım"ın başlamasıyla, siyaset daha da hızlanacak. Partiler açısından en önemli konulardan biri "aday belirlemek", en az onun kadar dikkat çeken de "aday belirleme yöntemi".
Sorun aslında, siyasal iktidarın hem kendi değerlerini, hem de siyaset yapma yöntemini, hegemonik olarak, diğer partilere de yansıtmasından kaynaklanıyor. AKP, diğer Sağ partiler gibi, "parti içi demokrasi" diye bir kaygı taşımadığından dolayı, kendi deyimleriyle "temayül" yani "eğilim yoklaması" ve "anket" yöntemini ön plana alıyor. Eğilim yoklaması, siyasal partiler yasasında yeri olmayan, genel merkezin ya da yerel parti örgütünün "denetiminde" yapılan, sonuçları, en son parti genel merkezi olmak üzere, parti üst kurulları tarafından değiştirilebilen bir "parti içi seçim"i öngörüyor. Dolayısıyla, parti örgütünün "gazı alındıktan" sonra, gerek yerel, gerekse de "genel" nedenlerle, adayların yerleri değiştirilebiliyor veya listeden çıkartılabiliyor. Bir de "anket" yöntemi var ki, sorular nasıl belirleniyor, genel merkez hangi araçları, şirketleri kullanıyor, belirsiz?... Bir hayli karışık gibi gözükse de, aslında parti genel merkezi ve partide etkin olan yerel-genel siyasi karar alıcıların, birtakım pazarlıklarla, parti içi vesayeti ortaya koyduğu bir zeminde, adaylar belirleniyor. Göze batmamasının nedeni de, iktidar partisinin, Milli Görüş döneminden beri, üst üste kazandığı seçimlerden dolayı, bu yöntemlerde "bir keramet" olduğu düşünülüyor. Parti içi vesayet, karizmatik liderlik, siyasal başarı, birbiriyle doğrudan bağlantılı olmasa da, adeta adı konmamış bir formül olarak zikrediliyor.
CHP'ye gelince, 1950'lerde "çok partili yaşama" geçilmesinden beri, sistemleştirilmiş bir "önseçim" mekanizmasını yerel ve genel seçimlerde kullanmış ana muhalefet partisi, 1970'lerde Ecevit döneminde çok fazla dokunmadan, 1990'larda Baykal'ın genel başkanlığı ile birlikte, bu yöntemi önce törpülemeye, sonra da "merkez yoklama" ile yer değiştirmeye başladı. Parti içi örgütlenmedeki yapısal koşullar öne sürülerek, sağlıklı üye yapısının olmaması, feodal değerlere göre örgütlenme vb. gibi nedenlerle, örgüte güvenmeden, ancak örgütün seçtiği genel merkezdeki yöneticiler aracılığıyla, yerelde ve genelde adaylar belirlendi. Bunun elbette istisnaları var. Sözgelimi 1999'daki yerel ve genel seçimlerde "önseçim" mekanizması uygulandı ancak bu, partinin baraj altında kaldığı seçimlerdi.
Gelinen noktada, 2010'da genel başkanlığa seçilen Kemal Kılıçdaroğlu'nun Mayıs 2010'da parti örgütüne, kurultayda verdiği söz anımsandığında, "önseçim"in uygulanma umudu doğmuştu. 2011 genel seçimlerinde bu yöntem "bir başka bahara" kaldı. Zira parti "dönüşüm" geçiriyordu ve yönetim henüz yerine oturmamıştı. 2014 Mart yerel seçimleri öncesinde de, "önseçim" umudu, "eğilim yoklaması" ile karşılanmaya çalışılacak gibi gözüküyor. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, henüz resmi kararlar alınmasa da, CHP PM'nin  Temmuz 2013'deki toplantısında "ilke olarak" eğilim yoklamasının belirlenmesi, ancak son kararın MYK'ya bırakılması, ucu açık bir soru olarak gündemde duruyor. Peki "önseçim"in farkı nedir diye sorulduğunda, ilçe seçim kurullarındaki "hakimler"in güvencesinde , parti mekanizmaları tarafından değiştirilemeyen, "resmi seçim yöntemi"nden söz ediyoruz. İlçe kongre üyeleri ve önseçim delegelerinin oy kullandığı bu yönteme karşı, "tüm üyelerle eğilim yoklaması" demek, popülist anlamda hoşa gitse de, hakim teminatında olmayan, sonuçları değiştirilebilir bir metottan bahsediyoruz. Bir de "anket"i eklediğinizde, "eğilim yoklaması"na rağmen, "seçmen böyle istiyor" sürprizinin, sürpriz olmadan hazır edildiğini de görebilirsiniz. Elbette bu yöntemler, iktidar partisiyle, belli boyutlarda, daha insaflı olsa da, benzerlikler gösteriyor.
Tahmin sorarsanız, şunları söyleyebilirim: Belediye başkan adayları, il ve ilçelerde "merkez yoklaması" ile, belediye meclis üyesi adayları, büyükşehirler dışındaki il genel meclisi adayları eğilim yoklaması ve genel merkez ve başkan adaylarının kontenjan adaylarıyla oluşturulur.
Farklı bir yöntem uygulanırsa, ben yanılmış olurum.
Siyaseten, tahmin ettiğimiz yöntemlerin yanında, Sağ'da, toplumun farklı kesimlerinde isim yapmış, "sürpriz adaylar" sözkonusu olur mu? Bu da başka bir yazının konusu...     

6 Ağustos 2013 Salı

KARA PAZARTESİ 2013...

Adli süreci etkilememek adına hukuka saygı duyanlar azami dikkat gösterirken, "yandaş medya" olarak anılan yayın organlarının, yargı ve kolluk kuvvetlerindeki uzantılarıyla yaptıkları işbirliği sayesinde, yıllar önce kamuoyuna duyurdukları hükümler, "hayaldi gerçek oldu."
Yargı süreci, şimdi yargıtay aşamasına gidiyor. Dolayısıyla konu tartışılmaya devam edecek. "Ergenekon" adı verilen davada, hukuki açıdan pek çok değerlendirme yapıldı ve yapılacak. Ancak konuyu, sadece bu dava ve hükümler çerçevesinde ele almamak gerekmektedir.
"Balyoz", "askeri casusluk" derken, hukuki varlığı sona eren Özel Yetkili Mahkemeler'in, belli davalar üzerinde mesaisine devam etmesi de, ayrı bir tuhaflıklar zincirini ortaya koyuyor.
Ne var ki, hukuken mağdur olanların yaşadıkları öncelik taşımakla birlikte, sözkonusu dava hükümlerinin, uzun yıllar süren tutuklama ve duruşmaların ardından, ivedilikle ele alınması, kamuoyuna yönelik "inandırıcılık" sorununun gündeme gelmesiyle koşut bir durumu ifade etmiştir.
Zaman zaman yine bazı sızdırmalar yapılmakta, KCK, PKK hükümlülerinin de içinde yer alacağı bir "genel af"la, infaz sürecinin tamamlanmayacağı mesajı verilmektedir. Bu tür sorular gündeme geldiğinde ise, yetkililer, "gündemimizde genel af yoktur" diyerek, bir bakıma yapay olarak yaratılan beklentiyi rafa kaldırmakta, bir nevi yetkilerin kimde olduğunu anımsatmaktadırlar.
Peki dava sonuçlarıyla birlikte ele alındığında, hukuki zeminde hüküm alanlar, kamu vicdanında mahkum olmuşlar mıdır? Anlaşılan burada, "algı yönetimi" istenen neticeyi vermemiştir. Zira, yıllar süren ve çelişkileri kamuoyunun gözleri önüne konan yüzeyde, "Gezi sonrası" koşullar da eklendiğinde, "temyiz"le, "genel af"la ve "sağlık" koşullarıyla, hükümlerin sertliğine karşın, hükümlülerin sayısıyla ilgili, süreç içinde bir eritme politikası uygulanacak mıdır? Zaman içinde göreceğiz.
Ancak önemli olan nokta, 200 yıllık modernleşme birikimi ve 90 yıllık Cumhuriyet deneyimi sonrası, "kurucu elit"in, bir savaş ya da olağanüstü hal olmadan, ekonomik-sosyal dönüşümler yaşamadan, uluslararası toplumun tepkisini çekerek, 10 yıllık bir zaman dilimi içinde değiştirilebileceği zannıdır.  
2008'de "bağırsakların temizlenmesi"nden söz eden, TV ve gazetedeki köşelerinde "kontrgerilla"nın tasfiyesini iddia edenler, bugünkü manzara karşısında acaba ne diyecekler? Gerçi hala bildik nağmeleri söyleyenler var ama beklemedikleri bir dönemde, "dava bitti".
Yeni bir kurucu elit, YAŞ'la, bürokrasideki kadrolaşmayla hemen devşirilir mi?
Tarih dersini ve Türk siyasal yaşamını okumadan, işte bu kadar oluyor... 

28 Temmuz 2013 Pazar

KKTC SEÇİMLERİ 2013...

28 Temmuz 2013'te yapılan genel seçimler, KKTC'de yapısal bir dönüşüm yaratmaktan çok, bir "nöbet değişimi"ni gündeme getirdi.
İlk bakışta, 2009'dan beri iktidardan uzak kalan ve 2010'da Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden CTP'nin, 2013'te tekrar "1. parti" olması önemli olsa da, "tek başına iktidar" olamaması, hükümet kurmak için Sağ bir ortağa gereksinim duyması, işini güçleştiriyor. Benzer bir tablo Aralık 2003 genel seçimlerinde de görülmüş, CTP-DP koalisyonu, Talat'ın başbakanlığında kurulmuştu. Baba Denktaş, 24 Nisan 2004'teki Annan Planı referandumunda "hayır" için ne kadar karşı bir kampanya düzenlediyse, oğul Denktaş, DP lideri ve başbakan yardımcısı olarak, referandumda "tarafsız" kaldı, seçmenlerini "serbest" bıraktı. Ülkesinin geleceğiyle ilgili bu kadar önemli bir oylamada, "kendi kaderini tayin etme"de "tarafsız" kalmanın ölçütü, "hükümette kalmak" üzerine oturmuştu.
O günlerde Türkiye'de, liberallerin, Batılı başkent ve medyanın etkisiyle, AKP iktidarının bakışında, 2004 Aralık'ta "AB ile müzakere için tarih alma" önceliğiyle "evet" fırtınası esiyordu. KKTC'deki %65 evet, Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki %75 oyla, hükümsüz kaldı. Rum Kesimi tek başına AB üyesi olurken, KKTC dışarıda kaldı. KKTC'ye "evet" oyunda verilen güvence, dışarıda kalınsa da, KKTC'ye yönelik "doğrudan ambargoların" kalkması çerçevesindeydi. Buna rağmen, Talat 2005'te Cumhurbaşkanı seçildi, DP ise sonradan hükümetten tasfiye oldu. Bu arada geçen yıllar süresince, 2005 Temmuz'unda  Türkiye AB ile Ankara Anlaşması'nın yeni AB üyelerine uyarlanması için "ek protokol" imzaladı. O zaman da öncelik 2005 Ekim'inde "müzakerelere başlama" konusuydu ve siyasal iktidar bu noktada kayıp istemiyordu. Ek protokolle, Türkiye'nin hava ve deniz limanlarını diğer yeni üyelerle birlikte, Rum Kesimi'ne de açması öngörülüyordu. Hükümet ek bir deklarasyonla, Rum Kesimi'ni tanımadığını açıklasa da, Eylül 2005'te AB COREPER, deklarasyonu hükümsüz ilan etti.
Müzakerelere simgesel olarak başlandı, bununla beraber "ek protokol"ün uygulanmaması ve  parlamento onayından geçmemesi üzerine, 2006 Kasım'ında 8 müzakere başlığı AB tarafından askıya alındı. O günden bu yana AB müzakereleri ağır aksak yürüyor.
Talat ise, 2010'da BM denetiminde yeni " müzakere süreci"ne bel bağlasa da, 2009 Nisan'ında UBP seçimleri kazandı ve Eroğlu başbakan oldu, 2010'da da Talat görevini Eroğlu'na bırakmak durumunda kaldı.
2013'te gelinen noktada, UBP'nin "yolsuzluk" ve "skandal"larla zedelenen hükümeti, erken seçimle sona ermek durumunda kalırken, bu krizin ardında Cumhurbaşkanı Eroğlu ile kendi partisinden başbakanı İrsen Küçük'ün siyasal çatışmaları yatıyordu.
Talat döneminde, Talat-Hristofyas arasında ifade edilen "sosyalist kardeşlik" zemininde yürütülen "müzakereler"in de sonucu olmadı.
Yeni süreçte CTP lideri Özkan Yorgancıoğlu'nun, oğul Denktaş'la olası koalisyonu, 2015'e kadar Eroğlu'nun cumhurbaşkanlığı ile görev ifa edecek. Eroğlu yeniden seçilirse, bu hükümet değişimi, "tamamlanmamış bir süreci" ortaya koyacak. Talat gelirse, 2010'daki süreci devam ettirecek yeni bir inisiyatif ortaya koyabilir mi?
Soruları yanıtlayalım:
1- Nikos Anastasiades, 2004'te Rum Kesimi'nde %25'te kalan "evet" oyunu destekleyen bir "liberal" olarak, içinde bulunduğumuz senede Cumhurbaşkanı seçildi. 
2- Rum Kesimi, Yunanistan'da olduğu gibi "ekonomik kriz"in içinde ve kısa vadede hareket etmek istemiyor.
3-  "Ek protokol"ün uygulanmamasından dolayı, 8 müzakere başlığının askıya alındığı 2006 Kasım'ından beri, AB çıpası, siyasal anlamda Türkiye için belirleyici değil. Bunda AB üyelerinin başta Almanya ve Fransa olmak üzere tutumları da etkili oldu. 
4- Ekonomik krizle boğuşan, Yunanistan'daki Samaras hükümetinin gündeminde Kıbrıs konusu öncelikli değil.
5- 2004'te Rum Kesimi'ni "tek taraflı içine" alan AB, ne Türkiye, ne de KKTC'ye "doğrudan ticaret" sözünü yerine getiremedi, üstelik Türkiye-AB ilişkileri bir hayli yıprandı.
6- Ekonomik kriz ve Ortadoğu'da dalgalanmalarla uğraşan ABD'nin Türkiye'ye yönelik olası bir Kıbrıs baskısının reel politikte yeri yok.
7- Türkiye'deki mevcut siyasal iktidar ise AB çıpasını eskisi kadar, en azından dış politikada çok hissetmediği için, KKTC'de daha rahat hareket serbestisi arıyor. Kıbrıs açıklarındaki doğal gaz  ve petrol yatakları, pazarlık kozunu arttırıyor ve acelecilik gerektirmiyor. 2003 sonundaki bağlamıyla, Türkiye'den "sınırsız vize almış" bir CTP de yok artık.
Dolayısıyla, KKTC'deki seçim kısa vadede dengeleri değiştirmeyecek. Kıbrıs dışındaki aktörlerin ekonomik kriz ve Ortadoğu dalgalanmalarıyla yoğun gündemi içinde, sadece bir hükümet değişikliği olarak kalacak.   

21 Temmuz 2013 Pazar

ORTADOĞU'DA "ADI KONULMAYAN" REALİTE...

Şimdiye kadar verili zeminde tartıştığımız üzere, hep "Türkiye'deki Kürt sorunu"ndan söz ettik. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri yönetiminin Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere uyguladığı akıl almaz işkence yöntemleri ve baskı politikalarıyla, konu "insan hakları" ve "demokratikleşme" zeminlerinde gündeme geldi. Bu elbette sorunun yaşamsal bir parçasıydı, ne var ki Ortadoğu'da bir "Kürt realitesi" olduğu, genelde görmezden gelindi. Sadece toplumun gözünden kaçırılan bir "gerçek" yoktu, devletin de var olan konuyla ilgili bir hazırlığı ya da uzun vadeli bir perspektifi bulunmamakta idi.
20 Temmuz 2013'te Cizre'den Hakkari'ye dek uzanan hatta "meşaleli kitleler" organize bir kutlama gerçekleştirdiler. Söz konusu kutlama, 20 Temmuz 2012'de Suriye'deki Kürt bölgesinde, PKK'nın uzantısı PYD'nin, "tek taraflı özerklik" ilanının yıldönümünü içeriyordu. Böylece 2011 Mart'ından itibaren, Suriye'de başlatılan, sözde Arap Baharı'nın yansıması bağlamında, Türkiye'deki siyasal iktidarın İhvan, ÖSO ve El Nusra çizgisindeki Esad karşıtı siyasetinin iflası görüldü. Ancak bu işin vurucu yanı değildi. Zaten El Nusra, sadece PYD'yle değil, ÖSO ile de çatışıyor, Suriye dışından gelen "gönüllüler", Suriyeli iktidar ve muhalif tüm grupları rahatsız ediyordu.
Konunun asıl ilginç olan boyutu, Suriye'deki Kürt realitesinin, örgütlü bir yapıyla, belli bir teritoryal alanda "fiili hükümranlık" kurmasıyla ete kemiğe büründü.
Batı'nın Irak-Suriye hakkındaki siyasaları, Kürt gerçeğini, her bir adımda daha da geliştirdi. ABD'nin 1991'deki 1. Körfez Savaşı ve 2003'deki 2.Körfez Savaşı'yla uyguladığı Irak'a yönelik askeri müdahaleler, Barzani'ye Kuzey Irak'ta, 2005 Irak Anayasası'na göre, özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni kazandırdı. Barzani şimdi Türkiye, Suriye ve İran'daki Kürt örgütlere, "Kürdistan Ulusal Kongresi" çağrısı yapıyor. Barzani'nin Kürt gruplar arasında, en dikkat çekici rakibi olan PKK, İran'da PJAK'la, Suriye'de PYD ile bir "siyasal bir varlık" ortaya koyuyor. PYD'nin konumu ise bir "meydan okuma" gösterisi... Suriye'deki PYD antitesinin, Esad tarafından desteklendiği, bir hakikat olsa da, işi tüm derinliğiyle ifade etmiyor.
PKK terör örgütü, Türkiye'de "çözüm süreci" adı altında, İmralı-BDP-DTK yüzeyinde bir "siyasal çıkış" arasa da, PYD aracılığıyla Suriye'de kazanılan "teritoryal alanda" önemli bir "stratejik kazanım"ı sergiliyor.
Gelinen noktada "Ortadoğu'da adı konulmayan realite", günlük değerlendirmelerin ötesinde, geometrik bir sıçrama gösteriyor.
Ortadoğu'da "stratejik derinlik" hayalleri kuran, tarih-mezhep bağlamında bölgesel vesayet kurmaya çalışanlar, derslerine tekrar çalışmak, ezberlerini bozmak zorundalar. Zira Okyanus ötesinde ve bölgedeki "senaryo" çoktan değişti?