17 Ağustos 2018 Cuma
15 Ağustos 2018 Çarşamba
19 Temmuz 2018 Perşembe
İSRAİL: ULUS DEVLET SONRASI
Sadece Ortadoğu çalışmalarında değil uluslararası ilişkilerin pek çok alanında da İsrail konusu her zaman dikkat çekmekte, farklı polemiklere neden olmaktadır. 1897 Dünya Siyonizm Kongresi'nden, 1917 Balfour Deklarasyonuna, 29 Kasım 1947 tarihli, 181 sayılı BM Genel Kurulu'nun "taksim planı"ndan, Mayıs 1948'de İsrail'in "bağımsızlık ilanı"na kadar geçen 50 yıl, "ulus inşa süreci", "devlet kurma hazırlığı" olarak, siyaset bilimi ve sosyal bilimler disiplinlerinde her daim dikkat çekmiştir. Zira, "düzenli göçler"le daha Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan Tel Aviv-Yafa yerleşimleri gün gelmiş, bir devletin teritoryal alanını ifade etmiştir. Bununla birlikte Dünya Siyonizm Kongresi'nin düzenlenme koşulları, Osmanlı coğrafyasının dışında, İsviçre'nin Basel kentinde oluşmuştur. Ve Kongre'ye giden takvim, Orta ve Doğu Avrupa'da, Rusya'da artan Yahudi karşıtı politikalar, anti-semitizmin yaygınlaşması, Theodor Herzl'in hem Kongre'deki işlevini ortaya koymuş, hem de Yahudiler'e "ulusal vatan" kurma düşüncesini Batı kamuoylarında meşrulaştırmıştır. Herzl "Yahudi devleti" kitabında, Yahudiler'in yaşadıkları ülkelerde "ikinci sınıf vatandaş" ya da "göçmen", "misafir" konumunda olduklarını, bu yüzden "kendi ulusal vatanları"nda rahat yaşamaları gereğini, kendince zaruretini dile getirmiştir. İşte bu zihniyetin kilometre taşları, 1917'de Kudüs'ün İngilizler'in eline geçmesinin akabinde, İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour'un adıyla yayınlanan deklarasyonda, Kraliyet hükümeti adına Yahudiler'e "ulusal vatan kurma" vaadiyle ete kemiğe bürünmüştür.
İngltere, 2. Dünya Savaşı sonrası, dekolonizasyon sürecinde, sömürgelerinden "dekolonizasyon" politikası zemininde çekilirken, bu kararın uygulanmasından önce, BM Genel Kurulu 181 sayılı kararıyla, "iki devletli çözüm"ü içeren bir "taksim planı"yla, Yahudi devletini garanti altına almıştır. Düzenli göçlerle ve toprak satın almalarla Yahudiler fiilen kendilerine 181 sayılı kararda verilen "toprak çoğunluğu"nu, nüfusta çoğunluk olmamaların karşın elde etmişlerdi. Bu topraklarda Araplar'ın yaşadığı realitesi, 181 sayılı karardaki, nüfusun çoğunluğu ve toprağın azınlığı olmaları zemininde akıllara gelmişti.
İsrail, İngiliz sömürge idaresi biter bitmez ilan edilirken, Arap ya da Filistin devleti uygulamaya konulamamış, İsrail devleti, Filistin devletsizliğiyle bir ters orantı çizmişti. Bu "tek devletli çözüm" mantığı aslında 2. Dünya Savaşı'nda Yahudiler'e yönelik Holokost'un maddi tazminatını Almanya'dan, toprak tazminatını ise Avrupa'dan değil, Ortadoğu'dan verilmesiyle sonuçlanan bir tarihsel vicdan muhakemesinin Avrupa'daki yansımasıydı. Halbuki bu bir başka drama, Filistinli Araplar'ın devletsizliği, mülteci konumuna dönüşmeleri ve ekonomik-sosyal felaketleriyle örülen bir başka tarihe mal olmuştu.
İsrail'in bölgedeki varlığı tarihsel olarak bu topraklarda kurulan Yahudi krallıkları, ondan önceleri Hz. Musa'nın Mısır'dan Kudüs'e göçü ve Tanrı'nın vaat ettiği topraklar yüzeyinde açıklanmıştır. Kudüs'te tek tanrılı dinlerin "ilk tapınağı" Hz. Süleyman mabedinin inşası, Hristiyanlar açısından Hz.İsa'nın mirası, Müslümanlar için "ilk kıble" Mescid-i Aksa ve Miraç gecesi derken, "corpus seperatum" olarak BM tarafından ilan edilen "eski şehrin" konumu bile çok tartışmalı olmuştur.
1948-49 Arap-İsrail savaşı İsrail ve Filistin arasında geçmemiştir. Bus savaşta Batı Şeria Ürdün, Gazze ise Mısır tarafından ele geçirilmiş, 1967 ve 1973 savaşlarında, anılan yerlerle birlikte, Golan Tepeleri de İsrail tarafından işgal edilmiş, bu işgal BM GK'nın 1967 tarihli 242 sayılı kararıyla tescillenmiştir. Ne var ki İsrail ABD desteği ve kendi askeri üstünlüğüne güvenerek, işgallerle kendi hukukunu oluşturmuştur.
1993 Oslo süreciyle, İsrail-Filistin Özerk Yönetimi barışına giden yolda, 1958'de El Fetih'in, 1964'de El Fetih'in en büyük bileşeni olduğu FKÖ'nün kurulmasıyla Arap rejimlerinin pek te benimsemediği temelde Filistin'in adı konmuştur. Gelgelelim 1993, 1987 1. İntifada'nın bir sonucu gibi görülse de, 2000'deki "2. İntifada", bu sürecin budanmasına, Filistin Otoritesi içerisinde Hamas'ın güçlenmesine, sonunda 2007'de Hamas'ın Gazze'de tek taraflı yeni rejimiyle Filistin'in bölünmesine engel olamamıştır.
Bugün gelinen noktada çok önemli soru işaretleri vardır. Öncelikle İsrail parlamentosu Knesset'te kabul edilen "ulus-devlet yasası", Fransız devriminden itibaren yurttaşlık temelli, sosyolojik ulus tabanına dayanan liberal milliyetçilik kuramından tamamen farklıdır. Zira bu yasa, etnik-din temelinde ayrımcı bir yurttaş tanımı yapmakta, resmi dil konusunda bile geriye giderek, Arapça'yı yok saymaktadır. Peki İsrail bu yasayla "din devleti" mi olmaktadır? Yanıtı karmaşıktır çünkü İsrail zaten laik bir devlet değildir, ancak etnik-dinsel kimliğin beraber sayılması, yurttaşlığı bir ayrıcalık haline getirmektedir. Araplar'ın 2 milyona yaklaşan varlığı, hukuksal statünün dışına çıkartılmaktadır. Müzakerelerde bile her bir konuyu Tevrat'a dayandırarak, sözgelimi "Kudüs'ün statüsü" masaya bile getrilemez tavrı, iç ve dış politikasının çerçevesini ortaya koymaktadır. Trump'ın ABD Başkanı olarak göreve gelmesinden sonra İsrail başbakanı Netenyahu (Bibi)nin eli rahatlamış, geçen Mayıs'ta ABD Büyükelçiliği'nin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınması kararıyla, kapsamlı çözüm olmadan, fiili işgalin "tek devletli çözüm"e bağlanmasına vesile olmuştur.
Burada klasik ulus-devlet kuramındaki "kendi kaderini tayin hakkı" bile alt üst edilerek, ülkenin sadece belli yurttşlarına "irade hakkı" verilmektedir. İlgili madde şöyle aktarılmaktadır. "Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür." https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilde-yahudi-ulus-devlet-yasasi-kabul-edildi/1208156
Bildiğimiz vatan ve ulus kavramları bu kapsamda yer değiştirmiş, İsrail ülke içindeki ve dışındaki Yahudiler'in "tek devleti" olarak ilan edilirken, kendi yurttaşı olan Araplar'ı, kademeli bir yurttaşık konumunda ele alan bir ülke olarak değerlendirilmiştir. İlginç olan bir başka konu da, İsrail'in "yazılı bir anayasası"nın olmamasıdır. Dolayısıyla bu yasal değişiklik "anayasal zeminde" bir temel yasa olarak ele alındığı takdirde, Batı tipi ulus-devletle ilgisiz bir amorf yapı oluşmaktadır.
Yerkürenin herhangi bir coğrafyasında yaşayan Yahudi kökenli bir kişi başvurduğu takidirde "doğal İsrail yurttaşı" olurken, İsrail devletinin varlığında, Holokost sonrası "ayakta kalma" ve İsrail devletine yönelik herhangi bir tehdit "bir daha asla" refleksiyle ele alınmaktadır. Sefarad ya da Aşkenaz olsa da, Ladino ya da Yidiş konuşsa da, Tevrat'ın dili İbranice'de birleşen, esmer tenli ya da sarı saçlı-mavi gözlü insanların, "Yahudi kimliğinde" oluşturdukları veya oluşturmalarına zemin hazırladıkları İsrail devleti, gerçekten bir ulus devlet mi, ırk devleti mi, din devleti mi yoksa kendine özgün bir yapı mıdır? Ancak bu ayrım/ayrımcı rejim anlayışı ne Yahudiler'e ne Araplar'a ne de insanlığa yaramaktadır. Muhafazakar siyasetin küresel ittifakı yerküre üzerinde potansiyel şiddeti daha da beslemektedir.
İngltere, 2. Dünya Savaşı sonrası, dekolonizasyon sürecinde, sömürgelerinden "dekolonizasyon" politikası zemininde çekilirken, bu kararın uygulanmasından önce, BM Genel Kurulu 181 sayılı kararıyla, "iki devletli çözüm"ü içeren bir "taksim planı"yla, Yahudi devletini garanti altına almıştır. Düzenli göçlerle ve toprak satın almalarla Yahudiler fiilen kendilerine 181 sayılı kararda verilen "toprak çoğunluğu"nu, nüfusta çoğunluk olmamaların karşın elde etmişlerdi. Bu topraklarda Araplar'ın yaşadığı realitesi, 181 sayılı karardaki, nüfusun çoğunluğu ve toprağın azınlığı olmaları zemininde akıllara gelmişti.
İsrail, İngiliz sömürge idaresi biter bitmez ilan edilirken, Arap ya da Filistin devleti uygulamaya konulamamış, İsrail devleti, Filistin devletsizliğiyle bir ters orantı çizmişti. Bu "tek devletli çözüm" mantığı aslında 2. Dünya Savaşı'nda Yahudiler'e yönelik Holokost'un maddi tazminatını Almanya'dan, toprak tazminatını ise Avrupa'dan değil, Ortadoğu'dan verilmesiyle sonuçlanan bir tarihsel vicdan muhakemesinin Avrupa'daki yansımasıydı. Halbuki bu bir başka drama, Filistinli Araplar'ın devletsizliği, mülteci konumuna dönüşmeleri ve ekonomik-sosyal felaketleriyle örülen bir başka tarihe mal olmuştu.
İsrail'in bölgedeki varlığı tarihsel olarak bu topraklarda kurulan Yahudi krallıkları, ondan önceleri Hz. Musa'nın Mısır'dan Kudüs'e göçü ve Tanrı'nın vaat ettiği topraklar yüzeyinde açıklanmıştır. Kudüs'te tek tanrılı dinlerin "ilk tapınağı" Hz. Süleyman mabedinin inşası, Hristiyanlar açısından Hz.İsa'nın mirası, Müslümanlar için "ilk kıble" Mescid-i Aksa ve Miraç gecesi derken, "corpus seperatum" olarak BM tarafından ilan edilen "eski şehrin" konumu bile çok tartışmalı olmuştur.
1948-49 Arap-İsrail savaşı İsrail ve Filistin arasında geçmemiştir. Bus savaşta Batı Şeria Ürdün, Gazze ise Mısır tarafından ele geçirilmiş, 1967 ve 1973 savaşlarında, anılan yerlerle birlikte, Golan Tepeleri de İsrail tarafından işgal edilmiş, bu işgal BM GK'nın 1967 tarihli 242 sayılı kararıyla tescillenmiştir. Ne var ki İsrail ABD desteği ve kendi askeri üstünlüğüne güvenerek, işgallerle kendi hukukunu oluşturmuştur.
1993 Oslo süreciyle, İsrail-Filistin Özerk Yönetimi barışına giden yolda, 1958'de El Fetih'in, 1964'de El Fetih'in en büyük bileşeni olduğu FKÖ'nün kurulmasıyla Arap rejimlerinin pek te benimsemediği temelde Filistin'in adı konmuştur. Gelgelelim 1993, 1987 1. İntifada'nın bir sonucu gibi görülse de, 2000'deki "2. İntifada", bu sürecin budanmasına, Filistin Otoritesi içerisinde Hamas'ın güçlenmesine, sonunda 2007'de Hamas'ın Gazze'de tek taraflı yeni rejimiyle Filistin'in bölünmesine engel olamamıştır.
Bugün gelinen noktada çok önemli soru işaretleri vardır. Öncelikle İsrail parlamentosu Knesset'te kabul edilen "ulus-devlet yasası", Fransız devriminden itibaren yurttaşlık temelli, sosyolojik ulus tabanına dayanan liberal milliyetçilik kuramından tamamen farklıdır. Zira bu yasa, etnik-din temelinde ayrımcı bir yurttaş tanımı yapmakta, resmi dil konusunda bile geriye giderek, Arapça'yı yok saymaktadır. Peki İsrail bu yasayla "din devleti" mi olmaktadır? Yanıtı karmaşıktır çünkü İsrail zaten laik bir devlet değildir, ancak etnik-dinsel kimliğin beraber sayılması, yurttaşlığı bir ayrıcalık haline getirmektedir. Araplar'ın 2 milyona yaklaşan varlığı, hukuksal statünün dışına çıkartılmaktadır. Müzakerelerde bile her bir konuyu Tevrat'a dayandırarak, sözgelimi "Kudüs'ün statüsü" masaya bile getrilemez tavrı, iç ve dış politikasının çerçevesini ortaya koymaktadır. Trump'ın ABD Başkanı olarak göreve gelmesinden sonra İsrail başbakanı Netenyahu (Bibi)nin eli rahatlamış, geçen Mayıs'ta ABD Büyükelçiliği'nin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınması kararıyla, kapsamlı çözüm olmadan, fiili işgalin "tek devletli çözüm"e bağlanmasına vesile olmuştur.
Burada klasik ulus-devlet kuramındaki "kendi kaderini tayin hakkı" bile alt üst edilerek, ülkenin sadece belli yurttşlarına "irade hakkı" verilmektedir. İlgili madde şöyle aktarılmaktadır. "Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür." https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilde-yahudi-ulus-devlet-yasasi-kabul-edildi/1208156
Bildiğimiz vatan ve ulus kavramları bu kapsamda yer değiştirmiş, İsrail ülke içindeki ve dışındaki Yahudiler'in "tek devleti" olarak ilan edilirken, kendi yurttaşı olan Araplar'ı, kademeli bir yurttaşık konumunda ele alan bir ülke olarak değerlendirilmiştir. İlginç olan bir başka konu da, İsrail'in "yazılı bir anayasası"nın olmamasıdır. Dolayısıyla bu yasal değişiklik "anayasal zeminde" bir temel yasa olarak ele alındığı takdirde, Batı tipi ulus-devletle ilgisiz bir amorf yapı oluşmaktadır.
Yerkürenin herhangi bir coğrafyasında yaşayan Yahudi kökenli bir kişi başvurduğu takidirde "doğal İsrail yurttaşı" olurken, İsrail devletinin varlığında, Holokost sonrası "ayakta kalma" ve İsrail devletine yönelik herhangi bir tehdit "bir daha asla" refleksiyle ele alınmaktadır. Sefarad ya da Aşkenaz olsa da, Ladino ya da Yidiş konuşsa da, Tevrat'ın dili İbranice'de birleşen, esmer tenli ya da sarı saçlı-mavi gözlü insanların, "Yahudi kimliğinde" oluşturdukları veya oluşturmalarına zemin hazırladıkları İsrail devleti, gerçekten bir ulus devlet mi, ırk devleti mi, din devleti mi yoksa kendine özgün bir yapı mıdır? Ancak bu ayrım/ayrımcı rejim anlayışı ne Yahudiler'e ne Araplar'a ne de insanlığa yaramaktadır. Muhafazakar siyasetin küresel ittifakı yerküre üzerinde potansiyel şiddeti daha da beslemektedir.
28 Haziran 2018 Perşembe
NEDEN İCRACI CUMHURBAŞKANLIĞI?
16 Nisan 2017 referandumuyla birlikte kabul edilen ve 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimiyle yürürlüğe giren “icracı Cumhurbaşkanlığı” adı verilen sistemle, Türkiye, siyaseten yeni bir döneme girdi. 1876’da Kanun-i Esasi’den beri “anayasalı” sistemlerimizde, sırasıyla 1. Meşrutiyet (1876) ve 2. Meşrutiyet (1908) ile aşamalar kaydedilmiş, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ile beraber (1923) ise, ulusal egemenliğe dayalı bir rejim kendisini ifade etmiştir. 1. TBMM’de Kanun-i Esasi tamamen lağvedilmese de, Teşkilat-ı Esasi ile, Cumhuriyet’e giden yolda, önemli dönüşümler yaşanmıştır. Teşkilat-ı Esasi’deki değişiklik ile Cumhuriyet kurulmuştur. İlk mecliste “kuvvetler birliği”ne dayanan, meclis hükümeti sistemi benimsenirken, Atatürk, hem TBMM’nin, hem de yürütmenin başı olmuştur. Ancak zamanla artan gereksinimler doğrultusunda, ayrı bir “icra vekilleri heyeti” yani hükümet ihdas edilmiş, sonra da “Başvekil” yürütmede ön plana geçmiştir. Her bir vekil yani Bakan’ın TBMM tarafından ayrı ayrı seçilmesi, uyumlu hükümet çıkmamasını ortaya koyarken, Atatürk Cumhuriyet’e giden yolda, hükümet bunalımından faydalanarak, Fethi Okyar’ı Başbakanlıktan istifa ettirmiş, “kabine sistemi” ihtiyacını Cumhuriyet’in kuruluşuna hukuki zemin olarak gündeme getirmiş ve başarmıştır. İsmet Paşa da Cumhuriyet’in ilk Başbakanı olmuş, kabinesini belirlemiş ve meclisten güven oyu almıştır.
Cumhuriyet ile birlikte, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları tarihsel aşamalarda yürürlüğe girmiştir. Osmanlı döneminde de Vezir-i azam ya da Sadrazam, bugünkü Başbakan’a yakın görevler ifa etmişlerdir. Türk siyasal yaşamında, Osmanlı dahil pek çok dönemde Başbakan varken, Temmuz 2018’deki yemin töreninden sonra, “Başbakanlık” makamı sadece Cumhuriyet’ten değil, tarihimizden de siliniyor. Bu, ayrı bir tartışma konusu.
1924 anayasası, Teşkilat-ı Esasi kadar olmasa da, “kuvvetler birliği”ne yatkın, bununla birlikte TBMM’yi merkeze alan bir sistem inşa etmiş, “anayasal yargı”, “Cumhurbaşkanı’na veto hakkı” ve hatta “Cumhurbaşkanı’na TBMM’yi fesih hakkı” tanımamıştır. Zannederim anımsatmaya gerek yok, Cumhurbaşkanı Atatürk’tür. 1924 anayasasının en büyük talihsizliği, sadece “tek parti dönemi”nde değil, “çok partili dönem”de de uygulanmasıdır. 14 Mayıs 1950’de İsmet Paşa’nın seçim mağlubiyeti, kendisinin en büyük zaferi olmuş; siyasal iktidar kansız, kavgasız, serbest seçimle ve entrikasız el değiştirmiş ve CHP iktidarı DP’ye devretmiştir. CHP, yeni döneme girmeden 1924 anayasasını değiştirmediği gibi, yeni bir seçim kanunu ve yeni bir siyasal partiler yasası da çıkarmamıştır. Bunun sonucunda, CHP’ye yarayacağı düşünülen anayasal-yasal zemin DP’ye yaramış, “anayasal yargı” olmadığından, DP, çıkardığı yasalarla anayasayı değiştirici güçte kodifikasyon yapmış ve seçim yasasındaki çoğunluk sistemiyle parlamentoda olağanüstü aritmetik üstünlük sağlamıştır. Başbakan Menderes’in “siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” gibi maksadını aşan sözlerinde, hem bu çarpıtılmış çoğunluğun verdiği güç zehirlenmesi, hem de kendi parti grubuna nüfuz edebilme gayreti vardır. Bayar-Menderes ikilisi bu yüzeyde 27 Mayıs’a giden yolda sorunlar yaşarken ve askeri müdahale, “Yassıada mahkemeleri”, “doğal yargıç ilkesine uymama” ve “siyasal idamlarla” tarihe geçerken, paradoksal olarak, anayasa tarihimizin en özgürlükçü anayasasını getirmiştir. İlginçtir, “2. Cumhuriyet” sözü ilk kez o dönemde kullanılmıştır. 1961 anayasası, “kuvvetler ayrılığı”, “anayasal yargı”, “temel hak ve özgürlükler”, “sendikal özgürlükler”, “basın özgürlüğü”, “özerk üniversite”, “akademik özgürlükler”, “nispi seçim sistemi”, ve 1876’dan sonra ilk kez “Meclis-i Ayan” yerine “Senato” kurdurarak, önemli siyasal-toplumsal gelişmelerin önünü açmıştır. “Sosyal devlet” ve “hukuk devleti”, anayasal vazgeçilmezler arasına girmiştir. Ne var ki, J. J. Rousseau tarzı bir anlayışla, Türk Sağı, 1950’lerden beri “mutlak çoğunluk” ve “genel irade” kavramını “milli irade” adıyla “millileştirerek”, 1961 anayasasına muhalefet etmiştir. İlginç bir çelişki ile, 1961, DP’nin devamı AP iktidarı döneminde 1965 sonrası hem uygulanmış, hem de manipüle edilmiştir. 1961 aynı zamanda “planlı kalkınma” ve DPT’yi sosyo-ekonomik yaşamımıza getirmiştir. AP’liler “plan değil pilav istiyoruz” diyerek, bu zemini istismar etmiştir.
12 Mart döneminde “reform” adı altında asker vesayetindeki meclis tarafından budanan anayasa, 1982’deki askeri darbeyle tamamen yürürlükten kaldırıldı. 1982 anayasası, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayarak, anayasa kavramını “amayasa” olarak değiştirdi. Her bir özgürlük “ama” bağlacıyla nötralize edildi. Sendikal özgürlükler, akademik özgürlükler, basın ve ifade özgürlüğü kısıtlandı. Senato kaldırıldı. Yüzde 10 seçim barajıyla seçmen iradesinin meclise yansıması engellendi, “yürütme” güçlendirilmeye çalışıldı. Yürütmenin ön plana çıktığı çerçevede, Cumhurbaşkanı, sadece devletin değil, yürütmenin de başı oldu ve geniş atama yetkileri kazandı. Sonraki yıllarda General Evren, Başkanlık ve yarı Başkanlık özlemleriyle anayasayı hazırladıklarını itiraf etti. En büyük garabet de, yürütme organı olan hükümetin başı ile yürütmenin başının ayrılmasıydı. 1980’den sonra, Evren-Özal-Demirel, farklı dönemlerde “Başkanlık” sistemini savundular. Parlamenter teamüller ve güçlü parti liderleri Başbakan olarak garabeti geri planda bıraksa da, Özal, Cumhurbaşkanlığı sürecinde TBMM, hükümete ve kendi partisine nüfuz etmeye çalıştı. Üstelik Başkanlık yanında federasyonun da tartışılmasını istedi. Demirel ise, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, “arkama bakmam” dedi. Hem Özal’ın ANAP’ı, hem de Demirel’in DYP’si, kendilerinden sonra dağıldı.
AKP’de ise, Erdoğan’ın 11 yıllık Başbakanlığından sonra, 2007’deki anayasa değişikliği ile, 2014’te halk oyuyla Cumhurbaşkanı seçilmesi sağlandı. Bu değişiklik, Cumhuriyet mitinglerinin yarattığı gerçeklik algısını yitirme ve metropol meydanlarına inen milyonların sandıkta muhafazakar çoğunluğa karşı yenildiği Cumhurbaşkanı krizi çerçevesindeki seçimler ve referandumla yaşama geçti. 2014’te Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, “Başkanlık sistemi” konusunda ısrar ettiyse de, bu konu, 2015’teki “iki genel seçim” ve 15 Temmuz 2016’daki FETÖ’cü darbe girişimi sonrası, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 2016 sonbaharındaki “referandum önerisi” ile gündeme gelebildi. Nitekim 16 Nisan 2017’de “tartışmalı bir referandum”la kabul edilen yeni sistem, 2019’da yürürlüğe girmesi beklenirken, yine Bahçeli’nin sürpriz önerisi ile 24 Haziran 2018’de yaşama geçirecek bir aşamaya geldi. 2002’deki “beklenmeyen erken seçim”in mimarı Bahçeli, 24 Haziran seçimleriyle, “bir daha koalisyon olmayacak” gerekçesiyle getirilen, “icracı Cumhurbaşkanlığı”nın ilk koalisyon ortağı oldu. Zira AKP, TBMM’deki salt çoğunluğu yani tek başına yasa çıkarma gücünü kaybetti. Halbuki hesap, yasama-yürütme-yargı’da tek bir siyasi çoğunluğun tezahür etmesiydi.
Bununla birlikte, yeni sistemde, TBMM’nin hükümete “güvenoyu” ve “güvensizlik oyu” verme yetkisi elinden alınmış bulunmaktadır. Başkanlık sistemlerinde ABD aslında temel esin kaynağıdır. Kuvvetler ayrılığı çerçevesinde, her ne kadar, eyalet yani “state”lerden seçilen delegeler ABD Başkanı’nı seçiyor ise de, bu delegelerin tek seferlik oy hakkı vardır. Başka bir Başkan adayına oy verirlerse de “para cezası” ödemektedirler ki, teamüllerde bu yer almamaktadır. İki kanatlı ABD Parlamentosu yani Kongresi’nde her bir Bakan’ın Senato tarafından onaylanması gerekmektedir. Sadece Bakanlar değil, Başkan’ın ulusal güvenlik danışmanı, Genelkurmay Başkanı, Merkez Bankası Başkanı, Büyükelçiler, CIA Başkanı, FBI Başkanı ve pek çok üst düzey bürokratik ve diplomatik atama, Senato’nun genel onayı, bazı durumlarda da, Senato’daki “komite onayları”na bağlıdır. ABD Senatosu’nda her bir state (eyalet demiyorum, çünkü her bir state, yasama-yürütme-yargı yetkisine sahiptir, adı da Amerika Birleşik Eyaletleri değil Devletleri’dir), nüfusuna bakılmaksızın 2 Senatör gönderir. State’lere verilen yetkiler, federal kurumlarda toplanır, ABD Başkanı, şahsında ABD’nin birliğini temsil eder, federal kurumlar da bunu pekiştirir. ABD Kongresi’nin yürütme ve bürokrasi-diplomasi üzerinde çok etkili denetim mekanizmaları vardır, devlet görevlilerini basın karşısında sorguya çekerler.
ABD Başkanı partilidir, ama parti başkanı değildir. Bir yasal engel olmasa da, ABD Başkanları parti liderliği yapmazlar, Trump dışarıdan gelmiştir ama önceki ABD Başkanları genelde “eyalet valisi” diye çevrilen “governor” ya da “Senatör”lükten gelmekte idiler. ABD siyasal sisteminde, partilerin “grup disiplini” ve “grup kararları” yoktur. Her bir parlamenter “fund raising” yani “fon toplama” ve “recruiting primary voter” yani “seçmen kaydetme” becerisine sahip olmak durumundadır. Seçilmeleri buna bağlıdır. Dolayısıyla, parti içi seçimlerden süzülerek gelen vekiller, parti yönetimin vesayeti altında değildir. Zaten şu anda ABD’deki Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti’nin genel başkanlarının adı da bilinmemektedir. Resmi adları da “genel koordinatör”dür ve makamın temsili bir durumu vardır. Bu bağlamda, parti etkisinden ziyade “lobi”lerin finansal gücü ele alınmalıdır, bu da ayrı bir tartışma konusudur.
Türkiye’de ifade edilen icracı Cumhurbaşkanlığı sistemi, “tek meclisli”, “parti grup disiplini ve lider otoritesi”nin hakim olduğu, “Başkanlık kararnameleri” (ABD’de de var) ile Cumhurbaşkanı’na olanak sağlandığı, bütçe yetkisinin verildiği (ABD’de Kongre’nin müdahale yetkileri fazla), Cumhurbaşkanı’nın geniş atama yetkisinin meclis onayından muaf olduğu bir çerçevededir. Üstelik Cumhurbaşkanlığı zemininde 9 ayrı daire kurdurularak, bir nevi “seçimsiz bir mini Senato” ortaya konulmaktadır. Komplike devlet yönetiminde, Cumhurbaşkanlığı siyasal bir vesayet makamı zeminine gelirken, yeni tahliye olan bay Mehmet Altan, diline doladığı “askeri vesayet”ten sonra, bu konuda bir şeyler söyleyecek midir?
Son söz olarak, 1958 5. Cumhuriyet anayasasında Fransa’da da meclise simgesel yetkiler verilmiş, zamanla meclise yeniden birtakım yetkiler iade edilmiştir. İlk bakışta bu sistem sadece Erdoğan için avantajlı gözükse de, artık sonraki dönemlerde “partisiz”, 100 bin imza toplayabilen, parası olan, popüler, “alfa liderler” siyasal yaşamımızda belirebilir. İşte asıl sürpriz o zaman beklenmelidir. Biraz günü bırakıp, geleceği çözümlemek gerekmektedir.
Dr. Deniz TANSİ
16 Mayıs 2018 Çarşamba
KUDÜS ATEŞİ DÜNYAMIZI SARIYOR
http://politikaakademisi.org/2018/05/16/kudus-atesi-dunyamizi-sariyor/
ABD’de 2016 seçimlerinde işbaşına gelen Donald Trump yönetimiyle birlikte beliren süreç, uzun yıllardır bu ülkeyi saran “yeni muhafazakar” siyasaların adeta kendisini istifra etmesiyle kendini realize etmeye başladı. Aslında Trump yemin ettikten hemen sonra, “Kudüs’ün statüsü” hakkında daha Ocak 2017’de kendini bağlayıcı sözler söyledi (http://politikaakademisi.org/2017/01/23/trumpin-israil-yaklasimi/). 2017 sonunda pek çok başkan tarafından bekletilen “Başkanlık onayıyla”, Kudüs hakkında ABD, BM Güvenlik Konseyi kararlarına karşın, hamlesini yaptı (http://politikaakademisi.org/2017/12/06/trump-corpus-seperatum-ve-kudus/). İsrail’in 70. kuruluş yıldönümüne rastlayan 14 Mayıs 2018’de ise, Büyükelçilik açılış töreni şenlik havasında geçerken, sınıra yürüyüş yapan Filistinliler’in üstüne açılan ateşle, 60’dan fazla insanın hayatını kaybettiği bir katliam gerçekleşti. Yaşamın hep zıtlıklarından söz edilir ancak metrelerle ya da en fazla birkaç kilometre arayla yaşanan “yaman çelişki” gerçekten de izaha muhtaçtır.
Aslında göstergeler üzerinden yapılan siyasette, yaşanan eylemler ve bastırma yöntemleri tek başına birer propaganda malzemesi haline gelebiliyor. Hamas, 30 Mart 2018’den beri “geri dönüş eylemleri” adıyla İsrail sınırına kitlesel yürüyüşler yaptırıyor. Elbette bu kapsamdaki tüm yürüyüş ve eylemler silahsız olmuyor. Bu noktada, Filistin içinde de bir siyasal rekabet olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. 1993 Oslo Barış Süreci ile Filistin Otoritesi kurulduğundan beri, Otorite-FKÖ-El Fetih üçlemesinde birleşen siyasal iktidar mekanizması, 2006’da bir süreliğine de olsa, iktidarı Hamas’a kaptırarak büyük panik yaşadı. Aynı yıl yaşanan II. Lübnan Savaşı’nda gerçekleşen Hamas-Hizbullah işbirliği, Hamas’ın kısa süreli iktidarını sonlandırdığı gibi, Hamas’ın Haziran 2007’deki tek yanlı kararıyla Gazze ve Batı Şeria arasında sadece fiziksel değil siyasal yönetimler hatta toplumsal yaşam tarzları da koptu, ayrı ekonomiler oluştu. Gazze’de Hamas adeta devletleşirken, El Fetih İsrail’in kontrolünde, Batı Şeria’da bütünlük dahi sağlayamadı.
Bu gelişmelerle birlikte, İsrail açısından İran’ın bölgedeki varlığı, vekil güçleri hep temel tehdidin bir parçası olarak ele alındı. Barack Obama döneminde soğuklaşan hükümetler arası ilişkiler, Trump döneminde adeta zirve yaptı. Trump, dış politikada, 2 önemli davranışla, kendi anlayışını ifade etti. Bunlardan birincisi, Kudüs’ün tamamını İsrail’in başkenti olarak tanımak, diğeri ise İran’la ilgili Obama döneminde imzalanan “nükleer anlaşma”dan çekilmek idi. İlginç bir zamanlamayla, her iki kararı peşi sıraladı. Mayıs 2018’de, Trump dönemini anlatan “ilkeli realizm” başlığında, (http://politikaakademisi.org/2017/12/19/trumpin-ilkeli-realizm-fantezisi/) herhalde bölge ve dünyayı topyekün kaosa çevirmek ön plana çıktı. İsrail geçenlerde Suriye’deki İran üslerini vurdu, Trump İran tehdidini daha fazla vurgulamaya başladı, Lübnan’da son seçimlerde daha da güçlenen İran yanlısı Hizbullah’la birlikte konular ele alındığında, aklımıza bir yıl öncesi geliyor. Mayıs 2017’deki Ortadoğu gezisinde Trump, iki ülkeyi bu kapsamda değerlendirmişti. Suudi Arabistan’daki “kılıç dansı” ve İsrail’deki “görkemli karşılama”, Trump’ın Ortadoğu siyasetindeki temel ortaklarını işaret etti. İşte tam da bu ortamda, Hamas’ın Mart 2011’den sonraki serüvenine dikkat çekmek gerekiyor. Hamas lideri Halid Meşal, sözde Arap Baharı başlayana kadar, Beşar Esad’ın Suriyesi’nde, Şam’da rejimin himayesinde ikamet ediyordu. Bu dolaylı anlamda İran desteği demekti. Meşal’in Şam’ı terk etmesi, bir dönem, (2012-2013) Muhammed Mursi yönetimindeki İhvan Mısır’ına yaklaşan Meşal, Mursi yıkıldıktan sonra, Katar ve Türkiye zeminine ısınmaya çalıştı. Ancak Katar bu çerçevede daha fazla sahnede yer alıyordu. Hamas’ta bu dönem simgesel bir lider değişimi de oldu. Buna rağmen artık Hamas’ın bu bölgedeki antitesini meşrulaştıracak bir zemin de kalmadı.
Trump-Netanyahu ikilisi ise adeta Obama döneminin acısını çıkararak, bölgede ateşe benzin döken bir perspektifi, sorumsuzca yaşama geçiriyor. Muhafazakar Trump ile, muhafazakar Netanyahu, acaba nasıl bir diplomatik mimari tasarlamaktadırlar? Sormaya çalıştığım şu aslında. Suudi Arabistan bu denklemin neresinde yer alıyor? Medyamızda genelde Türkiye’nin tepkileri, siyasetin söylemi, siyasal iktidar ve muhalefetin Kudüs söylemindeki rekabeti, Türk-İsrail ilişkilerindeki gerginlikler daha çok yer alıyor. Bunların hepsi elbette ayrı birer konu başlığı ve söz edilmesi gereken içeriklerdir. Ancak konu Türkiye’yi de kapsayan bir Ortadoğu kaosunu gündeme getirmektedir. İsrail sadece Filistin konusunda değil, ya da sadece İran karşıtlığında kendisini göstermiyor, aynı zamanda bölgede Kürt siyasetine farklı örgütsel boyutlarıyla tam destek veriyor. Netanyahu’nun Kıbrıs açıklamasında da görüldüğü üzere, Doğu Akdeniz’de kendi doğal gazını Rum Kesimi ve Yunanistan’la Avrupa piyasalarına ulaştıracak çeşitli angajmanları harekete geçirmektedir. Bu bağlamda sadece İran değil, Türkiye de Doğu Akdeniz’den kısmen dışlanmaya çalışılmakta, münhasır ekonomik alanlar konusu, Türkiye’nin tanımadığı bir şemsiyede kurumsallaştırılmaya çalışılmaktadır.
Tekrar Kudüs’e dönersek, ABD-İsrail-Suudi Arabistan-Mısır denklemini düşünmeden sadece gelişen olaylar zemininde yapılacak analizlerde ciddi bir sorun yaşanması mümkündür. Araplar’ın “El Nakba” yani kıyamet günü olarak protesto ettiği, İsrail’in “kuruluş yıldönümü” olarak kutladığı 14 Mayıs, “kanlı Pazartesi” ile bir kez daha ne yazık ki kana bulanmıştır. Çözüm her zaman değindiğimiz üzere, “iki devletli çözüm”, “iki Kudüs” ve kutsal mekanların bulunduğu “eski şehrin” BM himayesinde olmasıdır. “Tek ve bölünemez Kudüs” başlığı “tek devletli çözüm”ü dayatmaktadır ve bunun kabulü asla mümkün değildir. ABD ise, Kudüs anahtarıyla girmeye çalıştığı Ortadoğu’da, kendi “imparatorluğu”nu tasfiye edecek bir sürecin fitilini orta vade için yakmıştır. En çok merak edilen de, Suriye kaosuyla birlikte bölgeye yerleşen Rusya’dır. Sahi Rusya ne yapıyor, bunu takip eden var mı???
Dr. Deniz TANSİ
9 Mayıs 2018 Çarşamba
DOĞU AKDENİZ’DE “İRAN KAMPANYASI” HIZLANIYOR
http://politikaakademisi.org/2018/05/09/dogu-akdenizde-iran-kampanyasi-hizlaniyor/
ABD Başkanı Donald Trump’ın “İran’la nükleer anlaşma”dan çekildiğini ilan ettiği gün (https://edition.cnn.com/politics/live-news/trump-iran-nuclear-deal/index.html), İsrail Suriye’deki İran üssünü vurdu. (https://www.telegraph.co.uk/news/2018/05/08/syria-accuses-israel-attacking-army-base-near-damascus/). Bu, elbette bir rastlantı değildi; ama sürpriz olarak da nitelendirilemezdi.
Şöyle ki, sondan başlamak gerekirse, İsrail ve İran, 2004’den beri birbirlerini -“milli güvenlik siyaset belgeleri”nde- karşılıklı olarak “öncelikli tehdit” olarak görüyorlar. İran’ın Doğu Akdeniz’de 1980’lerden beri Suriye’de Beşar Esad ve Lübnan’da Hizbullah’la var olan müttefikliği ve yaşanan savaş ve çatışmalar, İsrail açısından hep bir “vekalet savaşı” olarak nitelendiriliyor. Söz gelimi, 2006’daki II. Lübnan Savaşı, her ne kadar İsrail-Hizbullah çatışması olarak görülse de, İsrail açısından bu savaş aslında İran’la yaşanmış bir savaştı. Yahut Suriye’deki terör gruplarından gelen herhangi bir saldırı, İsrail’e göre İran yapımı bir vekalet savaşı hamlesiydi. Her ne kadar İran yapımı bir örgüt olmasa da, 2011 Arap Kaos’una kadar, Gazze’de Hamas’la yaşanan çatışmalar da İran’ın uzantısı hamleler olarak değerlendiriliyor ve 2007’den itibaren Gazze’ye yönelik “İsrail ablukası” da, İran’ın “silah kaçakçılığı” ya da “terör ihracı” ile ilintirilendiriliyordu. Hamas lideri Halid Meşal de zaten 2011’deki olaylara kadar Şam’da ikamet ediyordu. Suriye’de 2011 Mart’ında Esad karşıtı gösterilerle yansıyan “sözde gecikmiş Arap Baharı”nda, -2016’da normalleşmeye başlasa da- “soğuk barış” görüntüsü veren Türkiye-İsrail ilişkilerinde “ortak rahatsızlık”, Esad karşıtlığında birleşti. Oysa ki 2011 Mart’ına kadar, Türkiye, İsrail-Suriye barışında “kolaylaştırıcı” bir rol üstlenmişti. Bunu bir kenara yazdıktan sonra, İsrail, İran’ın bölgesel, Rusya’nın da küresel anlamda Esad’a yönelik desteğinden ve Suriye’deki varlığından risk algılamaya başladı. Rusya ile doğrudan bir çatışma “imkansız” görülse de, İran’la yaşanan “gerilim birikimi”, beraberinde eski defterleri tekrar gündeme getirdi.
Bu konuda İsrail’de muhafazakar Benyamin Netanyahu hükümetine en büyük destek, 2016’da seçilen ve 2017’de göreve başlayan muhafazakar Cumhuriyetçi Donald Trump’tan geldi. Trump, göreve geldiğinden beri hem İran’a yönelik eski kampanyaları gündeme getirirken, hem de Barack Obama’nın 2016 yazında giderayak imzaladığı “İran nükleer anlaşma”sından memnuniyetsizliğini her seferinde vurguladı. Obama, muhafazakar Netanyahu’yla başkanlığı sürecinde pek çok gerilim yaşamış, hatta Netanyahu ABD Kongresi’ndeki Cumhuriyetçi çoğunluktan da güç alarak, Obama aleyhine Kongre’de konuşma yapma cüretini bile göstermişti.
Trump, Başkanlık görevini üstlendikten sonra, İsrail’i Suudi Arabistan’la birlikte ele aldığı seyahat programında ziyaret ederken, özellikle ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararı ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi, İran’la ilgili yürüttüğü aleyhte kampanyalarda artık bir noktaya gelindiği gözlemleniyor. Rusya’nın bölgede Suriye-İran’a fiziki, askeri ve siyasi desteğine karşın, İran’a yönelik bir “askeri kampanya”da, doğrudan kendisi değil ama “stratejik ortağı” İsrail, bölgedeki geçmişine dayanarak işi kitlesel bir savaşa dönüştürür mü? En önemli sorulardan biri, Türkiye, Rusya’yla yakınlaşan, ABD ile soğuyan ikliminde İran’a yönelik “olası kampanya”dan uzak durmayı tercih edecek midir? Irak, Lübnan boyutunda İran yanlısı Irak merkezi yönetimi ve Lübnan’daki Hizbullah ortamında, Türkiye belki yine “orta bir yol” bulmayı tercih edecektir. ABD ve İsrail, İran’a karşı “nükleer silah sahibi olduğu kampanya”sını her seferinde dile getirirken, İsrail’in “fiili nükleer güç” olduğu, sav olmaktan öte, fiili bir gerçeklik olarak ele alınmaktadır.
Trump-Netanyahu eksenindeki “İran karşıtı” kampanyanın doğrudan olmasa da siyasal desteği Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır’dan gelmektedir. İşte bu ortamda, Soğuk Savaş sonrasının dengeleri, işaret ettiğimiz Rusya’yla birlikte Çin’in bakışı, BM Güvenlik Konseyi’nin kilitlenmesi, ABD-İsrail hükümetlerinin yoğunlaşan yalnızlığı ortamında denklem daha da karmaşık hale gelmektedir. Suriye’de kronikleşen kaos, aslında ülke içinde oynanan oyunu yeniden berraklaştırmaktadır. 2011 Mart ayından beri süregelen Suriye krizinde asıl hedef, ilk baştan beri ne Esad, ne de Suriye’dir. Doğu Akdeniz’de tasfiye edilmeye çalışılan bölgesel güç İran’ın ta kendisidir. Gerisi de bol haritalı, istatistikli, eski güvenlik uzmanlarının tartıştığı etkisiz TV programlarıdır…
14 Nisan 2018 Cumartesi
SURİYE TİYATROSU’NDA YENİ GÖSTERİ!
http://politikaakademisi.org/2018/04/14/suriye-tiyatrosunda-yeni-gosteri/
14 Nisan sabahı 04:00’da ABD-Britanya ve Fransa hava güçlerinin Suriye’nin başkenti Şam’ın yakınlarında, kimyasal silah üretildiğini iddia ettikleri tesisleri vurmaları, bu arada Doğu Akdeniz’deki Tomahawk dolu gemilerden yapılan saldırılar, ortada yeni olmayan ve kabak tadı veren bir manzarayı tekrar ettirdi. ABD, daha önce de Tomahawk’larla Suriye’yi vurmuştu.
2011 Mart’ından beri karıştırılan Suriye’de, ABD’nin en çok endişelendiği, nihai sonuçta istediği tabloyu görememesi; yani Esad’ın hala ayakta kalması ve Rusya ve İran’ın -Suriye’de kronikleşen askeri varlıklarıyla-, Ortadoğu’daki dengelerde gün geçtikçe inisiyatif kaybetmesidir. Suriye kaosu 8. yılına girer ve Esad hala iktidarını sürdürürken, ülkenin kuzeydoğusunda PKK/PYD, Şam’dan Lazkiye’ye ve oradan Halep’e uzanan derinlikte Esad yönetimi, Hatay’ın güneyindeki İdlib bölgesinde rejim muhalifi muhtelif unsurlar, kuzeybatısında ise Afrin-Fırat Kalkanı hattında Türkiye’nin kontrolünde ÖSO varlığı sürmektedir. Söz konusu karmaşık tabloda, ABD Başkanı Trump’ın iddiasıyla Obama döneminde ABD’nin kurdurduğu ileri sürülen IŞİD hızla büyür ve hızla çökerken, ABD, Suriye içindeki siyasalarını sözde IŞİD’e karşı mücadele eden PKK/PYD’ye dayandırmaktadır. Ne var ki, Esad’ın Rusya-İran koalisyonuyla konumunu güçlendirmesi, ABD açısından bir “imaj problemi” yaratmaktadır. “İmaj problemi” sözünü özellikle kullandım. Her gün ekranlarımızda boy gösteren askeri ve sosyolojik değerlendirmeleri eşzamanlı ifade eden “uzmanlar” gibi, işin savunma yönünü irdelemek, yüzeysel bir çerçevede kalabilir. Ancak “imaj”dan yola çıkarak, bu atakların, iletişim ve siyaset psikolojisi bağlamında ele almak gerekmektedir.
Batı koalisyonunun vurma gerekçesi, Doğu Guta’da Esad güçlerinin muhalif unsurlara karşı kimyasal silah kullandığı savına dayandırıldı. Aklıma nedense Kıbrıs geldi… 1956 Süveyş Krizi’nde Britanya ve Fransa, Kıbrıs’taki Britanya üslerinden kalkan uçaklarla Mısır’ı vurmuşlardı. Şimdi de çok farklı bir operasyonda, ABD liderliğinde Suriye’yi yine Kıbrıs’taki üslerden bilmem kaçıncı kez vurdular. Kıbrıs’ta “çözüm” diye tutturan Batı vesayetindeki tatlı su sosyalistleri acaba bu duruma ne diyorlar, gerçekten de merak ettim. Yakın geçmişe dönersek, Britanya ve Fransa, ABD’nin zayıf desteğiyle, NATO şemsiyesinde, 2011 sonrası Libya’yı da vurmuşlar, Kaddafi’yi devirmişler ve Libya’yı “devletsiz” bırakmışlardı. Bugün Rusya ve İran’dan dolayı Suriye’yi “devletsiz”leştiremiyorlar. Bununla birlikte, Suriye’yi fiilen böldüler ve farklı nüfuz alanlarına parsellediler.
Ellerinde cetvelle haritaları ve askeri harekatları iştahla anlatan ekran yüzleri, bu tür çözümlemeleri pek ifade etmeseler de, Suriye tiyatrosundaki 14 Nisan 2018 temsilinde, “kanlı tiyatro”, artık eski inandırıcılığını da yitirmiş durumda gözüküyor. Türk Dış Politikası ise, son Batı operasyonunda oldukça sıkıntılı bir zeminde sınav vermektedir. Türkiye’de gerçekleşen son zirvede, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran lideri Hasan Ruhani, önemli bir poz vermişlerdi. 15 Temmuz 2016’dan sonra yoğunlaşan, “uçak krizi”ni aşan Türkiye-Rusya ilişkilerinde, son saldırıyla birlikte çelişkiler gün yüzüne çıkmıştır. Türkiye, 2016 sonbaharında başlattığı Fırat Kalkanı harekatıyla ABD vesayetindeki PKK/PYD koridorunu engellerken, Afrin’de kalan “enclave”i ise, 2018 başında realize etmeye başladığı Zeytin Dalı Harekatı’yla kontrol altına almış ve ÖSO’yu bu bölgelerde hakim kılmıştır. Bu hareketlilik ve operasyonel adımlar, Türk-ABD müttefikliği yüzeyinde önemli gerginlikler yaratmıştır. Kamuoyunda ABD’ye karşı “yerli ve milli duruş” ön plana çıkartılırken, Rusya ve İran’ın desteklediği Esad’a karşı, Suriye kaosunun başından beri sürdürülen Esad karşıtlığından vazgeçilmemiştir. Öte yandan, PKK/PYD’ye desteğinden dolayı eleştirilen” müttefik ABD”nin “Esad’ı cezalandıran” vuruşları doğru ve haklı bulunmuştur. Vurguladığımız çelişkiler, zaman geçtikçe daha da “idare edilemez” boyutlara gelme potansiyeline sahiptir. Son dönemde, “nükleer santral işbirliği”, “S-400 füzeleri” alımı derken, artık Rusya geçiştirilecek bir “ilişki modeli” değildir. PKK/ PYD konusunda uzlaşmaz çelişkilerle süren ABD müttefikliği ise, bu tabloda bir hayli yıpratıcı görünüme sahiptir.
Her ne kadar soğukluk devam etse de, Suriye’yi zaman zaman vuran İsrail ile “Esad karşıtlığı”ndaki ortak payda ise, resmi daha da karmaşık hale getirmektedir. Bilanço daha da genişletilebilir; kaotik ortam yeni çatışma risklerine gebedir. Suriye’de masum olmayanlardan biri de elbette Esad yönetimidir. Hafız Esad’ın Devlet Başkanlığından beri terörü devlet politikası olarak uygulayan BAAS anlayışı, ülkemize karşı da ASALA ve PKK terörünü kullanmıştı. Soğuk Savaş sonrası, 1998’de Türkiye ve İsrail’den “çifte kıskaç” hisseden Suriye, PKK terör örgütü başını göndermek zorunda kalırken, 2000’de Beşar Esad’la birlikte “Batı’ya açılma” politikasını Türkiye üzerinden uygulamaya koymuştu. 2005’teki Refik Hariri suikastiyle Lübnan’dan çekilmek zorunda kalan Suriye, 2009-2011 ABD ve Batı’ya yönelik yakınlaşma siyaseti gütse de, İran’dan vazgeçmemiş, 2008’de Rusya ile birlikte Doğu Akdeniz’deki Tartus deniz üssünü yeniden açma kararını vermiştir.
Bugünkü tiyatroda ise, ABD, bölgedeki geleceğini ve dünya kamuoyundaki görünümünü, bu tür saldırılarla anımsatmaya çalışmaktadır. Trump, Rusya’nın varlığında, “İran karşıtı koalisyon” kurmakta zorlansa da, Suudi Arabistan ve İsrail’i bu eksende bir araya getirmiş ve Suriye’ye bu bakışı İsrail’in vurucu gücünde ete kemiğe büründürmüştür. Tüm bu karmaşık soruların sonunda Rusya’nın ABD’ye vereceği olası yanıt değer taşımaktadır. Soğuk Savaş’ta bile “dehşet dengesi”yle birbirine dokunmayan iki ülkenin savaşıp “üçüncü dünya savaşı” çıkacağı senaryosundan ise, bir hayli roman yazılabilir, film ve dizi çekilebilir.
Neticede, bu operasyonlar, Guy Debord’un “gösteri toplumu” kuramını akıllara getirmektedir. Savaş, döviz, heyecan falan derken, “iletişim” ve “propaganda” faaliyetleri, “gösterişli patlamalar”la yerine getirilmektedir. Medya ise pazarlama görevini icra etmektedir..
Dr. Deniz TANSİ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
