28 Ocak 2015 Çarşamba

KÜRESELLEŞMENİN 2015 SEÇİMLERİNE ETKİSİ...

Küreselleşme süreci, diğer örneklerde olduğu gibi, gerçekten ülkemizi de pek çok konuda etkiliyor, yaşanan olay ve olgular, yaşamımızın birer parçası oluyor, toplum içindeki tartışmalar, bu yüzeyde biçimleniyor. 7 Ocak 2015'te Paris'te Yemen El Kaidesi'nin üstlendiği terör saldırısıyla, Charlie Hebdo dergisinin 12 çizerinin katledilmesi, Türkiye'de gündemin hala en başta gelen tartışmalarını barındırıyor. Olayın sıcaklığı yaşanırken, Başbakan ve AKP Genel Başkanı Davutoğlu'nun sadece taziye yayınlamakla yetinmemesi, ardından teröre karşı, ifade özgürlüğünü savunan uluslararası yürüyüş için Paris'e gitmesi, beraberinde şaşkınlık ta yaratmıştı. Zira siyasal iktidarın İslamcı bakışı, Charlie Hebdo dergisinde, daha önce yayınlanan Hz.Muhammed karikatürlerine, acaba tahammül gösterecek bir olgunlukta mıydı? Terör kınanmıştı ancak, İslamcı kesimlerin "ama"lı, tahrik unsurunun altını çizen gerekçe üretme yarışı içinde, Davutoğlu'nun ilk hamleleri şaşırtıcı idi. Ne var ki, Charlie Hebdo dergisiyle gerçekleştirilen uluslararası dayanışma çerçevesinde, Cumhuriyet gazetesi, derginin bir seçkisini, kendi içinde yayınlayınca, saldırı sonrası çıkan ilk sayının kapağında, Hz. Muhammed'i andırdığı iddia edilen figürün, iki Cumhuriyet yazarının köşesinde yayınlanması, siyasal iktidarın gerçek yüzünü hemen ortaya çıkardı. Gazete yayınlanmadan, "makul şüphe"yle engellenmeye çalışılır, kolluk kuvvetleri dağıtım öncesi tedbir almaya çalışırken, seçkide "malum kapağın" yer almaması, dağıtımın gerçekleştirilmesini sağladı. Ancak, Cumhuriyet, olası saldırılardan korunma adına fiilen kolluk kuvvetlerinin günlerce kuşatması altında kaldı, başbakan bizzat Cumhuriyet'e yönelik hakaret ve olası saldırıların "doğal" olabileceğini ifade etti, gazete sık sık yetkililerce hedef gösterildi. Gazetenin yayınladığı günün gecesi "muntazam güçler", gazeteyi hedef alan protestoları Cumhuriyet'in önünde yaptılar, partizan medya, İslamcı örgüt ve kuruluşlar, "tehdit mesajları" yayınladılar. "Hepimiz Charlie'yiz" sloganıyla dünyanın dört bir tarafındaki "evrensel dayanışma" adına realize edilen gösteriler ülkemizde de yinelenirken, bir yandan da "Charlie değiliz" başlığında, onbinlerce kişinin katıldığı eylemlerde "hepimiz Hizbullahız" sloganı atıldı. Dolayısıyla, küresel bir gerilim, ülkemizdeki kutuplaşmayı daha da arttıran bir içerikle ülkemize yansıdı.
Bir başka küresel etki de, 25 Ocak 2015'te, komşumuz Yunanistan'da yaşanan seçimle gerçekleşti. Söz konusu seçimde, radikal Sol ittifak (Syriza)nın, birinci parti olacağı tahmin ediliyordu, ancak bu kadar puan farkı yaratacağı öngörülemiyordu. Buradan, 48-72 saat içinde yeni "başarı hikayeleri" üretilmeye başlandı. Özellikle Avrupa'da Soğuk Savaş sonrası, 1990'larda neoliberalizmin Sol'a ve Sosyal Demokrasi'ye etkileri, Blair-Schröder ekseninde yansırken, ifade edilen siyasal yaklaşımlar, 2000'lerde önemli gerilemelere sahne oldu. Fransa'da 2012'de Cumhurbaşkanlığına seçilen Hollande ve  mensup olduğu Sosyalist Parti, verili zemindeki kapitalist sistemi ve AB'yi değiştirecek bir ideolojik zemine sahip olmasa da, "daha Sol" ve toplumsal içerikli vaatlerin, konuların gündeme gelmesi, kayda değer bir anlam taşıyordu. Bu bağlamda Fransa'da Sarkozy aşılmıştı, 2014'de ise Berlusconi ve siyasal müttefiklerini aşan Renzi'nin Demokrat Parti'si, İtalya'da Sol bir iklimi haber verse de, Renzi de "Sol içerikli" vaatlere rağmen, AB'yi, küresel sistemi aşacak bir meydan okumayı ortaya koymadı. Sadece İtalya'da "yeni bir siyaset"in emarelerini gösterdi.
Söz ettiğimiz Sol örnekler, AB içinde, daha çok siyasal özgürlükler, toplumsal dengeler üzerinde, Soğuk Savaş sonrasında, neo-liberalizmin, ekonomi ve siyasetteki etkilerini aşmaya çalışan, bununla birlikte sistemi zorlamayan çıkışlar ve değişimlerdi. Oysa İspanya'da Podemos, Yunanistan'da Syriza, hem kendi ülkelerindeki siyasal spektrumu değiştiren, hem de radikal çıkışlarıyla "acaba" sorularını akla getiren "sistemi değiştirme" potansiyeli olan siyasal hareketler olarak gündeme geldiler. Yunanistan'da iktidar olma şansını, "koalisyonun büyük ortağı" olarak yakalayan Syriza'nın, Sağ eğilimli Anel'le koalisyon hükümeti kurması, kafaları bir kez daha karıştırdı. Radikal Sol Syriza ile "Radikal Sağ" Anel'i ortak hükümette buluşturan anlayış, AB-IMF-Avrupa Merkez Bankası olarak adlandırılan Troyka'nın "kemer sıkma reçetelerine, Euro ve Euro bölgesine karşı olan tutumları idi. Syriza'nın Yunanistan'ın borçlarının yarısını ödeyebileceği vaadi, hükümet kurduktan sonra, temerrüde düşmeyecek, ancak borçları da yeniden yapılandıracak bir formülü ifade etmesi, yeni siyaset için, bilinmeyenleri yoğunlaştırıyor. Bu arada Syriza'nın genç lideri, Yunanistan'ın çiçeği burnundaki başbakanı Çipras, ilk icraat olarak, Yunanistan'daki özelleştirmeleri durdurdu. Uluslararası finans derecelendirme kuruluşları ilk günden Yunanistan'ın notunu kırdı.
Fransa'daki terör saldırıları ve Syriza'nın Yunanistan'da iktidara gelmesi gibi göstergelerle , yaşlı kıtadaki ekonomik ve sosyal krizin, radikal Sol, neofaşist hareketler, İslamcı terör yüzeyinde, değişik tepkilerle kendini ortaya koyduğunu gözlemleyebiliyoruz.
Türkiye'de 7 Ocak'taki saldırıların etkisi, iç kutuplaşmanın yoğunlaşmasıyla ve gerilimle değerlendirilirken, Syriza'nın başarısı da, Türkiye'de 13. yılına giren AKP iktidarına karşı seçeneklerin ele alınması biçiminde gündeme geldi. Öncelikle Syriza'nın Türkiye'deki karşılığı arandı. İronik olarak iktidar partisi AKP dahil, CHP-HDP-ÖDP-Birleşik Haziran Hareketi derken, talipliler çoğaldı. Elbette başarıya herkes ortak olmak ister. Ancak unutulmaması gereken, Syriza, Yunanistan'daki klasik siyasal spektrumu dağıtmış, PASOK'un adı neredeyse silinirken, Sağ'daki Yeni Demokrasi Partisi ağır bir yenilgi almıştır. Altın Şafak ise, faşist bir parti olarak, 3. parti olarak konumlanmıştır. Syriza'nın neo-liberalizme karşı siyasal tavrı çok nettir. 1980'lerden sonra Türkiye'de HP-SODEP-SHP-DSP-CHP çizgisinde, ekonomik devletçilik uzlaşma çerçevesinde hızla geride bırakılırken, zaman içinde piyasa ekonomisi, yeni dönemin vazgeçilmezleri arasında, AB Sol'undaki gibi yer almıştır. Özelleştirmelerle barışılmış, siyasal demokrasi konusunda, Batı'daki tarihi uzlaşma, ülkemiz Sol'una da egemen olmuştur. Soğuk Savaş sonrası Sol, bireyi yeniden keşfederken, çevre, kadın hakları, LGBT haklarında öncü olmuştur. Syriza-Podemos hattında, bu altyapıda sorun yoktur. Ancak piyasa ekonomisi, küresel kapitalizm çerçevesinde, önemli karşı çıkışlar vardır. HDP, etnik bir siyaseti, Sol bir söylemle ortaya koyarken, HDP genel başkanı Selahattin Demirtaş'ın genç ve dinamik bir siyasetçi görüntüsü vermesi, kendisinin Syriza lideri Çipras'a benzetilmesine neden olmuştur. ÖDP ise, yıllardan beri, Türkiye Sol'unun kendini aşamayan sarmalı içindedir.
2015 seçimlerinde Charlie Hebdo dergisine yapılan terör saldırısı ve Yunanistan'daki Syriza zaferi, Türkiye'de birer gündem maddesi olmuştur. Küreselleşme, 2015 seçimlerine doğrudan nüfuz etmektedir. AKP'nin bundan alacağı pay, daha güçlü bir iktidar mı, yoksa gerileyen bir siyasal dönüşüm mü olacaktır. Seçimin ertesinde, 8 Haziran'da konuşalım...          

26 Ocak 2015 Pazartesi

AB'DE "KIZIL SİRTAKİ" DÖNEMECİ...

Komşumuz Yunanistan'da 25 Ocak 2015'te yapılan genel seçimlerde,  radikal Sol ittifak (Syriza)nın başarısı tahmin ediliyordu ancak bu kadar puan farkı sağlayacağı, hatta hükümeti hemen kurma aşamasına geleceği öngörülemiyordu. Syriza ve genç lideri Çipras, beklenmedik bir seçim zaferi yakalarken, konu sadece Yunanistan'ın sınırları içinde değil, aynı zamanda AB, hatta küresel kapitalizm açısından, önemli kaygıları dile getirdi.
AB'yi "Soğuk Savaş" sonrası büyülü yapan şey, hem yaşlı kıtada savaş olasılığının azalması, ancak ondan da önce, gelişmiş Batı Avrupa'daki sınai-ekonomik gücün, tüm bir birlik içine dağılacağı ile ilgili beklentilerdi. Bu bağlamda, iki kutuplu dünyada, ABD ve SSCB'nin blokları içinde bölünen Avrupa, nihayet, "tek siyasal birlik", "tek gümrük", "ortak para birimi", "ortak dış politika", "ortak savunma" parantezlerinde, ABD'nin siyasal evrimini tekrar edecekti. Şöyle ki, ülkelerin egemenliklerini koruduğu konfederal yapıdan, uzun vadede federasyona dönüşecek bir süreç yaşanacaktı. Çift kutuplu dünyada, ABD'nin içinde yer almamasına rağmen, ekonomik ve siyasal desteğiyle, Batı'nın ekonomik ittifakı olarak gündeme gelen Avrupa Kömür Çelik Birliği (1951), Roma Antlaşması'yla (1957) Avrupa Toplulukları'na ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)na, Soğuk Savaş sonrasında ise Avrupa Topluluğu (AT) ve en son adıyla Avrupa Birliği (AB)ne dönüştü. Kopenhag ve Maasricht kentleriyle anılan; siyasal ve ekonomik kriterler, nihayet bir Avrupa gücünün oluşmasıyla ilgili umutları ortaya koyuyordu.
Aslında tam da bu noktada "umut", Yunanistan'da temsil edilen ve kısa zamanda yayılacağı hissedilen değişimin tılsımının adı olarak duruyor. 1980'lerin başında, o zamanki adıyla AET'ye, İspanya ve Portekiz'le birlikte kabul edilen Yunanistan, neredeyse 35 yıldır, bu üyeliğin ekonomik ve sosyal karşılığını göremedi. En azından, ülkede yaşayan yurttaşlar, emeğiyle geçinenler, zaman içinde gelirlerinde hissedilir azalmalar gördüler, 2000'lerde Euro'ya geçişle birlikte, "hayat pahalılığı", "işsizlik", bir bakıma gündelik yaşamın rutinleri arasına girdi. Zamanla, AB içinde, ekonomik ve siyasal gücüyle başat duruma geçen Almanya, "kemer sıkma politikaları", "finansal disiplin" gibi kavramların simgesi olarak, Yunan vatandaşının yaşamını işgal etmeye başladı. Üstelik Yunanistan'dan şikayetler çoğaldıkça, çok da çirkin bir üslupla, "tembellik" suçlaması, çoğu zaman aşağılayarak ortaya konuldu.
Yunanistan, kamu harcamalarının çok , maaşların fahiş olduğu, istihdam fazlasının yaşandığı; verili zeminde gerçekleşen ekonomik krizin, ancak "sıkı finansal politikalar" ile aşılabileceği reçeteler zincirine muhatap oldu. Ülkemizdeki siyasal dönüşümün, 2001 ekonomik krizinde mayalandığını anımsarsak, 2002'deki siyasal değişim, dışlanan yoksul kesimlerin desteğiyle AKP'nin "sandıktaki devrimi" ile bütünleşmişti. Ancak AKP, neo-liberal reçetelere karşı çıkmadığı gibi, Derviş politikalarının sadık bir uygulayıcısı oldu, küresel likidite bolluğu, Körfez sermayesini Türkiye'ye çekme, inşaat sektörünün öncülüğünde, katma değer yaratmayan, bununla birlikte kısmı istihdam sağlayan, yan sektörleri büyüten, finansal ekonomiyle barışık bir siyasa uyguladı. IMF reçeteleri realize edildikten sonra da, "IMF karşıtı" popülist söylem dile getirilmeye devam etti.
Yunanistan'da ise, neo-liberalizmle barışık değil, tam tersi neo-liberalizme savaş açan bir siyasal iktidar oluşuyor. AKP'nin "muhafazakar-İslamcı-popülist-neo liberal" çizgisinin tam tersi, Sosyalist bir siyaset, iklime egemen oluyor. AKP'nin doğuşu, Batı'nın Ortadoğu'ya sunduğu bir "ılımlı reçete" idi. Halbuki Syriza, AB'ye meydan okuyan, IMF reçetelerine sırtını dönen, bir "meydan okuma"yı içeriyor. İstihdam ağırlıklı, varlıklı kesimleri vergilendiren bir ekonomik dönüşümü ifade ediyor. Çalışan kesimlerin refahını gözeten, işsizliğe karşı seferberlik içine giren vaatleri var.
Peki Syriza başarılı olur mu? Yanıt vermek için çok erken. O zaman şu soruyu soralım. Almanya'da çalışan işçinin saat başı ücretiyle, Yunanistan'da çalışan işçinin ücreti, eşitliği bir tarafa bıraktım, en azından denk mi? Sorunun yanıtı aşikar olmakla birlikte, AB'nin "yaşlı kıtada", uzun vadede hedeflediği federasyonu, ekonomik-siyasal denklik üzerine kurması gerekmez miydi? Artık "çok vitesli" Avrupa, daha çok dillendirilirken,  2004 genişlemesinden anımsanacağı gibi, "Polonyalı muslukçu" benzetmeleri, hala hatırlarda. Doğu ve Güney Avrupa'yı aşağılayarak, kendi nüfuzlarını bu coğrafyaya dayatan ama "pasta"yı paylaşmayan Fransa-Almanya ekseni , siyasal ütopyalardan vazgeçme eğilimi içine girer mi? İşlevselci ekonomik birlik yanlısı Britanya, bu fotoğrafın neresinde durur? 2014 Eylül'ündeki İskoçya referandumunda da "AB'nin geleceği" oylanıyor, "uluslar Avrupası" mı, "bölgeler Avrupası" mı sorusu, bir kez daha zihinlere geliyordu. Eylül'de AB açısından İskoçya'nın Britanya'da kalmasıyla, "uçurumun kenarından" dönüldüyse de, Kasım 2014'teki Katalonya referandumu gayrıresimi olmasaydı, İspanya'nın "birliği" ve AB'nin "B"si, domino teorisine dönüşecek bir dağılmanın başlangıcı mı olacaktı? Bu minvalde, "ayrılıkçı bölgesel talepler", "güçlenen radikal Sol", "yükselen faşizm"; her bir farklı başlık, "AB'nin geleceği" sorularını arttırıyor.
Yunanistan seçimlerindeki başarısıyla Syriza, son yıllarda küresel ekonomik krizin daha da çok tahrip ettiği AB'yi deyim yerindeyse deşifre ediyor. Öte yandan ABD-AB arasındaki "transatlantik ekonomik ittifakı" çalışmaları "ekonomik NATO" olmaya aday, küresel kapitalizmin, bu arada AB'nin "can simidi" olacak bir çıkış yolu mu?
Sorular bitmez ama, bir yandan da AB ülkeleri içinde Yunanistan'daki Altın Şafak, Fransa'daki Le Pen, Almanya'da Pegida derken, neo faşizmin yükselişini de göz ardı etmemek gerek.
Fukuyama'nın müjdelediği! "tarihin sonu", bu sefer komşumuzdan başlayan "yeni bir başlangıç", "yeni bir tarih yazmaya" aday mı? Başka dünya isteyenler, Şili'de Allende'nin başarmaya çalıştığını yineleyecekler mi, yoksa benzer akıbetler mi olacak?
Syriza'yı gönülden kutlarken, bu soruları bir yere not etmek, zafer sarhoşluğu içinde, 1977 Haziran'ında Türkiye'de yaşadığımız coşku ve hüsranı unutmamak gerekiyor...
 

6 Ocak 2015 Salı

2015'TE "ÇİFTE KUMAR"...

2014'ün son günlerinde, Başbakan ve AKP Genel Başkanı Davutoğlu'nun "kendi evi"nde, yani AKP Konya İl Kongresi'nde, Hamas lideri Meşal konuştuğunda, bunun sadece bir "siyasal gösteri" ya da seçime yönelik bir "siyasal yatırım" olduğu düşünülmüştü. Özde doğru olmakla birlikte, Ortadoğu'daki karışık denklemlerde Hamas'ın "yeni açılımları"nın Türkiye temaslarında ifade edildiği kulislere yansıdı. Yakın tarihteki gelişmeleri anımsarsak, 2011'e kadar Şam'da yaşayan Meşal, "gecikmiş Arap Baharı"nın Suriye'ye yansımasıyla, Esad yönetimiyle bozuşmuş, bu ülkeyi terketmek durumunda kalmıştı. O zamana kadar, Suriye-İran ekseniyle fiilen müttefik halinde etkinlik gösteren Meşal, 2007'den beri Gazze'deki fiili Hamas yönetimini, İran açısından "Hizbullah Lübnanı"nın ardından Doğu Akdeniz'deki "ikinci çıkış noktası" haline getirmişti. Ne var ki, Esad karşıtı cephede, 2011'den itibaren, Mısır'dakine benzer bir siyasal değişim umudu doğmuştu. Her ne kadar Mısır'da İhvan iktidarı için 2012 beklenecek olsa da, en nüfuzlu siyasal örgütün İhvan olduğu, gün gibi aşikardı. Mısır-Suriye zeminindeki "İhvan ekseni"nin gönüllü hamisi de "AKP Türkiyesi" olacaktı. Fas'tan Tunus'a kadar "AKP isimli" ya da bizzat benzeri olarak tanıtılan siyasal yapılarla, nihayet "stratejik derinlik", bölgesel bir Osmanlı hakimiyeti doğuracaktı???
Meşal, Suriye'den çıktıktan sonra, karargahını Katar'a taşıdı. Katar-Türkiye yüzeyindeki "El Cezire ittifakı", İhvan türü iktidarları destekleyerek, bir nevi, sandığa dayalı bir İslamcılık'ın sponsoru olacaktı. Gerçi Katar'da "sandık" yoktu, ama olsun, zaman içinde bir yol bulunabilirdi???
2012'de İhvan'ın Mısır'da Mursi liderliği ile iktidara gelmesi, Gazze'deki Hamas'la müttefikliğe soyunması, Sina yarımadasının İslamcı örgütler için, "güvenli bir cennet" haline gelmesi, İhvan-Hamas ittifakı, İsrail-Mısır arasında, 1978'den beri kurulan "Camp David barışı"nı tehdit eder hale geldi. Kahire'deki İsrail Büyükelçiliği'nin göstericilerce kuşatılması, fiilen baskın yapma girişimleri, kaygıları arttırdı. İçte ise ekonomik koşulların zorlaşması, Mursi'nin "otoriter" eğilimlerinin artması, Mısır'da ekonomiyi elinde tutan, siyasette vesayet sahibi olan orduyu harekete geçirdi ve Sisi, darbenin ardından yeni bir anayasayla cumhurbaşkanı oldu. Meşal ve Hamas, en stratejik müttefiklerini kaybettiler. Mısır'daki darbeye, Körfez ülkeleriyle yaptıkları yardımlaşma sonucu, 8 milyar $'la sponsorluk yapan Suudi Arabistan, bölgedeki "İhvanlaşma eğilimi"ne, Batı'nın desteğiyle en önemli darbeyi vurdu.
Suudi Arabistan, 2014'ten itibaren, Hamas'ı önce El Fetih'le barışa zorladı. Her ne kadar istediği verimi alamasa da, öncelikle Katar'ın "İhvan ittifakı"na yönelik tutumu kırıldı. Katar Emiri ve Hamas liderinin birbiri ardına grçekleştirdikleri Türkiye ziyaretlerinde şu ortaya çıktı. Katar, Suudi Arabistan aracılığıyla Mısır'la ilişkilerini yeniden düzenlerken, Hamas ta Sisi'yle dolaylı bir uzlaşma yoluna girdi. Her iki lider de Ankara'ya "Mısır'la barışma sinyali" verdi. Öte yandan, 2011 Mart'tan beri, Suriye-İran ekseniyle arası açılan Meşal, İran aracılığı ile Esad'la dolaylı bir yakınlaşma süreci içine girdi. Meşal'in Türkiye ziyaretindeki açılımları, Mısır ve İran üzerineydi.
6 Ocak 2015 itibarıyla, Katar'dan gönderilen Meşal ve ekibinin, Türkiye'ye taşınacağı spekülasyonları yapılıyor. Hamas'ın karargahı Türkiye'ye taşınırsa, kötü bir rastlantıyla, Sultanahmet'teki bombalamalar gibi, Türkiye daha çok endişe verecek, yapısal bir güvenlik sarmalına, tehdit ve risklerle iç içe bir bilinmezliğe sürüklenir mi? Suriye krizinde "Esad'ı devirme" tutkusu ile sürdürülen siyasalar, Suriye İhvanı'nı değil ama başta IŞİD olmak üzere, Selefi grupları güçlendirdi. Türkiye, IŞİD'le ilgili, çeşitli suçlamalara maruz kaldı.
Meşal'e "Türkiye'de karargah" düşüncesi, siyaseten çılgınlık noktası olarak ele alınsa da, Mısır ve İran'la arası düzelen Hamas, Obama ABD'si ve Suudi Arabistan desteğiyle mi, Türkiye'de zemin bulacak? Oldukça karmaşık bir soru. Öte yandan AKP Türkiyesi'nin siyasaları ile çelişen Meşal, kendi başına hareket ettiği sürece, konukluğu ne kadar kalıcı olacak?
Buradan hareketle, yazının başında ele aldığımız sığlığa dönüyoruz. MHP ve HDP tabanından, eş zamanlı oy beklentisi içinde olan, bizzat Erdoğan'ın 6 Ocak 2015'teki açıklamasıyla "paralel yapı" olarak nitelendirdiği eski dinci ortağı Gülen cemaatini "milli güvenlik tehdidi" kapsamına almaya hazırlanan AKP; öte yandan Türkiye'ye karargahını taşımasa ve daimi kalmasa da, ara sıra gerçekleştireceği kültürel-dinsel öğeleri ağır basan gelişleriyle ve tabana yönelik konuşmalarıyla, Meşal'i 2015 Haziran seçimleri öncesi, muhafazakar seçmene yönelik bir enstrüman olarak kullanabilir. Dolayısıyla 2015 yazına kadar yapılacak bir ev sahipliği, oya yönelik bir strateji ile açıklanabilir. Sonra da, Katar örneğindeki gibi gönderilebilir. Bu birinci kumar.
İkinci kumar ise, "çözüm süreci" adı altında, HDP-PKK çizgisiyle, bizzat ilgili bakanın açıklaması ile bölgede "alan hakimiyeti"ni kaybeden ülkemiz, seçime kadar, PKK'nın kaprislerine ses çıkarmayıp, Haziran'dan sonra, yeniden sertlik politikasına dönebilir. Zira hesap, siyasal iktidarın, HDP'nin "barajı aşmadığı" şikeli seçimle, TBMM'de 330-367 sandalyeye sahip olarak, başkanlık sistemini getirecek bir anayasal çoğunluğa ulaşması ve başkanlık-özerklik pazarlığı üzerinedir. Bu da ikinci kumar.
2015'in ilk yarısındaki "çifte kumar", küresel ekonomik krizin, ülkemize de yansıması ile, olası bölgesel ve küresel terör dalgaları ile günlük yaşamımızı kabusa çevirebilir.
O yüzden, kötü alışkanlıklardan biri olan "kumar"dan vazgeçmek gerekir.
Hep beraber, "kaybet kaybet"i yaşamayalım...  

27 Aralık 2014 Cumartesi

MEŞAL-BARZANİ-PUTİN HATTINDA AKP DIŞ POLİTİKASI...

Gerçekten de kafalar çok karışık. 30 Eylül 2012'de AKP Büyük Kongresi Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı ve Irak Kürdistan Demokrat Partisi lideri Barzani'yi ağırlar ve kendisine konuşma yaptırırken, bu davranışın bir siyasal istisna olmadığını anlamak gerekiyordu. İktidar partisi, Barzani'yi Büyük Kongresi'nde konuştururken, özellikle Ortadoğu'ya yönelik, "bölgesel vesayet" anlayışını pekiştirmeye çalışıyordu. Bu bir bakıma Osmanlıcı bakışın yansımasıydı. "Kürt sorunu"nu, ulus-devletin bir hastalığı olarak gören AKP, imparatorluk mirası ve İslami kimlikle, biraz da Nakşibendi akımının yardımıyla, muhafazakar Sünni Kürtler'i kendince asimile etmeye çalıştı.
Bu genel bir bakışın ete kemiğe bürünmesiydi. 27 Aralık 2014'te, AKP'nin Erdoğan sonrasi lideri ve Başbakan Davutoğlu'nun seçim bölgesi AKP Konya'nın İl Kongresi vardı. Davutoğlu'nun Meşal'i kendi seçim bölgesinde ağırlaması bir rastlantı değildi. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Danışmanlığı, Dışişleri Bakanlığı görevlerinden beri, Osmanlıcı bölgesel vesayetin mimarı olan Davutoğlu için, Meşal'in bizzat kendi "siyasi evi"nde ağırlanması, siyasal ütopyaları açısından anlamlıydı. Ne var ki, AKP-Davutoğlu çizgisinde, bırakın İsrail'i, Filistin Kurtuluş Örgütü, onun en büyük bileşeni El Fetih ve 1993 Oslo Süreci sonrası kurulan, fiilen sadece Batı Şeria'da hükmeden Filistin Otoritesi, hep arka planda kaldı. Zira bu anlayış, İslamcı perspektifle, sadece Hamas'ı kendine muhatap aldı. Zaten Gazze'ye yönlendirilen Mavi Marmara da tam bu konuyla ilgiliydi. 2007 Haziran'ında Filistin Otoritesi'nden darbeyla ayrılan Hamas'ın Gazze yönetimi, Batı sistemi ve uluslararası düzen açısından, adeta tanınmayan bir siyasal varlığa (antite)ye dönüştü. Sadece Hamas'a dönük bir Filistin siyasetinin, Türkiye'nin gittikçe uzaklaştığı Batı dünyasıyla oluşturduğu tezatlar aşikarken, Avrupa Adalet Divanı'nın Hamas'ı "terörist ülkeler listesi"nden çıkartması, Avrupa Parlamentosu'nda "iki devletli çözüm" çerçevesinde "Filistin"in devlet olma hakkını güçlendiren" niyet kararlarının çıkması, değişik bir atmosfer oluştırdu.
2011'e kadar, Suriye'de yaşayan Meşal'in, "gecikmiş Arap baharı" adı altındaki kaosun ardından, bugünlerde Mısır'daki Sisi yönetimiyle arası düzelen Katar'a taşınması, Katar'ın Batı ile iç içe ilişkiler içinde olması, bugünkü iktidar açısından, artık bir dengeden ziyade, "savrulma" siyasetini ortaya koymaktadır.
Rusya'ya Doğu Akdeniz'de "nükleer tesis" kazandıran günümüz iktidarı, Suriye'deki Rusya'ya ait Tartus deniz üssü düşünüldüğünde, adeta Ruslar'ın "sıcak denizlere inme" rüyasına altyapı hazırlamaktadır. Üstelik Akkuyu, İncirlik'e de çok yakındır.
Esad müttefiki Rusya, Esad karşıtı Türkiye aracılığıyla Doğu Akdeniz'e ilerlerken, bundan kuşkusuz en büyk rahatsızlığı İsrail ve ABD duymaktadır. Son 1 yılda, ikili dış ticaret hacmi %25 artsa da, İsrail'e yönelik ideolojik kinin temelinde, Ortadoğu'ya "ağabeylik" hevesi yatmaktadır. Öte yandan İsrail, hazırladığı "milliyet yasası" ile, "Yahudi devleti" olma özelliğini yasalaştırarak, tüm dünya Yahudileri'nin temsilcisi olma savıyla "göçü özendirme" siyasalarını vurgulamakta  ve kendi yurttaşı olan Araplar'ı "resmi azınlık" statüsüne geçirerek, Avrupa devletlerinin "Filistin" politikasını kadük hale getimeye gayret etmektedir.
Siyasal iktidar, ideolojik körlükle, 200 yıllık modernleşme birikimini tasfiye etmeye neden olacak hamleler yapsa da, real politik karşısında, bu hamleler hem etkisiz kalacak, hem de kaybeden ülkemiz olacaktır.
Meşal-Barzani ve Putin yüzeyinde ilerleyen "AKP dış politikası", 2015'te yaklaşan ekonomik krizle birlikte, Türkiye'yi, Batı medyasının deyimiyle, uçuruma sürüklemektedir.
Kaostan sonra düzenin doğması dileğiyle... 

21 Aralık 2014 Pazar

DEMOKRASİDE "DARBOĞAZ"...

Siyasal literatürümüzde sıklıkla kullanılan bir ifadeyi başlığa taşıdım. Ne yazık ki, modern siyasal yaşamımız; ekonomik, toplumsal ve siyasal tıkanıklıklarla dolu. "Darboğaz" ise, atlatılmaya çalışılan kritik bir durumu dile getirmek için kullanılır. Kimileri krizin karşılığı olarak ele alsa da, "darboğaz" bize özgü bir anlatım biçimidir. Elbette içinde, "çıkış yolu" umudunu da barındırmaktadır. Zira zor da olsa geçilecek bir "boğaz" vardır.
Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ve ardından getirilen 1982 anayasası ile, ülke adeta bir "deli gömleği"nin içine sokuldu. Kendi içinde pek çok farklı dinamiği içeren toplum, "2.5 siyasal parti", "yürütmenin başı olan bir cumhurbaşkanı", "seçimlerde %10 ülke barajı", sendikalara konulan siyasal engeller, uzun dönem süren üniversite öğrenci ve öğretim üyelerine getirilen siyaset yasağı ve bu yazıya sığması zor pek çok engelle, anayasa değil "amayasa" ile yönetilmeye çalışıldı. Neden "amayasa"? Çünkü tanımlanan her özgürlük, "ama" bağlacı ile hükümsüz hale getirildi. Kimi yazarlar, "insan derisiyle kaplı anayasa" başlıklı kitaplar yazdılar.
12 Eylül 1980, 12 Eylül 2010 referandumu ile pekiştirildi.1980'lerdeki ANAP iktidarları, düşünsel anlamda örtüşse de, Kenan Evren-Turgut Özal arasındaki rekabetle birlikte, Evren'i Marmaris'e, Özal'ı Çankaya'ya gönderen bir finalle sonuçlandı. 1990'lardaki koalisyonlar sürecinde, Özal'ın ani ölümü, Demirel'in Çankaya'ya çıkışı, Ecevit'in yıllar sonra tekrar başbakanlığı, Çiller-Yılmaz maceraları derken, Türkiye 2002'de AKP iktidarı ile tanıştı.
AKP'yi ele alacak pek çok yön var. Yeni bir "rejim", "yeni bir toplum", "yeni değerler" zemininde, Graham Fuller ve Morton Abromowitz'in de hesap etmediği bir "dış politika" çerçevesine oturdular. Fuller, Huntington'dan esinlenerek, "laiklik"ten vageçmiş, ekonomisinde "küresel likidite bolluğunda" kendisini daha zengin hisseden, dış politikasında ABD'ye rağmen birtakım manevralar alabilen, son tahlilde Sünni Araplar'ı Batı'yla "ağabeylik" yüzeyinde bitiştiren bir "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" tasarlarken, Türkiye-Rusya arasında, otoriter liderliklere, enerji güzergahlarına ve Akkuyu'da Doğu Akdeniz nükleer işbirliğinde gelişen, yeni bir "ikli gerçeği" ile karşılaştılar. ABD-Küba ilişkisi, elbette tanımladığımız "yeni ilişki"nin simetrisi değildir. Türkiye'nin NATO'daki konumu, AB giriş sürecindeki durumu ele alındığında, yeni arayışların, bir hesaplaşma mı, yoksa kafa karışıklığı mı olduğu, daha iyi anlaşışabilir.
Türkiye'de 12 Eylül'den beri değişmeyen iki düzenleme, rejimin kendi içindeki tekrarı ve devamlılığı açısından anlam taşımaktadır. Zorunlu din dersi ve seçimlerdeki %10 ülke barajı ile daha muhafazakar bir toplum, içeriği sandığa sığdırılmış bir siyaset, 12 Eylül'ün değişmez uygulamaları olarak, bugün de devam etmekte, adeta siyasal iktidara her seferinde tazelenmek için fırsat sunmaktadır.
Türkiye'nin "çıkış yolu"nun bulunmasında, başta iki düzenleme olmak üzere, pek çok değişiklik yapılması gerekmektedir. İşin ilginç yanı, ABD'nin "Yeşil Kuşak"ı realize olma şansı bulurken, Türkiye-İran ve Pakistan; farklı mecralara sürüklenmekte, ABD Ortadoğu'dan Hint Okyanusu'na giden zeminde, bu arada Basra Körfezi'nde yeni belirsizliklere doğru yol almaktadır.
Batılılar "Türkiye'yi kim kaybetti" sorusunu ararken, "kendilerini kaybetme" noktasına kaymaktadırlar.
Türkiye, kendi işini kendi görecek, modernleşme birikimi ve devlet geleneği bağlamında, gerçek demokrasiye kavuşacaktır. Darboğazdan kurtulmanın şifresi, Cumhuriyet değerleri temelinde, demokrasiyi yeniden inşa edebilmektir.
Batı'nın "Zihni Sinir" projeleri, miyadını doldurmuştur...

4 Aralık 2014 Perşembe

ABD’NİN “BÜYÜK STRATEJİK ORTAĞI” VE “YAHUDİ DEVLETİ” BAĞLAMINDA İSRAİL


Ortadoğu’daki yoğun gündemin karmaşasında oyalanırken, İsrail’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bir yandan Batı Şeria’da sivillere yönelik  terör saldırılarıyla dikkat çeken Hamas’ın, sadece Gazze’de değil, Filistin Otoritesi ve El Fetih’in kontrol alanındaki topraklardaki varlığını hissettirmesi, hatta Batı Şeria’da darbe planladığı spekülasyonları yapılıyor. Öte yandan İsrail askerlerinin, söz konusu saldırılarda gerekçe olarak öne sürülen, Mescid-i Aksa’ya girmesinin yarattığı infial, “3. İntifada” senaryolarını hızlandırıyor. İsrail ise, El Aksa’nın “silah deposu” haline getirildiğini iddia ederek, askeri yöntemlerini meşrulaştırmaya çalışıyor.

Ancak tüm bunların ötesinde, bölgedeki dengeleri biraz daha sarsacak, siyasal-yapısal değişimler de göze çarpıyor. Henüz İsrail parlamentosunda nihai biçimi verilmemiş biçimiyle, ülke 17 Mart 2015’te erken seçime gidiyor. Bu kararın arkasında, İsrail’in “muhafazakar başbakanı” Netenyahu’nun, Lapid ve Livni gibi siyasal liderler ve bakanlarla anlaşamaması, daha radikal girişimlere hız vermesi, pazar ekonomisi ve muhafazakar siyaseti, kendi “Sağ”ıyla anlaşarak, konsolide etmesi gerçeğini ortaya koyuyor. Hatta denilebilir ki, Türkiye’deki siyasal söylemin sert ve muhafazakar tavrı da, Netenyahu’ya siyasal güç kazandırıyor. Muhafazakarlık, muhafazakarlığı güçlendiriyor.

Kadima milletvekilleri tarafından hazırlanan, Netenyahu’nun gündeme getirdiği “ulus-devlet yasası” ilk bakışta, kafalarda değişik soru işaretleri yaratabilir. İsrail’in 1948’deki kuruluş deklarasyonunda, “Yahudi devleti” ibaresi vardı. 1985’teki “Temel yasa” ile, “demokratik” olma niteliği de eklendi. İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet” olma vasfı, neden önem taşıyor? Zira, İsrail-Filistin müzakerelerinde, konu her seferinde Filistin tarafından reddediliyor.  En önemli gerekçe olarak ta, İsrail’de yaşayan Arap kökenli İsrail yurttaşlarının konumunun tehlikeye gireceği endişesi ortaya konuluyor. Yurttaş olan Araplar’ın “resmi azınlık“ durumuna getirilmesi, beraberinde, “kalıcı çözüm” aşaması arefesinde, olası Filistin devletine, İsrailli Araplar’ın dönmesi olasılığını resmileştirir mi? Bu temel bir sorun olarak göze çarpıyor. İfade edilen koşul, defalarca dile getirildiği gibi, 2007’deki Annapolis Barış Süreci’nde, İsrail tarafından Filistin heyetine temel koşullar olarak öne sürülmüştü. Üstelik Livni de Dışişleri Bakanı olarak konuyu dile getiriyordu.  Öte yandan, İsrail kabinesi tarafından tartışmalarla ve oy çokluğuyla onaylanan, Knesset’te henüz son aşamasına gelmeyen “ulus-devlet yasa tasarısı”nda, İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet olma” özelliği yinelenirken, “dönüş” başlığında, İsrail dışındaki Yahudiler’e İsrail’e gelmelerinde yeni kolaylıklar sağlanıyor. Zaten mevcut durumda, İsrail dışı Yahudiler’in, başvurmaları halinde İsrail’e yurttaş olma hakları var. İsrail’in “Yahudiler’in yurdu” kabul edilmesi, yeni yerleşimciler konusunu gündeme getirme potansiyelini içinde taşımaktadır. İsrail’in “devlet politikası”nda var olan konu, yeni yasal düzenlemeyle, daha da pekişmekte, İsrail seçimleri öncesi Netenyahu ve Likud’a siyasal prim kazandırmaktadır. Resmi dilin İbranice olduğunun vurgulanması, Arapça’ya “özel statü “verilmesi de “milliyet yasası” zeminini çağrıştırmaktadır. (Bernard Avishai, “Netanyahu’s Inflammatory New Bill”, http://www.newyorker.com/news/news-desk/netanyahus-nation-state )

ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen ve ABD Başkanı Obama’ya imzaya giden yasayla, İsrail ABD’nin “büyük stratejik ortağı” olarak ilan edilmektedir. Fiilen “stratejik ortaklığı” olan iki ülke açısından, kabul edilen son yasa, işaret edici niteliktedir. Yasanın içeriğinde, İsrail'in ticari statüsünde, ABD'ye yönelik ihracatının kolaylaştırılması, iki ülke arasında enerji, su mühendisliği, araştırma-geliştirme konularındaki işbirliğinin arttırılması, ABD silah stoklarının İsrail'de gelecekte de artarak devam ettirilmesi öngörülmektedir.  ( JPost, “US House of Representatives passes bill declaring Israel 'major strategic partner' “, Dec 4, 2014,  http://www.jpost.com/International/US-House-of-Representatives-passes-bill-declaring-Israel-major-strategic-partner-383616?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter)

Böylece “3. İntifada”nın eşiğinde görülen İsrail’e “büyük ortağı” tarafından yine önemli bir destek, zamanlaması ilginç bir biçimde verilmektedir.

Gerçi Obama-Netenyahu arasındaki siyasal iklimin iyi olduğunu söyleme olanağı yoktur. Bununla birlikte, ABD-İsrail ortaklığının bölgedeki konumu, Suriye ve Irak’taki belirsizlikler, Türkiye’yle yaşanan kaygan süreç, İran’la IŞİD konusundaki dolaylı paslaşma yüzeyinde daha da fazla anlam kazanmaktadır. Yaşanan son gelişmelerin ışığında, “ABD’nin büyük stratejik ortağı” ve kendi yasalarıyla “Yahudiler’in yurdu ve devleti” kabul edilen İsrail’in, 2015 baharına doğru, ne tür bir hareketlilik içine gireceği tartışma konusudur. Netenyahu’nun elini rahatlatacak olan Hamas’ın yeni bir “şiddet dalgası” olacaktır.

İsrail, yaşanan gerilimlerin yanında “Doğu Akdeniz” koridorunda önemli mesafeler kaydetmiş, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’la, kendi doğal gazını Avrupa’ya transfer edecek bir hamlenin içine girmiştir. İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi, AB'ye "en uzun doğal gaz boru hattı" için bastırmakta ve yardım talep etmektedir.  Kıbrıs üzerinden Yunanistan'a ve Avrupa'ya uzanması düşünülen boru hattıyla, yılda 10 milyar metreküp İsrail doğal gazının Avrupa'ya transfer edilmesi planlanmaktadır. Business Insider’e göre, Kıbrıs merkezli boru hattı, 1530 km uzunluğunda, denizin 3 bin metre derinliğinde olacaktır . İsrail enerji bakanı Silvan Şalom, AB'nin geçen hafta düzenlenen bakanlar toplantısında, konuyu AB'nin Enerji Birliği'nden sorumlu Başkan Yardımcısı ile görüşmüştür. (Business Insider, “Israel and Cyprus are pushing the EU to help build the longest gas pipeline ever”, Dec 2, 2014,       http://www.businessinsider.com/israel-and-cyprus-push-eu-to-build-the-longest-gas-pipeline-ever-2014-12 ) Bu bağlamda, İsrail-Kıbrıs Rum Kesimi-Yunanistan, AB sponsorluğunda "Akdeniz koridoru"nu İsrail doğal gazı için kullanmayı, gerçekleşmeyen "Güney Akım"a karşı seçenek haline getirir mi? Türkiye-Rusya, AB sponsorluğundaki üçlüye karşı bir konumda mı? Oyun gerçekten büyük gözükmektedir.
ABD’nin NATO üyesi olmayan “büyük stratejik ortağı” ve AB’nin “ticari ortağı” İsrail, Doğu Akdeniz-Ortadoğu hattında, Batı ekseni açısından öne çıkmaya çalışmaktadır. “Yahudi devleti” olma konusunu, Batılı devletlere kabul ettirecek yeni bir kampanyanın içine girer mi? Avrupa parlamentolarında tek tek  Filistin’in tanınma kararları alınırken, “Yahudi devleti” başlığı, sanki buna karşı bir karşı atağı ortaya koymaktadır. Stratejik rekabet tüm bu başlıkların arasında ete

9 Ekim 2014 Perşembe

KOBANİ'DE DEĞİŞEN DENGELER...

Kobani'nin IŞİD tarafından işgalinin akabinde, ülkemizde son günlerde 23 kişinin ölümüne yol açan gösterilerle, büyük şehirlerde yaşanan kitlesel protestolarla, 6 ilde sokağa çıkma yasağı ile sonuçlanan kaosla, tam bir panik havası doğdu.    
Aslında konu hep benzer bir sarmalın izdüşümünde kendini tekrarlıyor. Mart 2011'den beri, Suriye'de "gecikmiş Arap Baharı" ile başlayan muhalif ayaklanmalar, Esad'ın yıkılması için Batı'nın tutkulu bir heves göstermesi , Türkiye'nin mülteci göçünün ardından muhalif gruplarla boyutları henüz belirlenemeyen ilişkiler içine girmesi, 6 Ekim 2014'te karşımıza kanlı bir bilançoyu çıkartan, iç ve dış krizle geldi. Türkiye, "0 Sorun" ve "bölgeye liderlik etme" hayallerinden dönerek, kendi sınırları içinde, PKK-IŞİD-Türkiye Hizbullahı gibi grupların çatışmalarına sahne olmak durumunda kaldı. Kobani'nin Kurban Bayramı'nda IŞİD'in eline geçmesi, bir dönüm noktası oldu. Terör örgütü PKK'nın başındaki Öcalan'ın, Kobani'yi bir kritik eşik olarak gündeme getirmesi, IŞİD'i "Ortadoğu'nun JİTEM'i" olarak adlandırması, Kobani düşerse Türkiye'de uzun ve kanlı bir darbeyi ima etmesi, tam da bu konularla iç içe giren, bir mesaj içeriğini işaret etmektedir.
IŞİD'in Kobani saldırısı ve eline geçirmesiyle, sadece Suriye Kürtleri'nin bölgesi  Rojava'daki kantonlar birbirinden ayrılmıyor, aynı zamanda bölgedeki "Kürt koridoru" parçalanıyor, IŞİD ise Suriye-Irak hattında var olan alan derinliğini pekiştiriyor. Siyasal iktidar ise, IŞİD'in saldırılarına göz yummakla, IŞİD'e halen gizlice yardım etmekle ve Kobani'deki Kürt katliamına karşı sessiz kalmakla suçlanıyor.
Türkiye'nin Kürt kökenli yurttaşlarının Kobani sınırına akın etmesi, ülke içinde çeşitli olayların çıkması, bölgedeki tüm çatışma unsurlarının bir "mikro örneği"nin ülke içine taşınması ile koşut bir seyir izlemektedir. Esad'ı düşürme konusundaki ısrarda, Arap Baharı sonrası Mısır, Esad sonrası planlanan Suriye ve AKP'nin iktidarındaki Türkiye ile, deyim yerindeyse bir "İhvan kuşağı" tasarlanıyordu. Oysa bu girişimler, önce Mısır'daki darbe, bu darbeye Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez ülkelerinin desteği, Suriye-Irak hattında Sünni Arap kuşağındaki IŞİD'in "daha büyük bir tehdit" olarak görülmesiyle, darmadağın oldu. Üstelik Haziran 2014'te Musul işgaliyle dünyaya adını daha fazla duyuran IŞİD, Türkiye'nin Musul konsolosluğunu basarak ve 49 yurttaşımızı rehin alarak, Türkiye'nin sonbahara kadar, olası manevra alanlarını daralttı. O dönemde bile, başta Suriye'ye giden tırlar olmak üzere, Türkiye'nin rehineleri birer koz olarak kullanıp, IŞİD'e karşı bir koalisyona girmeyeceği yorumları yapıldı. Rehine krizi çözüldükten sonra, hangi pazarlıkların yapıldığı spekülasyonları Batı medyasında oldukça fazla ele alındı. Musul'daki rehine krizini geride bırakan Erdoğan, BM Genel Kurulu'ndaki temaslarının ardından, "IŞİD karşıtı koalisyona" Türkiye'nin katılacağı, hatta olası bir kara operasyonunun ele alınması gereği yorumunu yaptı. ABD'nin Eylül'de IŞİD'e karşı başlattığı hava operasyonları, bütüncül bir stratejinin ilk adımları mıdır? Yoksa ABD bu çerçevede, dünya kamuoyunun bir bakıma gazını mı almaktadır? Çok tartışılsa da, ABD-Barzani işbirliği, en azından Irak'taki Kürt bölgesinin zayıflaması ya da yok olmasını engellemektedir. Öte yandan IŞİD'e karşı "İncirlik olmazsa Erbil'i kullanma seçeneği", ABD'nin bölgedeki harekat alanını genişletmektedir.
9 Ekim 2014'te Rus dışişleri bakanı Lavrov'un "Rejim değişikliği yapmak için terör karşıtı sloganların kullanılması kabul edilemez." sözü, kara harekatı dahil, Rusya'nın olası bir bütünsel operasyona izin vermeyeceği biçiminde yorumlanabilir. Rusya'nın ve İran'ın desteğine sahip Esad'a karşı, Türkiye'nin "tampon bölge" önerisiyle, bilfiil bir askeri harekata girişmesi zor gözüküyor.
Ancak işin sarpa sardığı yer, Türkiye ile Suriye ve kendi Kürtleri'nin arasına çekilen duvardır. Rojava'da PKK'nın uzantısı PYD'nin hükümranlığı, sadece Türkiye'yi değil, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkanı Barzani'yi de rahatsız ediyor. Ne var ki, Rojava ile arasına hendekler kazdıran Barzani, IŞİD'in Musul-Kobani güzergahında, Kürt koridorunu hedeflemesinden sonra, PKK'nın silahlı kolu HPG ve PYD'nin silahlı kanadı YPG ile birlikte IŞİD'e karşı savaşmaya başladı. Dolayısıyla, Suriye'de Esad karşıtı grupları desteklemekle başlayan ve IŞİD'le sonuçlanan Batı'nın bakış açısı ve Türkiye'nin konumu, gelinen zeminde bir hayli karışık bir denkleme dönüştü. AKP iktidarı, hala "Esad karşıtlığı" obsesyonuyla Batılı müttefiklerinin tepkisini çekerken, Batı'nın gündemi "IŞİD karşıtlığı" olarak değişmiş durumda. IŞİD karşıtı koalisyonda yer almayı kabul eden Türkiye'nin, ABD ile "Esad'ı düşürme" pazarlığıyla, Suriye'ye müdahale koşulları öne sürmesi, "değerli yalnızlığı" arttırıyor. Üstelik bu sefer, Körfez ülkeleri, Mısır, hatta Katar da, bu yolculukta, siyasal iktidar ile birlikte davranmıyor.
"Çözüm süreci"ni diline pelesenk eden siyasal iktidar, Kobani'de değişen dengeler ile, var olan yüzeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya. Ülkedeki kaos ortamının yoğunlaşması, gittikçe belirsizliği artan 1300 km.'lik Suriye-Irak sınırı, mültecilerle birlikte yaşanan sorunlar ve Ortadoğu'daki farklı terör gruplarının zemin kazanması, eylem potansiyeline ulaşmaları, çok tehlikeli ve provokatif bir durumu işaret ediyor. Bir de bu ortama, "baskı politikaları" ile yaklaşılınca, üniversitelerde ve büyük kentlerin alanlarında, varoşlarında çatışma görüntüleri de eklenince, "yönetemeyen bir siyaset" anlayışı ön plana çıkıyor. Ülkenin ağırlığı azalıyor, demokrasi eksiği, Batı medyasınca, orta gelir tuzağı ile birlikte ele alınıyor.
Yarını kaybetmemek, ülkenin modern birikimine, kurucu değerlerine sahip çıkmak ve en önemlisi yeniden hesap yapmak için zaman pek kalmadı...
Demokrasiye, laik Cumhuriyet'e ve ülkemize sahip çıkmaktan başka çaremiz yok...