14 Aralık 2018 Cuma

FIRAT'IN DOĞUSU'NDAKİ DENKLEM...

2011 Mart'ında Suriye'de o zamanki adıyla sözde Arap Baharı'nın yansımasıyla başlayan kaos, ABD açısından Esad'ı devirme, bölgesel oyuncular açısından "Suriye İhvanı"nı iktidara getirme gibi birtakım fantezilerle yol almıştı. Oysa Suriye kaosu 5. yılında ülkemiz açısından çok farklı bir tablo yaratmıştı. Şöyle ki, siyasal hesaplar, Suriye'de "ılımlı İslam zemini"nde bir İhvan kuşağı talebini öngörürken, bu ülke içinde, Irak'tan doğan, Suriye derinliğine uzanan bir IŞİD kabusunu ortaya koydu. Bu terörist örgütün elemanları, Batı ülkelerinin "maceracı ve sadist" unsurlarından oluşurken, hedef olarak belirlenen Irak-Şam'daki "Şam" vurgusu, sanıldığı gibi Suriye'nin başkenti Şam'ı değil, Levant denilen Hatay'dan Sina yarımadasına uzanan Doğu Akdeniz sahilini ifade ediyordu. O sahil ki, doğal gaz, balıkçılık, askeri konular dahilinde, bugün de Yunanistan'dan İsrail'e, oradan Mısır'a ulaşan çerçevede "münhasır ekonomik alanlar" büyük parantezinde ülkemizin ulusal çıkarlarını zedeleyen bir aşamayı yansıtıyor.
2016 itibarıyla, Suriye ve Irak'ta devlet yapılarının IŞİD dahil farklı terörist örgütlerin elinde parçalandığı, Ortadoğu'nun hızla "devletsizleştiği" bir durum muhatap alınırken, bölgede bir başka terör yapılanmasının, PKK terörünün Suriye'deki PYD şubesinin genişlemesi somut bir zemine geldi. Zira Batı ve Rusya dahil, bölgedeki küresel güçler, "IŞİD'le savaşma" adına PKK/PYD terörüne meşruluk kazandırdılar. Dünya kamuoyunda artan meşruiyeti ve prestijiyle PKK/PYD, IŞİD'in gerilediği alanlarda bir başka "terör antitesi" kurmaya başladı.
Türkiye bu konudaki değerlendirmelerini uluslararası yüzeyde her defasında dile getirmesine karşın, ABD'nin değişen hesaplarıyla yalnızlık hissetmeye başlamıştı. İşte bu noktada 15 Temmuz 2016'da FETÖ'nün darbe girişimi oldu. O dönemde yaşanan "değerli yalnızlık"ta, Kasım 2015'te düşürülen Rus uçağı, gerilen Türk-Rus ilişkileri de durumu pekiştirmişti. ABD-Rusya ile hızla bozulan ilişkilerde, 15 Temmuz bir dönüm noktası oldu. Rusya bu darbe girişiminin bastırılmasında  Türkiye'ye siyasal destek verirken, ilişkiler düzelmeye başladı. Türkiye "değerli yalnızlık" konumundan kurtulurken, söz konusu Türk-Rus yakınlaşmasının en önemli sonuçlarından biri Ağustos 2016-Mart 2017 arasında gerçekleşen Fırat Kalkanı harekatı oldu. Böylece "Fırat'ın batısı"nı "kırmızı çizgi" ilan eden Türkiye, Menbiç dışında bu hatta PKK/PYD'nin Menbiç-Afrin arasındaki birleşmesini engellemiş oldu. Özgür Suriye Ordusu'ndaki yerel unsurlarla realize edilen harekat, PKK/PYD'yi "Fırat'ın doğusu"na yaslandırırken, Türkiye'nin güney sınırlarında bölücü terör örgütünün kuşağı engellenmiş oldu. PKK/PYD'nin Akdeniz hayalleri engellendi.
Ne var ki, Fırat Kalkanı bölgesinin batısında, Hatay ve Gaziantep illerinin sınırındaki Afrin bölgesi, PKK/PYD'nin bu bölgedeki ayakta kalan unsuru olarak, Fırat Kalkanı'ndaki konumu da tehdit edecek bir durumu ortaya koyuyordu. Bunun üzerine, belli girişimlerin ardından, Ocak-Mart 2018'de Afrin'e Zeytin Dalı Harekatı düzenlendi. Yine ÖSO unsurlarıyla yapılan işbirliğinde, totalde "Fırat'ın batısı" kontrol altına alınmış oldu. ABD ile gerçekleştirilen temaslardan sonra, süreç uzatılsa da Menbiç'ye yani PKK/PYD'nin "Fırat'ın batısına" taşan alanında 2018 sonbaharında Türk-ABD askeri devriyeleri ortak gezmeye başlama durumuna geldi.
Bununla birlikte, ABD'nin "Fırat'ın doğusunda" gözlem noktaları kurma kararı, Pentagon'un Türkiye'nin "Fırat'ın doğusuna" olası bir operasyonuna karşı verdiği uyarılar, yine Türk-ABD ilişkilerinde kırılma noktalarını gündeme getirdi. Cumhurbaşkanı'nın "Fırat'ın doğusuna" operasyon sinyalleri, PKK/PYD terör antitesinin "IŞİD'le mücadele" bahanesiyle sadece sınır boyutunda değil, aslında Suriye'nin doğusunda hatta Irak'ta Sincar boyutundaki PKK terör unsurlarıyla, devletsizlik boşluğunda fiili bir durumu işlemeye başladığını gösteriyor. Türkiye 2018 baharında daha kapsamlı müdahalelerle Batı medyasının Dicle Kalkanı olarak adlandırdığı operasyonları Irak'ta yapmıştı, bugün de devam ediyor.
Dolayısıyla "Fırat'ın doğusu" Irak içlerine, oradan Suriye'nin güneydoğusuna sonra da yukarıda ülkemizin birliğine tehdit teşkil edecek, ABD desteğiyle bir oldu-bitti yaratacak potansiyele sahip. Bölünen Suriye'den yeni bir etnik parça koparmak ya da olası bir gevşek federalizmde "kanton" adı altında PKK/PYD özerkliği kazanmak, ciddi bir aşamaya ulaşmıştır. Rusya, "Suriye Levantı"ndan Halep'e yönelen bir "Esad-BAAS butik Suriye"si ile Doğu Akdeniz'e Tartus deniz üssüyle yerleşirken, ABD yatırımını PKK/PYD antitesine mi yapmaktadır? Rusya ile yakınlaşan Türkiye'yi PKK/PYD uğruna kaybetmeyi göze mi almaktadır? Bir soru daha, aslında 1990'lardan, Körfez Savaşları'ndan beri ABD bölgede bir Kürt devletini zaten tasarlamakta ise, PKK/PYD bu tasarının neresinde yer almaktadır. Suriye-Irak'ta kaybolan merkezi otorite, Irak'ın kuzeyinde Barzani ile doldurulurken, Fırat'ın doğusundaki Suriye'de PKK/PYD ile mi doldurulacak, buradan bir başka "büyük hayale" mi ulaşılacaktır?
Türkiye'nin planladığını duyurduğu harekat, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı'nın devamı olarak gözükmektedir. Ancak ABD, geriye kalan alanda ne tür bir strateji izleyecektir? Belki PKK/PYD antitesi ABD gözlem noktalarının ardında Türkiye sınırından göreli olarak uzaklaşma taktiğini güdecektir. Ama bu da mevcut sorunlu zemini ortadan kaldırmayacaktır.
Denklem bu aşamada çok bilinmeyenli bir tarzda ele alınmaktadır. Ve önümüzdeki yıllardaki "yeni Ortadoğu" hesaplarını da biçimlendirecektir...

8 Aralık 2018 Cumartesi

"SARI YELEKLİLER", NEO LİBERALİZM, FAŞİZM...

17 Kasım 2018'de Fransa'da akaryakıta %23 oranında zammı protesto ile başlayan ve işçilerin giydiği "sarı yelek"le simgeleşen olaylar, neredeyse Avrupa kıtasını sarmak üzere... 4 Aralık'ta Macron yönetimi, zamla ilgili kararı 6 ay erteleyerek bir nefes almaya çalıştıysa da, 8 Aralık 2018 itibarıyla yapılan gösteri çağrıları sadece Paris ve Fransa'da değil, Belçika ve Hollanda'yı da saran bir ateşe dönüştü.
8 Aralık aslında kendi başına bir milat olarak gözükmektedir. Zira Fransa içinde yaşandığı varsayılan bir ekonomik-siyasal kriz denklemi, ülke dışına çıkarak başka başlıkları ön plana çıkardı. Bu arada Macron hükümeti de bir önceki Hollande hükümeti gibi aynı siyasetin uygulayıcısı ve kurbanı oldu. Bunun adını doğru koyalım: NEO LİBERALİZM VE KÜRESELLEŞME. Aslında bunlarla bağlantılı olan bir başka uluslar üstü olmaya çalışan örgüt te  yol ayrımına geldi. O da hiç kuşkusuz AVRUPA BİRLİĞİ...
Neo liberalizm günümüz itibarıyla çeşitli kılık ve kimliklerde karşımıza çıkabiliyor. 1980'lerde Reagan ve Thatcher gibi muhafazakarlarla, 1990'larda Blair ve Scröder gibi sol, sosyal demokrat siyasal kimliklerle yerkürede kendisini ifade etti. Kimi zaman İslamcı, kimi zaman laik, kimi zaman Katolik ya da anti semitik veya siyonizm etiketi altında belirdi. Deyim yerindeyse inanca ya da dünya görüşüne dayanan siyasetlerin içini kemirdi, siyaseti renksizleştirdi, ekonomik politikaları aynılaştırdı. Ne idi ortak söylemler: Özelleştirme, kamu harcamalarını kısma, sosyal hakları askıya alma, sosyal güvenceyi mezarda emekliliğe dönüştürme, sendikasızlaştırma, her tür demokratik hakkı ülkesine göre az ya da çok kısıtlama, kamuda reform, devlet memurluğunu sulandırma, sözleşmeli personeli kamuda yayma, taşeronlaştırma, iş güvencesini ortadan kaldırma, kıdem tazminatlarını tasfiye etme ve bu satırlara sığamayacak pek .çok başlık, birbiriyle çelişen hatta düşmanlaşan siyasetlerin ortak ekonomik-siyasal amentüsü haline getirildi.
Soğuk Savaş'ın ardından 1990'lardaki küreselleşme olgusu aslında kapitalizmin küreselleşmesi idi. Yerelleşme adı altında ulusal kimlikler yerini etnik-dinsel aidiyetlere, mikro milliyetçiliklere bıraktı. Böyle olunca, özellikle az gelişmiş ülkelerde, sınıfsal siyasetin yerini feodal değerler aldı. AB ise küreselleşmenin sonucu ya da şampiyonluğu denkleminde kendi içinde "uluslar Avrupası" mı, "bölgeler Avrupası" mı ikileminde bir indirgemecliğe mahkum oldu. AB Avrupa kıtası içinde bir ekonomik-siyasal birliği ABD'nin tarihinden kopya ederek, önce konfederal sonra federal bir entegrasyon zemininde hedefler belirlese de, Brexit ile Britanya'yı kaybettiği gibi, henüz Britanya AB'den aytılma eğiliminde değilken, İskoçya'nın Britanya'dan ayrılma referandumuyla muhatap oldu. Hala İspanya'da Katalonya'nın durumu belirsizliğini korurken, İtalya'da siyasal sürecin içinde etkin olan Lombardiya Ligi'nin kuzeyi ayırma ve ayrılma talebi yerinde durmaktadır.
AB içindeki "gümrük birliği", "ortak para birimi", "ortak ekonomik hedefler", ulusal ekonomilerin konumunu güçsüzleştirmekte, bu zeminde Almanya dışında bir yapısal-ekonomik krizden kaçış zor gözükmektedir. AB'yi "büyük Almanya" yapma kuşkusu, bu söylediklerimizi içinden çıkılmaz hale getirmektedir.
Fransa'da yaşananlar, 1789, 1830, 1848, 1871 devrimleri ya da 1968 baharından farklı özellikler taşımaktadır. İçinde farklı siyasal-sosyal gruplar olsa da, özellikle Irkçı Sağ'ın etkisi göz ardı edilmemelidir. Tıpkı Hollanda'da yaşanan gösterilerdeki Irkçı Sağ ağırlığı gibi. Zira yaşanan krizin faturası göçmen ve mültecilere kesilecek bir otoriter dönemin işaretlerini vermektedir. Bununla birlikte gösterilerde Paris banliyölerinden gelen yurttaş, göçmen ya da kaçak Afrika kökenliler, Sol gruplar, LGBT ve homofobikler, "sarı yelekliler" başlığı altında istemeden de olsa Le Penciler!le birlikte sahada hareket etmek durumunda kalmaktadırlar. Ortak bir siyasal program ve örgütlülüğün olmaması, bu devrim dalgasına benzeyen olaylarda, en örgütlü olan Irkçı siyasetin Fransa ve diğer AB ülkelerinde neo liberal küreselleşmeye karşı faşizmi bir seçenek olarak gündeme getirme potansiyeline sahiptir. Yani devrim kısacası çalınabilir.
Fransa ne 6. Cumhuriyet, ne de Sol dalganın eşiğindedir. Devrimin cumhuriyeti, aydınlanma karşıtı bir karşı devrimin istemeden de olsa karargahı haline gelebilir.
Neo liberalizme gerçekten emekçi sınıfların ve demokratik sosyalist/demokratik sol/sosyal demokratların, özgürlükleri genişleten, emek haklarını arttıran, aydınlanmacı, özgürlükçü, sosyal adaletçi, sosyal devleti güçlendiren demokratik, laik, hukuk devletini esas alan seçeneği gelmezse, Avrupa kıtası bir kez daha faşizmin dğnyaya ödettiği bir sürecin coğrafyası olabilir. Neo kolonyalizmi küreselleşme diya allayıp pullayanlar, kendi hatalarını dünyaya ödetmeye çalışıyorlar. O yüzden S.O.S 

19 Temmuz 2018 Perşembe

İSRAİL: ULUS DEVLET SONRASI

Sadece Ortadoğu çalışmalarında değil uluslararası ilişkilerin pek çok alanında da İsrail konusu her zaman dikkat çekmekte, farklı polemiklere neden olmaktadır. 1897 Dünya Siyonizm Kongresi'nden, 1917 Balfour Deklarasyonuna, 29 Kasım 1947 tarihli, 181 sayılı BM Genel Kurulu'nun "taksim planı"ndan, Mayıs 1948'de İsrail'in "bağımsızlık ilanı"na kadar geçen 50 yıl, "ulus inşa süreci", "devlet kurma hazırlığı" olarak, siyaset bilimi ve sosyal bilimler disiplinlerinde her daim dikkat çekmiştir. Zira, "düzenli göçler"le daha Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan Tel Aviv-Yafa yerleşimleri gün gelmiş, bir devletin teritoryal alanını ifade etmiştir. Bununla birlikte Dünya Siyonizm Kongresi'nin düzenlenme koşulları, Osmanlı coğrafyasının dışında, İsviçre'nin Basel kentinde oluşmuştur. Ve Kongre'ye giden takvim, Orta ve Doğu Avrupa'da, Rusya'da artan Yahudi karşıtı politikalar, anti-semitizmin yaygınlaşması, Theodor Herzl'in hem Kongre'deki işlevini ortaya koymuş, hem de Yahudiler'e "ulusal vatan" kurma düşüncesini Batı kamuoylarında meşrulaştırmıştır. Herzl "Yahudi devleti" kitabında, Yahudiler'in yaşadıkları ülkelerde "ikinci sınıf vatandaş" ya da "göçmen", "misafir" konumunda olduklarını, bu yüzden "kendi ulusal vatanları"nda rahat yaşamaları gereğini, kendince zaruretini dile getirmiştir. İşte bu zihniyetin kilometre taşları, 1917'de Kudüs'ün İngilizler'in eline geçmesinin akabinde, İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour'un adıyla yayınlanan deklarasyonda, Kraliyet hükümeti adına Yahudiler'e "ulusal vatan kurma" vaadiyle ete kemiğe bürünmüştür.
İngltere, 2. Dünya Savaşı sonrası, dekolonizasyon sürecinde, sömürgelerinden "dekolonizasyon" politikası zemininde çekilirken, bu kararın uygulanmasından önce, BM Genel Kurulu 181 sayılı kararıyla, "iki devletli çözüm"ü içeren bir "taksim planı"yla, Yahudi devletini garanti altına almıştır. Düzenli göçlerle ve toprak satın almalarla Yahudiler fiilen kendilerine 181 sayılı kararda verilen "toprak çoğunluğu"nu, nüfusta çoğunluk olmamaların karşın elde etmişlerdi. Bu topraklarda Araplar'ın yaşadığı realitesi, 181 sayılı karardaki, nüfusun çoğunluğu ve toprağın azınlığı olmaları zemininde akıllara  gelmişti.
İsrail, İngiliz sömürge idaresi biter bitmez ilan edilirken, Arap ya da Filistin devleti uygulamaya konulamamış, İsrail devleti, Filistin devletsizliğiyle bir ters orantı çizmişti. Bu "tek devletli çözüm" mantığı aslında 2. Dünya Savaşı'nda Yahudiler'e yönelik Holokost'un maddi tazminatını Almanya'dan, toprak tazminatını ise Avrupa'dan değil, Ortadoğu'dan verilmesiyle sonuçlanan bir tarihsel vicdan muhakemesinin Avrupa'daki yansımasıydı. Halbuki bu bir başka drama, Filistinli Araplar'ın devletsizliği, mülteci konumuna dönüşmeleri ve ekonomik-sosyal felaketleriyle örülen bir başka tarihe mal olmuştu.
İsrail'in bölgedeki varlığı tarihsel olarak bu topraklarda kurulan Yahudi krallıkları, ondan önceleri Hz. Musa'nın Mısır'dan Kudüs'e göçü ve Tanrı'nın vaat ettiği topraklar yüzeyinde açıklanmıştır. Kudüs'te tek tanrılı dinlerin "ilk tapınağı" Hz. Süleyman mabedinin inşası, Hristiyanlar açısından Hz.İsa'nın mirası, Müslümanlar için "ilk kıble" Mescid-i Aksa ve Miraç gecesi derken, "corpus seperatum" olarak BM tarafından ilan edilen "eski şehrin" konumu bile çok tartışmalı olmuştur.
1948-49 Arap-İsrail savaşı İsrail ve Filistin arasında geçmemiştir. Bus savaşta Batı Şeria Ürdün, Gazze ise Mısır tarafından ele geçirilmiş, 1967 ve 1973 savaşlarında, anılan yerlerle birlikte, Golan Tepeleri de İsrail tarafından işgal edilmiş, bu işgal BM GK'nın 1967 tarihli 242 sayılı kararıyla tescillenmiştir. Ne var ki İsrail ABD desteği ve kendi askeri üstünlüğüne güvenerek, işgallerle kendi hukukunu oluşturmuştur.
1993 Oslo süreciyle, İsrail-Filistin Özerk Yönetimi barışına giden yolda, 1958'de El Fetih'in, 1964'de El Fetih'in en büyük bileşeni olduğu FKÖ'nün kurulmasıyla Arap rejimlerinin pek te benimsemediği temelde Filistin'in adı konmuştur. Gelgelelim 1993, 1987 1. İntifada'nın bir sonucu gibi görülse de, 2000'deki "2. İntifada", bu sürecin budanmasına, Filistin Otoritesi içerisinde Hamas'ın güçlenmesine, sonunda 2007'de Hamas'ın Gazze'de tek taraflı yeni rejimiyle Filistin'in bölünmesine engel olamamıştır.
Bugün gelinen noktada çok önemli soru işaretleri vardır. Öncelikle İsrail parlamentosu Knesset'te kabul edilen "ulus-devlet yasası", Fransız devriminden itibaren yurttaşlık temelli, sosyolojik ulus tabanına dayanan liberal milliyetçilik kuramından tamamen farklıdır. Zira bu yasa, etnik-din temelinde ayrımcı bir yurttaş tanımı yapmakta, resmi dil konusunda bile geriye giderek, Arapça'yı yok saymaktadır. Peki İsrail bu yasayla "din devleti" mi olmaktadır? Yanıtı karmaşıktır çünkü İsrail zaten laik bir devlet değildir, ancak etnik-dinsel kimliğin beraber sayılması, yurttaşlığı bir ayrıcalık haline getirmektedir. Araplar'ın 2 milyona yaklaşan varlığı, hukuksal statünün dışına çıkartılmaktadır. Müzakerelerde bile her bir konuyu Tevrat'a dayandırarak, sözgelimi "Kudüs'ün statüsü" masaya  bile getrilemez tavrı, iç ve dış politikasının çerçevesini ortaya koymaktadır. Trump'ın ABD Başkanı olarak göreve gelmesinden sonra İsrail başbakanı Netenyahu (Bibi)nin eli rahatlamış, geçen Mayıs'ta ABD Büyükelçiliği'nin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınması kararıyla, kapsamlı çözüm olmadan, fiili işgalin "tek devletli çözüm"e bağlanmasına vesile olmuştur.
Burada klasik ulus-devlet kuramındaki "kendi kaderini tayin hakkı" bile alt üst edilerek, ülkenin sadece belli yurttşlarına "irade hakkı" verilmektedir. İlgili madde şöyle aktarılmaktadır. "Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."  https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilde-yahudi-ulus-devlet-yasasi-kabul-edildi/1208156
Bildiğimiz vatan ve ulus kavramları bu kapsamda yer değiştirmiş, İsrail ülke içindeki ve dışındaki Yahudiler'in "tek devleti" olarak ilan edilirken, kendi yurttaşı olan Araplar'ı, kademeli bir yurttaşık konumunda ele alan bir ülke olarak değerlendirilmiştir. İlginç olan bir başka konu da, İsrail'in "yazılı bir anayasası"nın olmamasıdır. Dolayısıyla bu yasal değişiklik "anayasal zeminde" bir temel yasa olarak ele alındığı takdirde, Batı tipi ulus-devletle ilgisiz bir amorf yapı oluşmaktadır. 
Yerkürenin herhangi bir coğrafyasında yaşayan Yahudi kökenli bir kişi başvurduğu takidirde "doğal İsrail yurttaşı" olurken, İsrail devletinin varlığında, Holokost sonrası "ayakta kalma" ve İsrail devletine yönelik herhangi bir tehdit "bir daha asla" refleksiyle ele alınmaktadır. Sefarad ya da Aşkenaz olsa da, Ladino ya da Yidiş konuşsa da, Tevrat'ın dili İbranice'de birleşen, esmer tenli ya da sarı saçlı-mavi gözlü insanların, "Yahudi kimliğinde" oluşturdukları veya oluşturmalarına zemin hazırladıkları İsrail devleti, gerçekten bir ulus devlet mi, ırk devleti mi, din devleti mi yoksa kendine özgün bir yapı mıdır? Ancak bu ayrım/ayrımcı rejim anlayışı ne Yahudiler'e ne Araplar'a ne de insanlığa yaramaktadır. Muhafazakar siyasetin küresel ittifakı yerküre üzerinde potansiyel şiddeti daha da beslemektedir.  

28 Haziran 2018 Perşembe

NEDEN İCRACI CUMHURBAŞKANLIĞI?

16 Nisan 2017 referandumuyla birlikte kabul edilen ve 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimiyle yürürlüğe giren “icracı Cumhurbaşkanlığı” adı verilen sistemle, Türkiye, siyaseten yeni bir döneme girdi.  1876’da Kanun-i Esasi’den beri “anayasalı” sistemlerimizde, sırasıyla 1. Meşrutiyet (1876) ve 2. Meşrutiyet (1908) ile aşamalar kaydedilmiş, Atatürk’ün kurduğu  Türkiye  Cumhuriyeti ile beraber (1923) ise, ulusal egemenliğe dayalı bir rejim kendisini ifade etmiştir. 1. TBMM’de Kanun-i Esasi tamamen lağvedilmese de, Teşkilat-ı Esasi ile, Cumhuriyet’e giden yolda, önemli dönüşümler yaşanmıştır. Teşkilat-ı Esasi’deki değişiklik ile Cumhuriyet kurulmuştur. İlk mecliste “kuvvetler birliği”ne dayanan, meclis hükümeti sistemi benimsenirken, Atatürk, hem TBMM’nin, hem de yürütmenin başı olmuştur. Ancak zamanla artan gereksinimler doğrultusunda, ayrı bir “icra vekilleri heyeti” yani hükümet ihdas edilmiş, sonra da “Başvekil” yürütmede ön plana geçmiştir. Her bir vekil yani Bakan’ın TBMM tarafından ayrı ayrı seçilmesi, uyumlu hükümet çıkmamasını ortaya koyarken, Atatürk Cumhuriyet’e giden yolda, hükümet bunalımından faydalanarak, Fethi Okyar’ı Başbakanlıktan istifa ettirmiş, “kabine sistemi” ihtiyacını Cumhuriyet’in kuruluşuna hukuki zemin olarak gündeme getirmiş ve başarmıştır. İsmet Paşa da Cumhuriyet’in ilk Başbakanı olmuş, kabinesini belirlemiş ve meclisten güven oyu almıştır.
Cumhuriyet ile birlikte, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları tarihsel aşamalarda yürürlüğe girmiştir. Osmanlı döneminde de Vezir-i azam ya da Sadrazam, bugünkü Başbakan’a yakın görevler ifa etmişlerdir. Türk siyasal yaşamında, Osmanlı dahil pek çok dönemde Başbakan varken, Temmuz 2018’deki yemin töreninden sonra, “Başbakanlık” makamı sadece Cumhuriyet’ten değil, tarihimizden de siliniyor. Bu, ayrı bir tartışma konusu.
1924 anayasası, Teşkilat-ı Esasi kadar olmasa da, “kuvvetler birliği”ne yatkın, bununla birlikte TBMM’yi merkeze alan bir sistem inşa etmiş, “anayasal yargı”, “Cumhurbaşkanı’na veto hakkı” ve hatta “Cumhurbaşkanı’na TBMM’yi fesih hakkı” tanımamıştır. Zannederim anımsatmaya gerek yok, Cumhurbaşkanı Atatürk’tür. 1924 anayasasının en büyük talihsizliği, sadece “tek parti dönemi”nde değil, “çok partili dönem”de de uygulanmasıdır. 14 Mayıs 1950’de İsmet Paşa’nın seçim mağlubiyeti, kendisinin en büyük zaferi olmuş; siyasal iktidar kansız, kavgasız, serbest seçimle ve entrikasız el değiştirmiş ve CHP iktidarı DP’ye devretmiştir. CHP, yeni döneme girmeden 1924 anayasasını değiştirmediği gibi, yeni bir seçim kanunu ve yeni bir siyasal partiler yasası da çıkarmamıştır. Bunun sonucunda, CHP’ye yarayacağı düşünülen anayasal-yasal zemin DP’ye yaramış, “anayasal yargı” olmadığından, DP, çıkardığı yasalarla anayasayı değiştirici güçte kodifikasyon yapmış ve seçim yasasındaki çoğunluk sistemiyle parlamentoda olağanüstü aritmetik üstünlük sağlamıştır. Başbakan Menderes’in “siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” gibi maksadını aşan sözlerinde, hem bu çarpıtılmış çoğunluğun verdiği güç zehirlenmesi, hem de kendi parti grubuna nüfuz edebilme gayreti vardır. Bayar-Menderes ikilisi bu yüzeyde 27 Mayıs’a giden yolda sorunlar yaşarken ve askeri müdahale, “Yassıada mahkemeleri”, “doğal yargıç ilkesine uymama” ve “siyasal idamlarla” tarihe geçerken, paradoksal olarak, anayasa tarihimizin en özgürlükçü anayasasını getirmiştir. İlginçtir, “2. Cumhuriyet” sözü ilk kez o dönemde kullanılmıştır. 1961 anayasası, “kuvvetler ayrılığı”, “anayasal yargı”, “temel hak ve özgürlükler”, “sendikal özgürlükler”, “basın özgürlüğü”, “özerk üniversite”, “akademik özgürlükler”, “nispi seçim sistemi”, ve 1876’dan sonra ilk kez “Meclis-i Ayan” yerine “Senato” kurdurarak, önemli siyasal-toplumsal gelişmelerin önünü açmıştır. “Sosyal devlet” ve “hukuk devleti”, anayasal vazgeçilmezler arasına girmiştir. Ne var ki, J. J. Rousseau tarzı bir anlayışla, Türk Sağı, 1950’lerden beri “mutlak çoğunluk” ve “genel irade” kavramını “milli irade” adıyla “millileştirerek”, 1961 anayasasına muhalefet etmiştir. İlginç bir çelişki ile, 1961, DP’nin devamı AP iktidarı döneminde 1965 sonrası hem uygulanmış, hem de manipüle edilmiştir. 1961 aynı zamanda “planlı kalkınma” ve DPT’yi sosyo-ekonomik yaşamımıza getirmiştir.  AP’liler “plan değil pilav istiyoruz” diyerek, bu zemini istismar etmiştir.
12 Mart döneminde “reform” adı altında asker vesayetindeki meclis tarafından budanan anayasa, 1982’deki askeri darbeyle tamamen yürürlükten kaldırıldı. 1982 anayasası, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayarak, anayasa kavramını “amayasa” olarak değiştirdi. Her bir özgürlük “ama” bağlacıyla nötralize edildi. Sendikal özgürlükler, akademik özgürlükler, basın ve ifade özgürlüğü kısıtlandı. Senato kaldırıldı. Yüzde 10 seçim barajıyla seçmen iradesinin meclise yansıması engellendi, “yürütme” güçlendirilmeye çalışıldı. Yürütmenin ön plana çıktığı çerçevede, Cumhurbaşkanı, sadece devletin değil, yürütmenin de başı oldu ve geniş atama yetkileri kazandı. Sonraki yıllarda General Evren, Başkanlık ve yarı Başkanlık özlemleriyle anayasayı hazırladıklarını itiraf etti. En büyük garabet de, yürütme organı olan  hükümetin başı ile yürütmenin başının ayrılmasıydı. 1980’den sonra, Evren-Özal-Demirel, farklı dönemlerde “Başkanlık” sistemini savundular. Parlamenter teamüller ve güçlü parti liderleri Başbakan olarak garabeti geri planda bıraksa da, Özal, Cumhurbaşkanlığı sürecinde TBMM, hükümete ve kendi partisine nüfuz etmeye çalıştı. Üstelik Başkanlık yanında federasyonun da tartışılmasını istedi. Demirel ise, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, “arkama bakmam” dedi. Hem Özal’ın ANAP’ı, hem de Demirel’in DYP’si, kendilerinden sonra dağıldı.
AKP’de ise, Erdoğan’ın 11 yıllık Başbakanlığından sonra, 2007’deki anayasa değişikliği ile, 2014’te halk oyuyla Cumhurbaşkanı seçilmesi sağlandı. Bu değişiklik, Cumhuriyet mitinglerinin yarattığı gerçeklik algısını yitirme ve metropol meydanlarına inen milyonların sandıkta muhafazakar çoğunluğa karşı yenildiği Cumhurbaşkanı krizi çerçevesindeki seçimler ve referandumla yaşama geçti. 2014’te  Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan,  “Başkanlık sistemi” konusunda ısrar ettiyse de, bu konu,  2015’teki “iki genel seçim” ve 15 Temmuz 2016’daki FETÖ’cü darbe girişimi sonrası, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 2016 sonbaharındaki “referandum önerisi” ile gündeme gelebildi. Nitekim 16 Nisan 2017’de “tartışmalı bir referandum”la kabul edilen yeni sistem, 2019’da yürürlüğe girmesi beklenirken, yine Bahçeli’nin sürpriz önerisi ile 24 Haziran 2018’de yaşama geçirecek bir aşamaya geldi. 2002’deki “beklenmeyen erken seçim”in mimarı Bahçeli, 24 Haziran seçimleriyle, “bir daha koalisyon olmayacak” gerekçesiyle getirilen, “icracı Cumhurbaşkanlığı”nın ilk koalisyon ortağı oldu. Zira AKP, TBMM’deki salt çoğunluğu yani tek başına yasa çıkarma gücünü kaybetti. Halbuki hesap, yasama-yürütme-yargı’da tek bir siyasi çoğunluğun tezahür etmesiydi.
Bununla birlikte, yeni sistemde, TBMM’nin hükümete “güvenoyu” ve “güvensizlik oyu” verme  yetkisi elinden alınmış bulunmaktadır. Başkanlık sistemlerinde ABD aslında temel esin kaynağıdır. Kuvvetler ayrılığı çerçevesinde, her ne kadar, eyalet yani “state”lerden seçilen delegeler ABD Başkanı’nı seçiyor ise de, bu delegelerin tek seferlik oy hakkı vardır. Başka bir Başkan adayına oy verirlerse de “para cezası” ödemektedirler ki, teamüllerde bu yer almamaktadır.  İki kanatlı ABD Parlamentosu yani Kongresi’nde her bir Bakan’ın Senato tarafından onaylanması gerekmektedir. Sadece Bakanlar değil, Başkan’ın ulusal güvenlik danışmanı, Genelkurmay Başkanı, Merkez Bankası Başkanı,  Büyükelçiler, CIA Başkanı, FBI Başkanı ve pek çok üst düzey bürokratik ve diplomatik atama, Senato’nun genel onayı, bazı durumlarda da, Senato’daki “komite onayları”na bağlıdır. ABD Senatosu’nda her bir state (eyalet demiyorum, çünkü her bir state, yasama-yürütme-yargı yetkisine sahiptir, adı da Amerika Birleşik Eyaletleri değil Devletleri’dir), nüfusuna bakılmaksızın 2 Senatör gönderir.  State’lere verilen yetkiler, federal kurumlarda toplanır, ABD Başkanı, şahsında ABD’nin birliğini temsil eder, federal kurumlar da bunu pekiştirir. ABD Kongresi’nin yürütme ve bürokrasi-diplomasi üzerinde çok etkili denetim mekanizmaları vardır, devlet görevlilerini basın karşısında sorguya çekerler.
ABD Başkanı partilidir, ama parti başkanı değildir. Bir yasal engel olmasa da, ABD Başkanları parti liderliği yapmazlar, Trump dışarıdan gelmiştir ama önceki ABD Başkanları genelde “eyalet valisi” diye çevrilen “governor” ya da “Senatör”lükten gelmekte idiler. ABD siyasal sisteminde, partilerin “grup disiplini” ve “grup kararları” yoktur.  Her bir parlamenter “fund raising” yani “fon toplama” ve “recruiting primary voter” yani “seçmen kaydetme” becerisine sahip olmak durumundadır. Seçilmeleri buna bağlıdır. Dolayısıyla, parti içi seçimlerden süzülerek gelen vekiller, parti yönetimin vesayeti altında değildir. Zaten şu anda ABD’deki Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti’nin genel başkanlarının adı da bilinmemektedir. Resmi adları da “genel koordinatör”dür ve makamın temsili bir durumu vardır.  Bu bağlamda, parti etkisinden ziyade “lobi”lerin finansal gücü ele alınmalıdır, bu da ayrı bir tartışma konusudur.
Türkiye’de ifade edilen icracı Cumhurbaşkanlığı sistemi, “tek meclisli”, “parti grup disiplini ve lider otoritesi”nin hakim olduğu, “Başkanlık kararnameleri” (ABD’de de var) ile Cumhurbaşkanı’na olanak sağlandığı, bütçe yetkisinin verildiği (ABD’de Kongre’nin müdahale yetkileri fazla), Cumhurbaşkanı’nın geniş atama yetkisinin meclis onayından muaf olduğu bir çerçevededir. Üstelik Cumhurbaşkanlığı zemininde 9 ayrı daire kurdurularak, bir nevi “seçimsiz bir mini Senato” ortaya konulmaktadır. Komplike devlet yönetiminde, Cumhurbaşkanlığı siyasal bir vesayet makamı zeminine gelirken, yeni tahliye olan bay Mehmet Altan, diline doladığı “askeri vesayet”ten sonra, bu konuda bir şeyler söyleyecek midir?
Son söz olarak, 1958 5. Cumhuriyet anayasasında Fransa’da da meclise simgesel yetkiler verilmiş, zamanla meclise yeniden birtakım yetkiler iade edilmiştir. İlk bakışta bu sistem sadece Erdoğan için avantajlı gözükse de, artık sonraki dönemlerde “partisiz”, 100 bin imza toplayabilen, parası olan, popüler, “alfa liderler” siyasal yaşamımızda belirebilir. İşte asıl sürpriz o zaman beklenmelidir. Biraz günü bırakıp, geleceği çözümlemek gerekmektedir.
Dr. Deniz TANSİ