12 Şubat 2016 Cuma

SURİYE’DEKİ “İKİZ YAPILANMA”

http://politikaakademisi.org/2016/02/11/suriyedeki-ikiz-yapilanma/

Ortadoğu’daki baş döndürücü gelişmeler, Suriye-Irak hattında, Doğu Akdeniz’den Basra havzasına ulaşan bir alanda; Araplar’a “devletsiz”, Kürtler’e “çok devletli”, diğer unsurlara da “belirsiz” bir ortam yaratmakta ve bölgede yeni dengeler her an değişmektedir. Eylül 2015’ten itibaren Rusya’nın Suriye’deki konumunu kalıcı hale getirmesiyle, ülke içinde, Şam-Lazkiye zeminindeki BAAS yapılanması, Suriye’nin kuzeyinde oluşan PYD ve silahlı kolu YPG’nin domine ettiği kantonal yapılanmalarla fiilen işbirliğine girdi. Esad, Suriye’de 5 yıldan beri süren kaotik zeminde, daha sürecin başında kuzeyi fiilen PYD’ye bırakmış ve Şam-Lazkiye çevresini korumayı tercih etmiştir. 2008 Ağustos’unda Rusya-Gürcistan arasında süren Kafkas Savaşı sırasında yeniden faal hale gelmesine izin verilen ve SSCB döneminde etkin olan Lazkiye yakınlarındaki Tartus deniz üssü anımsanırsa, demek istediğimiz daha iyi anlaşılabilir.
Baba ve oğul Esad döneminde yurttaş olmalarına bile izin verilmeyen Suriye Kürtleri’nin, bölgedeki kaosun ardından aktif bir aktör haline gelmesi sürpriz değildir. Daha önceleri Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi (SKUK) çerçevesinde Barzani’nin bizzat vesayet almaya çalıştığı Suriye Kürt hareketi, PYD’nin farklı bir antite kurmasıyla, pazarlıklarda önemli bir konuma gelmiştir.
Türkiye açısından işin en sorunlu noktası, sadece Rusya’yla değil, ABD ile de PYD konusunda çelişen bir zeminde olunmasıdır. Suriye ve bölgeye yönelik dış müdahaleler, hep “IŞİD’e karşı olma” argümanıyla meşrulaştırılmaktadır. Rusya’nın varlığı, Esad’ın Batı tarafından “kerhen” tercih edilmesi ve PYD’nin militan gücü ve eylemleri ve kurduğu fiili siyasi varlık, hep bu gerekçeyle zemin kazanmaktadır. Oysa ülkemizde, PKK terör örgütünün “ikiz yapılanması” PYD’dir. İki seçim arası dönemde, Temmuz 2015’ten itibaren, PKK terör örgütünün KCK yapılanması aracılığıyla “özyönetim” başlığında başlatılan terör eylemleri bir rastlantı değildir. Bunun nedenlerini sadece iç siyasal gelişmelerde değil, bölgesel konjonktürel değişimlerde de aramak gerekmektedir. Bu çerçevede, Şubat 2015 “Dolmabahçe mutabakatı”na kadar süren “çözüm süreci” ve “Başkanlık-özerklik” yüzeyindeki anayasa değişikliği pazarlıkları gündeme getirilebilir. Hatta PYD lideri Salih Müslim’in yakın zamana kadar Ankara’nın gediklisi olduğu da anımsatılabilir. Konu, İmralı adasında bürokratik yetkililerle terör örgütü başı Öcalan’ın diyalogları ve Oslo’da gerçekleştirildiği iddia edilen görüşmeler bağlamında da ele alınabilir.
Ancak koşullar, PYD antitesi ve PKK terör örgütü arasındaki ilişkileri, Türkiye’nin kendi içinde ve bölgedeki siyasaları açısından keskin bir viraja yuvarlamıştır. Bir yandan “terörle müzakere” savlarından “terörle mücadele” konseptine yeniden dönülürken, öte yandan, terör örgütünün sivil yerleşimlerin içindeki varlığı, bu zeminde mücadele sırasında sivillerin zarar görmesi, yaşamlarını kaybetmeleri, maddi hasarlar ve başka tartışmaları kamuoyunda canlı tutmuştur. Türkiye, elbette terörle mücadele edecektir. Bunu gerçekleştirirken, ne kadar zor olursa olsun, terörist-sivil arasındaki ayrımı yapacak ve hukuk devleti ve insan hakları çerçevesinde bu görevini yerine getirecektir. Terör örgütü, kendince “sivil kalkışma” olarak dünya kamuoyuna ilan etmeye çalıştığı eylemlilik sürecinde, özellikle sivillerin gördüğü her tür zararı kendi görüşlerini meşrulaştırmak için kullanmakta ve “ikiz yapılanması” PYD’nin, Rusya ve ABD tarafından da olumlu karşılanan varlığını, deyim yerindeyse bu ülkelere sırtını yaslamak için kullanmaktadır.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ya PYD, ya da bizi seçin” çıkışına, PYD’nin silahlı yapılanması YPG’yi terörist görmediği değerlendirmesini dile getirdiği üst üste açıklamaları, Türkiye için, çetin koşulların varlığını daha da sorunlu hale getirmektedir. Bkz: 1. Açıklama:http://www.radikal.com.tr/dunya/abd-disisleri-bakanligi-sozcusu-kirby-pydyi-terorist-orgut-olarak-gormuyoruz-1507473/?-disisleri-bakanligi-sozcusu-kirby-ypgyi-terorist-orgut-olarak-gormuyoruz-1507473&, 2. Açıklama: http://www.dha.com.tr/-abdden-bir-pyd-aciklamasi-daha_1133546.html. Bu zeminde, “içimizdeki Suriye”nin de etkisiyle, Türk kamuoyunda PYD ve IŞİD konusunda, diğer alanlardaki kutuplaşmanın da etkisiyle ayrılan cepheler, yaşanılan değişimin farkına varamamanın ve bölgedeki kaosun çığ gibi üzerimize yuvarlanma tehlikesini görememenin verdiği bir durumu işaret etmektedir.
“IŞİD’in misyonu bitmiş midir” sorusu içinse biraz daha beklemek söz konusudur. Rusya’nın öncülüğünde Suriye Ordusu’nun Halep’e ilerleyen operasyonları, BAAS bölgesi ve PYD arasındaki “Yeni Suriye”nin ipuçlarını vermektedir. Belki de bundan sonra yeni bir federasyon gündeme gelecektir. IŞİD’e ise, Büyük Suriye Çölü kalmış gibi gözükmektedir. Ancak IŞİD terörünün siyasal varlığı, Irak’taki Diyala eyelatine kadar uzanan bir derinliği halen korumaktadır. Musul’a yönelik olası bir Batı operasyonu olmazsa, Rusya bu noktada “rol kapma” yarışına girer mi? Şimdilik erken bir soru ve yanıtı oldukça zor… Libya’dan Afganistan’a yerkürede yaşanan “stratejik boşluk”ta yapılanan IŞİD, uzun vadeli bir varlık gösterme potansiyeline, bugünkü olanaklarına karşın sahip değildir. Üstelik artık Rusya da bölgede somut olarak vardır ve belirleyici bir küresel aktördür. ABD ise, sadece Türkiye ile değil, Barzani ile de ortak bir parantezde hareket etmektedir. Türkiye’deki siyasal iktidar ile Barzani sıkı birer müttefik olsalar da, PYD konusunda, Türkiye ve Barzani’nin ortak bir tedirginliği vardır. Bununla birlikte, Barzani, Kobani olayları sırasında PYD ile aradaki hendekleri kapatmak durumunda kalmıştır.
Bölgedeki kaotik değişimde hızla yalnızlaşan iki ABD müttefiki, Doğu Akdeniz’de ilişkileri yeniden tesis etmeye hazırlanmaktadır. İsrail’le yaşanan Mavi Marmara gerilimi, ardından Türkiye’nin 2011 Palmer Raporu’ndan sonra sunduğu koşullar, 2013’de Obama’nın İsrail gezisi sırasında İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “özür” koşulunu yerine getirmesi ve normalleşme açısından tazminat ve abluka maddelerinin tamamlamasını beklemektedir. 9 Şubat’ta Erdoğan’ın kabul ettiği ABD’deki Yahudi lobisinin üst düzey temsilcileri (http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/38770/turk-musevi-cemaati-lideri-ibrahimzadeh-cumhurbaskanligi-kulliyesinde.html) ve 10 Şubat’ta İsviçre’de görüşmesi beklenen Türk-İsrail heyetleri (http://www.haaretz.com/israel-news/.premium-1.702317), bölgedeki değişimin her iki ülke yönetimleri tarafından da görüldüğünü işaret etmektedir. Doğu Akdeniz’den Ortadoğu içlerine dayanan Rusya vesayetindeki BAAS-İran-Hizbullah üçgeni, iki ülkede de endişe yaratmış, dahası İsrail doğalgazının Batı piyasalarına ulaştırılmasında da Türkiye kilit ülke haline gelmiştir. Bölgede Kürt politikasına 1950’lerden beri destek veren İsrail’in, PYD’ye ise çok sempatik baktığını söylemek zordur; üstelik yıkılmasını kısa vadede olumlu bakmasa da, eli güçlenen bir Esad’dan hoşnut olmayacağı da açıktır.
Kısacası, Suriye’de PKK terör örgütünün “ikiz yapılanması”, ülkemiz ve bölge açısından yeni bir kaos zincirini tetikleme potansiyelini içinde barındırmaktadır.

25 Ocak 2016 Pazartesi

2019'DA SIRADAN BİR GÜN...

2019'a girerken, yine sokaklarda kaos ve eğlence vardı. Ne çabuk ta geçmişti zaman. Siyasal iktidar, geçen yıllar içinde, yine "paralel" bir "öteki" bulmuş, HDP ise yaşananlara rağmen, 2019'da 4. bir sandık konulduğu takdirde, başkanlık-özerklik satrancı nerede sonuçlanır diye merak eder olmuştu. MHP, 2018'deki "olağan" kurultayında, yine "devlet"in başına Devlet gelecek dese de, barajın neresinde yer alırız diye egzersiz yapıyordu. Ana muhalefet ise, 2019'a ancak yetiştirebildiği kurultay takvimini, bu sefer seçim öncesi gerçekleştiriyor, kongrelerde yine "demokrasi" kazanıyor, parti "umudu örgütlüyor", kadınlar ve gençlerin listelerde ne kadar ağırlıklı yer aldığı konuşuluyordu. Mahalle delege seçimlerinden, ilçe ve il kongrelerine, oradan da kurultaya dek, sosyal medya hesaplarından, "demokrasi şölenleri" paylaşılıyor, kazanan ekip sevinçten şampanya patlatıyor, kaybeden ekip kederden efkar dağıtıyordu.
Bu arada olsun, "eğitim-öğretim birliği" artık resmen de tarih oluyor, içimizdeki Suriye büyüyor, zengin daha zengin oluyordu, ancak halk "bizi" anlamıyor, siyasal iktidar, yeni bir yerel seçim, cumhurbaşkanlığı (belki de başkanlık) ve genel seçim zaferine hazırlanıyordu. Ne var ki önemli olan, bizi anlamayan halkın "umudunu örgütlemek", erken seçim olmadığı takdirde "ön seçime hazırlanmak" ve kurultay öncesindeki geceyarısı, bir günde partili olup, genel başkan yardımcısı olmaktı. Niye, çünkü bu halk "vasat"tı, anlamazdı, ama niye bize oy vermiyorlardı???
2019 kayıp olabilirdi, fakat sırada 2023 vardı. Mahallelerden başlayarak, ilçe, il ve kurultay takvimi, 2022'de toplanabilir, 2023'de belki, 100. yılında, devleti kuran yapı, kurucusunun resimlerinden rahatsız olan yöneticiler de olsa, iktidar olabilirdi. Bu arada, 2027'yi de unutmamak lazım. 2023'deki olası kayıp, 2027'de telafi edilebilirdi.
2016-2019 arasında bir sorun yaşanmış mıydı? Zaman zaman bazı yöneticiler, parti içi zaferlerin sarhoşluğuyla, iktidarın kazanıldığını düşünmüşlerdi, ki neyse yerel iktidarlar vardı. Sonuçta her şey o kadar da kötü değildi.
Arada hafıza kaybı olduğu için unutmuşum, Suriye'de neler olmuştu? Esad hala sarayda mıydı? Yoksa Rusya vesayetinde Doğu Akdeniz-Kuzey Suriye hattında bir federasyon mu kurulmuştu? Çöl, IŞİD'e mi kalmıştı? O da ne? IŞİD arama kayıtlarında, 2019'da yok mu? Herhalde, kullanım müddeti bitmişti. Barzani'nin devleti sağlamdı, zaten iktidar partisinin yıllar öncesindeki büyük kongresinde, kendisiyle "Türkiye gurur duymuştu". İran mı, o çoktan küresel sisteme girmişti, ABD'yle işler ekonomik bağlamda da bir hayli ilerlemiş, Suudi Arabistan ise yeni hamleler yaratmak durumunda kalmıştı. Ancak ne ABD ne de Rusya savaş istemiyordu. Zannederim 2019'un çok öncesi, İsrail'e elçi gönderdik, doğal gaz anlaşmaları da yürürlüğe girmiş olması lazım. Şimdi de neo-liberaller bölündü. Kimi iktidar partisinde, kimi ana muhalefette, kimi diğer muhalefet partilerinde kaldı; bir bölümü de rejim muhalifi rolü oynuyor. ABD'den üst düzey misafirler gelince de çok seviniyor, kendilerinin kurtarılacağını bekliyorlar. Terör maalesef yine vuruyor, her seferinde teröre kesin darbe indiriliyor?
Neyse 2016'dayız, daha "umudu örgütlemek", Sol'dan neo-liberalizme, oradan İslamcılık'a kadar, epey bir yolumuz var.
Atatürk, Cumhuriyet, Aydınlanma, Sosyal Demokrasi/Demokratik Sol mu?
Arama kayıtlarında rekor kırsa da, nedense hala çok fazla gündeme gelmiyor?    
Ancak iş işten de her gün geçmeden duramıyor....

11 Ocak 2016 Pazartesi

MERKEZİ YENİDEN İNŞA ETMEK...

Türkiye'de siyaset, her geçen gün, sinirleri bozan, çözüm üretemeyen, kutuplaşmaya dayanan ve içine düştüğü kısır döngüyü aşamayan bir görüntü çizmektedir. Parlamentoda yer alan siyasal partiler, büyük oranda oyları konsolide etmelerine karşın, halen siyaset meclis duvarlarına sığmamakta, 13 yılı aşan ve oylarıyla konumunu pekiştiren siyasal iktidar da, bir türlü istikrar algısı oluşturamamaktadır. Dış politikada yaşanan başarısızlık, ekonomide artık günlük yaşama yansıyan toplumsal rahatsızlık, terörle mücadele ve müzakere arasındaki zikzaklar, insani anlamdaki sorunlar; çok karamsar bir tablo yaratmakta, ancak tüm bunlara karşın siyasal anlamda, iktidara karşı bir ağırlık merkezi, gerçekten yeni bir seçenek ortaya konulamamaktadır. Zaten sorunun başladığı yer de budur.
Yasama organı, bir bakıma Lübnan parlamentosuna benzer, bir kimlik temsili platformuna benzetilmeye çalışılmaktadır. Ülkenin "ana akım" siyasetinde, hangi siyasal yapılar göze çarpmaktadır? Sadece CHP mi? Yoksa CHP, var olan siyasal spektrumda, her seçimde, muhafazakar, milliyetçi çoğunluğa kaybetmeye mahkum bir siyasal organizasyona mı dönüştürülmek istenmektedir? Yaşam tarzı kaygısının ötesinde, son yıllarda etnik ve İslamcı siyasetten yapılan transferler, oy getirmediği gibi, "evdeki bulgurdan olma" gibi bir riski de barındırmaktadır. MHP, iktidar partisiyle beraber paylaştığı Sağ monoblok seçmen kitlesinde, iktidar partisine benzeyerek, bir "çıkış umudu" yakalamaya çalışsa da, siyasal açıdan neredeyse bir "var oluş sorunu"nu sergilemektedir. HDP ise, etnik ve teröre prim veren siyasetiyle, sorunlara çözüm getirmekten çok uzaktadır.
Siyasal anlamda iktidar-muhalefet dengesi ve iktidarların değişebilirlik skalasıyla ilgili, şimdiye kadar kesin bir formül üretilememiştir. Ne var ki, söz konusu rekabetin gerçekleştiği alan, siyaset sosyolojisinde, hangi sorularla açıklanabilir? "Ana akım", toplumun siyasal kültür ve değerlerini, devletin siyasal devamlılığını ifade eden bir "ortalama çoğunluğu" mu dile getirmektedir? Bu zeminde, İslamcı bir siyaset dilinin, günlük yaşamdan, kültürel hayata, oradan siyasal alana dek kapsayıcı hale geldiği bir zeminde, siyasal iktidar dışındaki partiler, "hepsi" ya da "ötekiler" seçeneği ile mi tanımlanacaktır?
İktidar olabilmek ya da en azından siyasal konumu korumak adına, iktidara benzeşmek gayreti, gün geçtikçe hegemon olmaya çalışan siyasete teslim olmak anlamına mı gelecektir? Gelgelelim, siyasal iktidar, Gramsci'nin anlatmaya çalıştığı çerçevede, bir "tarihsel blok" oluşturmaktan uzaktır. Göstergeler üzerinden yapılan ve medyayı da kendi kullanımı tekeline altına alan anlayış; egemen sınıf ilişkileri zemininde, "saf" bir sınıfsal-kültürel yapıyı inşa edememekte, siyasal-toplumsal kodlarını yerleştirememektedir. Zira, hegemon bir sınıfın kuracağı üst yapı ilişkileri, hem tarihsel, hem iktisadi, hem de küreseldir. Tüm bu bileşkelerden ortaya çıkan sonuç, ne kadar oy alırsa ve ne kadar iktidarını uzatırsa uzatsın, siyasal iktidarda geçerli olan "çatışmacı" kültür, hem Türk siyasal yaşamının geleneklerine uymakta, hem de özgün bir siyaset inşası olanağı sağlamamaktadır.
Bu bağlamda, otoriter ve çatışmacı kültürle, imparatorluktan Cumhuriyet'e uzanan siyasal gelenek, 21. yüzyılda demokratik bir seçeneği yaratamamak gibi bir durumla karşı karşıyadır.
Sonuçta ülkenin geldiği nokta, orta gelir tuzağını aşamayan, yüksek teknoloji üretemeyen, eğitimi gün geçtikçe nitelik kaybeden, "ara eleman" yetiştiren bir manzarayı resmetmektedir.    
Türkiye'nin siyaseten kalbi deyim yerindeyse "orta sınıf"ta atmaktadır. Öte yandan "yaratıcı sınıf" hem ülkemizin, hem de dünyamızın geleceğidir. Entelektüel sermaye, inovasyonu üreten zihni serrmaye, imalat ve hizmet sektörü dahil, pek çok katma değer yaratma potansiyeli olan, iktisadi zeminlerde ön plandadır.
Türkiye'nin, gerek bölgesel, gerekse küresel yüzeyde, var olan kutuplaştırıcı ve ötekileştirici siyaset alanını bozması ve yeniden atılıma geçmesi  için, "stratejik oyun değiştirici" siyasal aktör//aktörlere gereksinimi bulunmaktadır.  
Neo-liberalizmin bir önceki versiyonuna takılarak, siyasal açıdan tükenmiş birtakım siyasetçileri ithal ederek değil, şimdiye kadar siyasetle uğraşmamış kesimleri, siyasete dahil etmek gerekmektedir. Bunu hangi siyasal yapı üstlenebilirse, sürekli tekrar eden, aynı sonuca yaslanan siyaset denklemini bozar. Yeni bir yapı bunu ortaya koyabilir mi? Bu soruyu yanıtlamak  oldukça zor, tartışmaları ise spekülatif ve erken olarak değerlendirilebilir.
Türkiye'nin "ana akımı"nı, Cumhuriyet'in kurucu değerleri, demokrasinin vazgeçilmez temelleri ve pazar ekonomisyle, toplumsal adaleti dengeleyecek, ülkenin geleneksel değerlerini, muhafazakarlaşmadan, kamusal-siyasal alana taşıyacak bir aydınlanmacı sentezin üretilmesi gerekmektedir. Bu da, toplumsal ve siyasal bağlamda ana akımın, diğer deyimiyle merkezin yeniden yapılanmasıyla söz konusu olacaktır. Siyasal spektrumun yeniden inşası, demokratik süreçler içinde tamamlanmak durumundadır.
Yoksa, İsmail Cem'in yazdığı üzere, "geri kalmışlığın tarihi"ni yineleyip dururuz...

28 Aralık 2015 Pazartesi

2016'DA BİR SANDIK DAHA MI VAR?

http://politikaakademisi.org/2015/12/28/2016da-bir-sandik-daha-mi-var/

Türkiye, 2016 yılına girerken, siyasal açıdan bir sarmalın içinde yer alıyor. Ekonomik ve siyasal gündemde ele alınacak pek çok konu başlığı varken, özellikle 2014’deki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, ülke, Başkanlık ve özerklik ekseninde siyasal-toplumsal bir hesaplaşmayla çalkalanıyor. Gerçekten de, toplumun gündeminde her iki konu da yer alıyor mu? Bu bir polemik konusu; ne var ki Ortadoğu’da yaşananlar ve ülkemiz siyasetinin dinamikleri, başka bir siyasetin mümkün olmasını engelliyor.
Aslında, 2005’te, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Diyarbakır’ı ziyaret ettiğinde, Kürtlerle ilgili “yeni açılımlar” beklentisi yaratılmıştı. Tıpkı 1991 genel seçimlerinin ardından DYP-SHP koalisyonunun kurulmasının akabinde, Demirel ve İnönü’nün Diyarbakır’ı ziyaret etmesinde olduğu gibi, ülke genelinde ve bölgede olumlu bir atmosfer vardı. O dönemde, Başbakan Demirel, merkez sağ ve sosyal demokrat koalisyonun lideri olarak, yardımcısı İnönü ile birlikte, Diyarbakır’da “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti. 1991 parlamentosundaki “yemin tartışmaları”, Çiller’in Başbakanlığı sırasında 1994’te DEP’li milletvekillerinin TBMM önünde gözaltına alınması, faili meçhuller derken, o dönemde ancak “bir arpa boyu yol” alınmıştı.  1999’da PKK terör örgütünün başı Öcalan Türkiye’ye teslim edildiğinde, terörün sona ermesiyle ilgili, yine büyük bir umut ve beklenti yakalanmıştı. Gelgelelim, terör örgütünün başı, uyum yasalarıyla ölüm cezasından kurtulup, İmralı’da “müebbet cezası”na çarptırıldıktan sonra, gün geçtikçe siyasallaştı ve devletin bürokratik kurumlarıyla girildiği iddia edien diyaloglardan sonra, sıranın siyasete gelmesi beklendiyse de, yine “eskiye dönüş” başladı.
7 Şubat 2012’de MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın mahkeme tarafından çağrılması, kamuoyundan saklanan Oslo görüşmelerini açığa çıkarttıysa da, hem istihbarat şefi mahkemeye gitmedi, hem de çıkarılan ivedi yasalarla “yasal koruma” içine girdi. Sözü edilen görüşmeler, terör örgütü ile devletin istihbari kurumu ve bürokratları arasında, bir Batılı ülkenin “hakemliğinde” gerçekleştirildiği öne sürülen görüşmelerdi. Ve adı da “çözüm süreci”yle birlikte anılıyordu. “Akil adamlar”, bu işin PR’ını yapacak, nihayet “kesin çözüm” bulunacaktı! Peki beklenti neydi? Hem Öcalan’ın serbest kalacağı, hem özerkliğin anayasal zemine kavuşacağı, hem de Başkanlık sisteminin yürürlüğe gireceği, yani “ulus-devlet”i bitiren bir federasyon, hatta terör örgütü başının deyimiyle, “Ortadoğu konfederasyonu”nun başlangıcı bir “globaliter” devletti?..
2015, seçim senesiydi… 28 Şubat 2015’de, tüm bu yaşananların ardından, siyasal iktidar ve HDP’li yöneticilerin verdiği fotoğrafla, seçim sonrası kapsamlı bir anayasal değişikliğin işareti veriliyordu. Yeni anayasa, Başkanlık ve özerklik demekti? Ancak hesaplanamayan durum, Erdoğan’ın bu sefer Cumhurbaşkanı olarak süreci sonlandırmasıydı. “Dolmabahçe mutabakatı”nı reddeden Erdoğan, 2015 Nevruz’unda, terör örgütü başının Diyarbakır’da okunacak metnindeki yüksek beklentiyi düşürdü, yerine “düşük profil”li bir açıklama okundu. HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 2014 Ağustos’unda % 9’u aşan Cumhurbaşkanlığı seçimindeki oyları, 2015’te Batı’dan da aldığı oylarla HDP’yi parlamentoya taşıdı. Burada ilginç bir siyasal hesaplaşma oldu. Erdoğan, “mutabakat”ı reddetmeden önce, HDP Genel Başkanı “tek tümcelik” grup konuşmasında, “Seni başkan yaptırmayacağız” demişti. Böylece, HDP’ye Batı illerinden verilen “ödünç oylar”, Erdoğan karşıtlığı üzerinde konsolide olan bir sol yüzeyde somutlaştı. Bu arada, terör örgütünün KCK yapılanması, seçim sonrasında, “sözde ateşkes”i bozacaklarını duyurmuştu.
7 Haziran 2015-1 Kasım 2015 arasındaki “belirsizlik” döneminde, Temmuz 2015’te yeniden başlayan terör saldırıları, Suruç patlamasının gölgesinde kaldı. IŞİD’in üstlendiği Suruç’un yanısıra, PKK da yeni terör saldırıları düzenlemeye başlamış, kimilerine göre, “terör ve belirsizlik” ortamında, “kararsız oylar”, siyasal iktidarda konsolide olmuştu. Üstelik bu saldırıların içinde, yine IŞİD’le anılan ve ülkemiz tarihindeki en kanlı terör saldırısı olan Ankara faciası da vardı.
Suriye’deki kaos, IŞİD dahil İslamcı militan örgütlerle iddia edilen ilişkilerin yanında, PKK terör örgütü, Suriye’deki “paralel” yapılanması PYD ile, Türkiye-Suriye sınırında, bir antite oluşmasına vesile oldu. Üstelik 1 Kasım sonrasında, KCK yapılanmasının, devletin kamu yönetimine paralel örgütlenmesini yaşama geçirerek, hem alternatif bir yönetim modeli oluşturma, bunu da “özyönetim” ya da “özerklik” adı altında, “halk ayaklanması” adı verilen taktiksel süreçlerle, zorla dayatma gayreti, ülkeyi kanlı bir senaryoya sürükledi. Bir yandan “çözüm süreci” adı verilen dönemde, terör örgütünün yapılanması karşısındaki durağanlık, öte yandan “terörle mücadele” sırasında, halkın arasına karışan terör örgütü mensuplarıyla yaşanan çatışmalar ve ne yazık ki, sivil kayıpların ağırlaşması, karşımıza kanlı bir bilanço çıkarıyor.
Ülkede her bir siyasal tartışma, ekonomik konular, tek bir eksene hapsediliyor. O da, “Başkanlık-özerklik” ekseninin yansımaları ve olası yeni hamleleriyle sınırlanıyor. Muhalefet zemininde ise, ana muhalefet partisi, bizzat genel başkanı aracılığıyla, 2011 ve 2015 genel seçimleri öncesinde, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”ndaki çekincelerin kaldırılmasını vaat ederek, bugünkü polemiklerde yer alan, “özyönetim” ya da “özerklik” olmasa da, “idari özerklik” konusunda kapıyı aralamıştı. Partinin yetkili kurullarında, 2011’de yer almayan bu “vaad”in, 2015’teki durumu da tartışmalıdır. Ve bütüncül bir siyasetin parçası olarak değil de, daha çok eklektik bir öneri olarak yerini korumaktadır. MHP klasik çizgisinde, siyasal iktidarın gölgesinde kalırken, HDP de terör örgütünün vesayeti altındadır. Siyaset, deyim yerindeyse çözüm üretemez duruma gelmiştir.
Suriye özelinde yaşananlar, Rusya’nın 30 Eylül 2015’te başlayan müdahalesiyle boyut değiştirmiş, “PYD koridoru”ndaki 98 km’lik ara, Rus takviyesiyle “kapanma” durumuna gelmiştir. Nitekim geçen hafta sonu, söz konusu hattın güney tarafında, PYD tarafından “Fırat’ın batısı”na geçilmiştir. Bizzat Türkiye’deki yetkililerin ilan ettiği “kırmızı çizgi” böylece geçilmiş, Rusya’yla “uçak düşürme” sonrası gerginleşen Türkiye, 24 Kasım 2015 sonrasında, bu ülkeye yönelik manevralarını “sıfırlamak” durumunda kalmıştır. İşin çıkmaz yanı, Türkiye’nin Suriye’deki faaliyetlerinin daha çok cihadçı terörle birlikte anılması ve savlanmasıdır. Zaten vurguladığımız 98 km’lik ara ve güneydeki devamı da IŞİD bölgesidir.
Rusya-İran-Suriye-Hizbullah “çemberi”nde güvenlik sorunları yaşayan ülkemiz, İsrail’le ve Batı’yla ilişkilerini anımsamak ve yaşama geçirmek durumunda kalmıştır. Zaten NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da, “bölgesel vesayet” temelinde olan arayışları, ciddi anlamda zafiyete uğramıştı. Irak’ta Barzani’yle dayanışma içine giren Türkiye, Suriye’de “PYD koridoru” karşısında, ciddi güvenlik endişeleri yaşamaya başlamıştır. Zira, PYD-PKK çizgisi, Türkiye içindeki “terör kampanyası”yla, sınırın iki yanında, “fiili bir durum” yaratma arayışı içindedir.
İşin bunca yapısal boyutları varken, 27 Aralık 2015’te DTK adı verilen “bölgesel yapılanma”, Türkiye’ye karşı “özyönetim”i dayatan 14 maddelik bir bildirge yayınlamıştır. Söz konusu bildirge, 2015 öncesinde olduğu gibi, kapsamlı anayasal değişiklikleri ve olası referandumları içermektedir. Siyasal iktidar ve HDP arasındaki gerilimde, parlamento içinde, ne başkanlık, ne de özerklik için, referandum için bile olsa bir çoğunluk rakamına ulaşılamamaktadır. Bunca gerilim acaba bir seçimle daha sonuçlanır mı? Siyasal iktidarın olası seçim için, parlamentoda çoğunluğu var. Buna dayanarak, “HDP”siz hatta “MHP”siz parlamento tasarımında, referanduma dahi gerek kalmadan, parlamento içinde, anayasayı tek başına değiştirme sayısına, 367’ye kavuşulabilir mi? Bu kolaylıkla “başkanlık tasarımı”nı tamamlarken, “terör kampanyası”nda belli bir noktaya ulaşan HDP-PKK çizgisi,  özerklik konusunu yeni sistem içinde olgunlaştırabilir mi?
Soru çok, yanıtları henüz yok. Siyaset toparlanırsa, belki çözüm önerilerini alabiliriz.  2016’da herkese barış, huzur ve mutluluklar dilerim…

18 Aralık 2015 Cuma

TÜRKİYE-İSRAİL ÜÇGENİ 2015...

http://politikaakademisi.org/2015/12/18/turkiye-israil-ucgeni/

17 Aralık 2015 gecesi Türk ve İsrail medyasına düşen haberler, iki ülkenin, ilişkilerin normalleşmesi için anlaştıklarını duyuruyordu.  (Hürriyet, “İsrailli yetkili: Türkiye ile anlaştık”, 17/12/2015.http://www.hurriyet.com.tr/israilli-yetkili-turkiye-ile-anlastik-40028524).
Bilindiği üzere, Mayıs 2010’da yaşanan olaylar sonrasında, Türkiye, BM İnsan Hakları Komisyonu’nun yanı sıra, BM bünyesinde Palmer Komisyonu’nun kurulmasını kabul etmiş, Cenevre merkezli İnsan Hakları Komisyonu Türkiye’yi haklı bulurken, Palmer Komisyonu Türkiye ve İsrail’e ortak sorumluluklar yüklemişti. Eylül 2011’de Palmer Komisyonu kararını açıkladıktan sonra, Türkiye, o dönem Dışişleri Bakanlığı görevini sürdüren Prof. Dr.Ahmet Davutoğlu aracılığıyla, İsrail’le ilişkilerin dondurulduğunu içeren bir çıkış yaptı. Ve söz konusu konuşmada, “ilişkilerin normalleşmesi” için 3 koşul sıraladı. Birinci koşul özür, ikinci koşul Mavi Marmara’da İsrailli komandolar tarafından öldürülen Türk yurttaşları için tazminat ve üçüncü koşul ise Gazze’ye yönelik İsrail’in deniz ablukasının kaldırılmasıydı.
ABD Başkanları içinde, Filistin’de barış süreci başlatamayan Başkanlardan biri olarak tarihe geçen Obama yönetimi, iki müttefikinin Doğu Akdeniz’deki gerginliğine çok fazla müdahil olamadı. Bölgede İhvancı rejimlerle “sözde baharlar” peşinde koşan “ABD Demokratları”, 2015 itibarıyla yeni arayışları ifade etmek durumunda kaldı. Buna karşın, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni dönemin kapısını aralayan, ABD’nin her daim süren telkinlerinden çok, Rusya’nın Çarlık döneminden beri süregelen “sıcak denizlere inme” politikasının gerçekliğe kavuşması oldu. Obama, Güney Pasifik’e yönelik ABD stratejisini, neredeyse Ortadoğu’yu ikinci plana atan bir bakışla ortaya koyarken, ortaya çıkan “stratejik boşluğu” Rusya doldurdu. Rusya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki varlığını “IŞİD’e karşı mücadele”ye dayandırarak, bir bakıma meşrulaştırmaya çalıştı. Ve bunda, göreceli olsa da başarılı oldu. En azından, “Suriye kaosu” sonrasında bu ülkeden ve Ortadoğu’daki çeşitli ülkelerden “mülteci göçü” alan AB ülkeleri, Rus operasyonlarına karşı “sessiz bir kabul” içine girdi. 2011’deki “Arap kaosu”nun ardından, bölgede neredeyse “stratejik felaket”e uğrayan ABD ve Batılı ülkeler, eski dengeleri anımsamak zorunda kaldılar.
ABD menşeli “Demokrat” fantezileri, gerek Ilımlı İslam, gerekse mezhepsel politikalarla çıkış ararken, Suriye krizini iyi yönetemedi. Türkiye’nin, Suriye’ye en fazla kara sınırına sahip bölge ülkesi ve ABD müttefiki ile NATO üyesi olması, bu ülkedeki muhalif gruplarla Türkiye’deki siyasal iktidar arasında iddia edilen ilişkiler, ortaya çıkan fotoğrafın önemini arka plana attı. Rusya, Esad yönetimiyle birlikte Lazkiye-Şam arasındaki sahil bölgede tutunurken ve olası parçalanmada en kritik bölgeyi sahiplenirken, PKK terör örgütünün uzantısı PYD, sözde “kantonları” aracılığıyla, 98 km’lik Cerablus-Azez hattı haricinde, Suriye’nin kuzeyine hakim oldu. IŞİD’e ise, “Büyük Suriye Çölü” ile Irak’taki Diyala eyaleti arasındaki derinlik kaldı. Öte yandan Rusya, 24 Kasım 2015’te angajman kuralları çerçevesinde kendi uçağı Türkiye tarafından düşürülünce, bunu bir fırsat sayarak, Türkiye’nin Suriye’deki olası askeri varlığı ve müdahalelerine set çekti. Böyle olunca, İran-Irak’taki merkezi yönetim-Suriye’de Esad ve Lübnan’da Hizbullah’a uzanan bir Şii ekseninde, Rusya, Doğu Akdeniz ile Basra arasında “Ortadoğu’nun kalbi” sayılan bir bölgede kalıcı bir konuk olmaya başladı.
Türkiye ve İsrail dışında, bölgede en önemli müttefiki Suudi Arabistan olan ABD, Körfez sermayesi üzerine kurduğu Ortadoğu denkleminde, iki modern müttefikiyle birlikte strateji üretemez duruma geldi. Üstelik Türkiye-Mısır arasındaki “soğuk ilişkiler”, Doğu Akdeniz’deki “Batı” siyasalarını içinde çıkılmaz hale getirdi. Bu günlerde, “bıçaklı intifada” ile uğraşan İsrail ise, bir yandan Avrupa ulusal parlamentolarında, simgesel de olsa Filistin devletinin tanınmasının verdiği rahatsızlıkla meşgulken, Netanyahu-Obama gerilimi, ABD-İsrail hattında “stratejik ortaklık”ı bitirmese de, yeni açılımlar yapmayı engeller bir Demokrat duvarının İsrail açısından ABD’de oluştuğunu gösterdi. Türkiye ve ABD ile de “üçgen” oluşturmaktan uzaklaşan siyasalar, İsrail açısından bir “tecrit” korkusu yarattı. Rusya ile dengeli ilişkiler sürdürseler de, Hizbullah-İran-Suriye ekseninin Rusya tarafından desteklenmesi ve aynı zamanda Rusya’nın bölgedeki kalıcı askeri varlığı, İsrail için yeni riskler doğurdu. Son yıllarda keşfedilen ve önemi gittikçe artan Doğu Akdeniz’deki Leviathan adı verilen zengin İsrail doğalgaz yatakları, Batı piyasalarına ulaşmak için Türkiye üzerinden bir boru hattıyla sevk edilmeyi bekliyor. Doğalgaz konusunu sadece meskenler için düşünenler, hem sanayiyi unutuyorlar, hem de Türkiye’nin buradan elde edeceği stratejik kazanımları göz ardı ediyorlar.
Türkiye içinse, Suriye’de uygulanan bölgesel politikalar hem yoğun mülteci göçü, hem cihatçı gruplarla ilgili ortaya konan savlar, hem de Rusya ile yaşanan kriz boyutunda çıkmaz bir sokağa girdi. İran’dan Irak’a ve oradan Suriye’ye uzanan coğrafyada, Türkiye her bir bölgesel ihtilafta Rusya ile karşı karşıya kalır duruma geldi. Musul yakınlarındaki Başika kampındaki Türk askeri varlığına Bağdat-Moskova ekseninde verilen tepkiler, bunun en somut göstergelerinden birini oluşturmaktadır. Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e Rus donanmasıyla muhatap kalan Türkiye, ulusal savunmasının can damarlarından biri olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerinde, 2. Dünya Savaşı sonrasına benzer Rus baskıları ve provokasyonları ile karşı karşıyadır.
Verili zeminde tespit edilen tüm bu gelişmeler, Türkiye ve İsrail için bir durum ortaya çıkarmıştır. İç politikada kendi seçmenlerine seslenen her iki ülkedeki muhafazakar iktidarlar, bölge ve dünya gerçekleri ile tanışmak zorunda kalmışlardır. 1948’de kurulan İsrail’i 1949’da tanıyan Türkiye, bölgede yaşanan tüm aykırılıklara rağmen, 1958’den beri süren Çevresel Pakt’la askeri, savunma ve istihbarat alanındaki ilişkileri devam ettirirken, 1996 ve 1997’deki savunma ve ekonomik içerikli anlaşmalarla Soğuk Savaş sonrası ilişkileri yapısal bir birlikteliğe dönüştürmüştür. Ne var ki, 2009’daki Davos ve 2010’daki Mavi Marmara süreciyle, ilişkiler buzdolabına kaldırılmış, 2010-2015 arasında -sınırlı da olsa- “kapı arkası diplomasi” sürmüştür. Obama’nın 2013’teki İsrail ziyaretinde, telefon diplomasisiyle gerçekleştirilen Netenyahu-Erdoğan arasındaki görüşmede Türkiye’nin “özür” şartı yerine getirilirken, “tazminat” ve “ablukanın kaldırılması” koşulları geride kalan maddeler olarak yerini korumuştur. Aslında, “tazminat” konusunda çetin pazarlıklar yaşansa da, asıl sorunun 2007’de Hamas’ın Gazze’de “tek taraflı” ilan ettiği yönetim sonrasında İsrail’in “denizden”, Mısır’ın “karadan” başlattığı “Gazze ablukası”nda düğümlendiği görülmektedir. 2011’de Mübarek devrildikten sonra Mısır “kara ablukası”nı kaldırırken, 2011-2013 döneminde Sina yarımadası sadece Hamas için değil, IŞİD dahil pek çok cihatçı örgütün “eğitim kampı”na dönüştü. İsrail, 2013 sonrası 30 bin askere dayanan bir Güney Birliği kurarken, İhvan yönetimini deviren askeri cunta, yeniden Mısır-Gazze sınırını kontrol altına aldı. Türkiye’nin de hedefi haline geldiği IŞİD terörünün durdurulması için, bölge güvenliğine yönelik Türkiye’nin bakış açısı, “abluka”daki koşulu da belirleyecektir.
Türkiye-İsrail işbirliği, 1998’de PKK terör örgütünün başı Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasında tayin edici olmuştu. Her iki ABD müttefikinden, Soğuk Savaş sonrasında büyük müttefiki SSCB’yi kaybeden Hafız Esad yönetimi, “çifte baskı” hissetmişti. İkili ilişkilerin normalleşmesi sürecinde, yine Suriye ön plana çıkıyor. Bununla birlikte, artık bölgede Rusya faktörü, çok daha fazla algılanıyor.
Daha önce yazdığım bir kitabıma da adını veren “Türkiye-İsrail Üçgeni”ndeki üçüncü ve belirleyici oyuncu ABD’dir. ABD’nin bölgeye dönüşünde, üçgenin diğer oyuncuları, bölgesel zeminde Mısır’la birlikte, Doğu Akdeniz’de rol oynama potansiyeline sahiptir. Bu da, beraberinde “stratejik derinlik” ve “tecrit” sarkacındaki iki ülkenin, bölgesel-küresel çerçevede “fabrika ayarları”na dönmesiyle mümkün olacaktır…

11 Ekim 2015 Pazar

İKİ SEÇİM ARASI TERÖR...

10 Ekim 2015'te yüzü aşkın yurttaşımızın yaşamını kaybettiği terör saldırısından önce, bu yazıyı "iki 11 arası" başlığıyla tasarlamıştım. Zira 7 Haziran sonrasında, 11 Temmuz'da PKK terör örgütünün KCK yapılanması aracılığıyla, 2013 sonrasından beri süren "sözde ateşkes" kararını sonlandırdığı ve terör saldırılarının yoğunlaştığı sürecin, 11 Ekim 2015'te bu kez terör örgütünün Kongra-Gel kolu aracılığıyla bittiği "eylemsizlik" kararıyla ilan edilecekti.
Dün yaşanan saldırı, Suruç'a benzer nitelikler taşımakla birlikte, ülkemizin tarihinde, yaşanan kitlesel olaylar dışında, "en kanlı terör saldırısı" olarak kayıtlara geçti. Resmi veriler zemininde, "iki canlı bomba"dan, kilolarca TNT kalıplı ve bilyelerle takviye edilmiş patlayıcılardan söz ediliyor. Ne yazık ki, Ortadoğu'ya "ayar" vermeye çalışan, bölgesel güç olma iddiasındaki anlayış, bölgesel ve küresel terör örgütlerinin etkinliklerine sahne olan bir yumuşak dokunun varlığına vesile oldu.
2011'den beri Suriye özelinde başlayan, Esad karşıtı militan güçlerle  yakın markaj yürütülen siyasalar, iflas etti. Rusya'nın Suriye'de IŞİD'e ve diğer rejim karşıtı İslamcı gruplara karşı başlattığı havadan ve denizden saldırılar, karadan Esad güçlerinin Rusya yardımıyla sürdürdüğü "kara harekatı", Suriye'de zor durumda kalan örgütlerin dikkatini Türkiye içine yöneltti. Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç ve Ankara'da benzer içerikli terör olaylarının gerçekleşmesi, ülkemizin "Ortadoğululaşması" çerçevesinde işaret edicidir.
"Stratejik derinlikle", bölgesel vesayet arayışı, ülke içi yoğun güvenlik kaygısına dönüşmüştür. İktidar mevkilerinden ve yandaş medyasından kamuoyuna yönelik sistemli olarak kullanılan gergin ve kutuplaştırıcı söylem, "ortak acılar" karşısında "birlik" şansını azaltırken, ülke 1970'li ya da 1990'li yıllardan kalma senaryolarla çalkalanmaktadır.
Kasım 1996'daki Susurluk kazasından sonra, günümüzdeki siyasal iktidarın, bir önceki versiyonu koalisyonun büyük ortağıyken, Erbakan, başbakan sıfatıyla, Susurluk karşıtı gösterileri, "glu glu dansı" diyerek hafife almıştı. Günümüzde ise, organize suç örgütü liderleri, sözde terör karşıtı mitingler düzenleyip, "oluk oluk kan akıtacağız" diyorlar, haklarında en ufak takibat, en azından şimdiye kadar açılmıyor.
Susurluk'ta, siyaset-mafya-bürokrasi üçgeninde, devlet içine sızmış ve devlete paralel bir yönetim anlayışı kuran gruplar, "derin devlet" adıyla ortaya çıkarılma yüzeyine gelmişti. Bugün "paralel"den anlaşılan, sadece Gülen grubunun varlığı zemininde tartışılmaktadır. Elbette söz konusu grup ta, yargı ve bürokraside, siyasal iktidarın ses çıkartmadığı bir ortamda, devleti yozlaştran, meşru düzeni kuşatan bir yapılanma içerisine girmişti.
Bugünlerde Gülen grubunun teşhir edilmesi, yolsuzluk soruşturmalarından sonra gündeme gelmiştir. Öte yandan, 11 Temmuz-10 Ekim 2015 arasındaki terör dalgalarında, 130'u aşkın asker ve polisimiz şehit olurken, devletin meşru güçlerini yok sayan, durumdan vazife çıkartıp, "oluk oluk kan akıtmaya" yemin eden organize suç grupları, ülke içindeki demokratik yapı ve anayasal düzeni tehdit eder nitelikte çıkışlar yapmaktadırlar.
1 Kasım 2015 tekrar seçimleri öncesi, "kanlı bir seçim kampanyası" görünümü, ülke siyasetine ve dış dünyaya maalesef verilmiş durumdadır.
Terörün dünya üzerinde değişmeyen bir stratejisi vardır.
1- Kanlı saldırılarla toplumu korkutmak,
2- Sindirilmiş toplumu belli konularda nötralize etmek, sözde tarafsızlık sağlamak,
3- Sinmiş kitleleri yanına çekmek
Türkiye, bölücü ve İslamcı akımların terörünün yanısıra, bölgesel ve küresel terör tehditleriyle baş başa bırakılmıştır. Bir de çeteler, "durumdan vazife çıkararak", meşru devlet otoritesini yok sayar duruma gelmişlerdir.
10 Ekim'deki hain terör saldırısında yaşamını yitiren yurttaşlarımıza Tanrı'dan rahmet diler, yaralılara acil şifalar  temenni ederken, bir kez daha düşünmeliyiz.
1 Kasım'da sandık mutlaka kurulmalı, teröre asla teslim olunmamalı, terör faillerinin bulunması için toplumsal baskı kurulmalı ve DEMOKRASİ'den asla ödün vermeyen bir "ortak irade" ortaya konulmalıdır.
Türkiye komplo teorilerinin ve kanlı tezgahların değil, hür ve demokratik siyasetin, kardeşçe mutlu yaşamanın, eşit yurttaşlığın, laik, sosyal, hukuk devletinin yurdu olmalıdır.
Atatürk'ün bu ülkede ifade ettiği laik Cumhuriyet modeli, evrensel demokrasiyle, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'ya örnek olacak, Batı'yla bu yüzeyde ortaklıklarını sürdürecek bir vizyon sergilemelidir.
Yarın çok geç, bugün de kaybedilmiş olmadan...